Nihilist / Reddedilenlerin Risaleleri – Hikmet Temel Akarsu

Hikmet Temel Akarsu, kaybedenlerin hikâyelerini yazmanın bir kazanç olmadığını en iyi bilenlerden biri. Çünkü kaybetmek fikri, her ne kadar kendine özgü bir çekim alanı oluştursa da, okurda, “aman evlerden uzak” diyerek, kulak memesini çekip tahtaya vurma refleksi oluşturacak potansiyeli de barındırıyor içinde.

Beat kuşağının gönüllü reddiyesinin ardından esen rüzgâr, sistemle uzlaşmaktansa “kaybetmek”i yücelten bir anlayışın, özellikle de gençler arasında yaygınlaşmasına neden olmuştu. Dalgalı biçimde yükselip alçalan bu süreç, erken 90’larda (en azından Türkiye’de) son zirvesini yaptı ve “non serviam” (hizmet etmeyeceğim) diyenler, demek için direnenler, bu dönemden sonra hızla ortadan kayboldular. Deyim yerindeyse, tuzla buz oldular.

Çünkü yeni dünya düzeninin eksik taşları da yerli yerine oturmuş, “başkaldırı” başıbozuk bir kavrama dönüşmüştü. Daha doğrusu, hizmet etmeden yaşama şansı sıfıra inmişti. Herkes, hepimiz, iyi kötü hizmet etmek zorundaydık. Etmeden nefes alma imkânı kalmamıştı artık.

Hayatı tanımlayan sosyolojik kavramlar mı deriz artık, yoksa hayatın zorlamasıyla oluşan sosyolojik kavramlar mı; (hepsi aynı kapıya çıkar) onlar da değişmeye başlamıştı çünkü. Öncül ?batılı? kavrambilim, sahnelerden söz eder olmuştu. Türkçeye ?yeraltı? diye çeviregeldiğimiz kavramın başına da bir sahne ekleme gereği doğdu. Underground ölmemişti gerçi; ama yerini underground sahneye bırakmaya başlamıştı. Çünkü yeraltı da dâhil her şey, bir yaşanmışlığı değil, bir sahnelenmişliği gösteriyordu. Hepimiz bir gösterinin içindeydik artık. İÇİNDEYİZ.

İnatla kaybedenlerin öykülerinin izini süren Hikmet Temel Akarsu’nun son kitabı Nihilist de, erkenden arkaikleşen bu yaşam biçimini (yeniden) gündeme getirmesi açısından önem taşıyor. Nihilist’in alt başlığı olan ?Reddedenlerin Risaleleri?, bu açıdan, kitabın konseptine çok uygun. Çünkü ?risale? sözcüğündeki arkaik gönderme, günümüzde (erkenden de olsa) tarihe karışmış olan bu yaşam biçimiyle örtüşüyor.

Nihilist’in anti-kahramanı, vahiyler aldığına inanan ve Reddedilenlerin mesihi olduğunu sanan biri. Nihilist, bu anti-kahramanın başarısız serüvenini gözler önüne seriyor. Bu noktada, kaybetmişlik, reddedilmişlik gibi kavramların bir başkaldırının sonucu değil, kaçınılmaz bir yazgı olduğu da hemen ortaya çıkıyor. Mesihliğe soyunan birinin kazanması, toplumsal anlamda bir kayıp olmaz mıydı zaten!

Ama bu anti-kahramanın, risalelerini yazarken, sosyal hayatın trajedilerine ve insanoğlunun ruhsal çalkantılarına değindiğini, önemli tespitlerde bulunduğunu ve çoğu zaman doğruları işaret ettiğini de belirtmemiz gerek. Ve belli bir tempoda, hızla tükeniyor; sonunda kaybolup gidiyor. Kaçınılmaz olan gerçekleşiyor yani.

Nihilizm, yeniden ve yoğun biçimde, belki de insanlığın kaçınılmaz yazgısı olarak karşımıza çıkıyor bu aşamada. Mağlubiyet ve çaresizlik duygusu, her zaman olduğu gibi, yine kazanıyor.

Daha biraz önce, kaybetmenin yüceltilmesinin arkaik kaldığına dair vurgular yapmışken, mağlubiyetin ve çaresizliğin insanoğlunun kalıcı, değişmez duyguları olduğundan söz etmek bir çelişkiyi de beraberinde getirmiyor mu? Yani ben yanılıyor muyum? Ya da şöyle sorulabilir bu soru: Hikmet Temel Akarsu, ya da Nihilist beni yanıltıyor mu?

Kesinlikle hayır! Çünkü kaybetme ideolojisi, yani kabul etmeyerek ve kaybetmeyi seçerek sisteme başkaldırma ideolojisi elbette günümüz dünyasına uymuyor ve hiçbir karşılık bulmuyor 2010’larda… Ama mağlubiyet ve çaresizlik, yine, belki de eskisinden daha yoğun bir biçimde gündemde. Çünkü, kazandığını sanan herkes kaybediyor artık. Ve bunun farkına bile varamayacak kadar zavallılar ne yazık ki.

Deli midir nedir, bilmiyorum ama; Nihilist’in anti-kahramanı olan o tuhaf adam, reddedilenlerin risalelerini yazarken, kazanamayacağını çok iyi biliyordu bence. Kazanamamak, onun kaybı değil. Dünyada binlerce başka, hem de daha çok okur çekecek konu varken, dönüp dolaşıp bu ?kaybetmeye yazgılı? insanlara kalem sallayan Hikmet Temel Akarsu da, bu yolla bir şey kazanamayacağını çok iyi biliyor bence.
Onun asıl kazancı da bu.
Altay Öktem
“Kazandığını sanan herkes kaybediyor artık”
http://www.sabitfikir.com/elestiri/kazandigini-sanan-herkes-kaybediyor-artik

“Dinlediğimiz daima kazananların anlattığı tarihtir”
HİKMET TEMEL AKARSU: “Yaşamı asgari düzeyde sorguladığımızda bile bir yalvaç gibi düşünmeye başlarız”
SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

Hikmet Temel Akarsu, son romanı “Nihilist” ile arkaik çağlardan bugüne insanlığı taşıyan temel ideolojilerin kaynağını, içinde yaşadığımız uygarlığın nereden gelip nereye gittiğini sorguluyor, sorgulatıyor. Okur, romanın kahramanı “seçilmiş” keşişle birlikte yollara düşüp gerçeğin ne olduğunu ve nerede olduğunu, insanlığın serencamını sorgulamaya koyuluyor. Reddedilmişlerin Mesihi ile birlikte “tarih siliciler”in arasına gidiyor ve gerçeğin itinayla yok edildiği bir dünyada yaşadığımızı bir kez daha idrak ediyoruz. Çünkü tarih hiçbir zaman yazılmıyor, daima siliniyor…

Elif Şahin Hamidi: Nihilist, on dokuz kısa öykünün birleşiminden oluşan bir roman. Romanın başkahramanı, Reddedilenler’in Mesihi olduğunu iddia eden, “seçilmiş” bir keşiş. Bu roman nasıl ortaya çıktı?

Hikmet Temel Akarsu: İlk başlarda, bildiğimiz uygarlığın temellerini irdeleyen, özgün, arkaik ve “gothic” tarzda kısa öyküler yazıyordum. Bunları yazarak yaşadığımız uygarlığın nereden gelip nereye gittiğini, bu izleği sürükleyen mekanizmaların nasıl çalıştığını, insanlığı taşıyan temel itki ve ideolojilerin nereden kaynak aldığını yorumlamaya, kimi zaman da anlamaya çalışıyordum. Bazen bunları marjinal gençlik dergilerinde, “rock” ve “heavy-metal” dergilerinde, fanzin ve sitelerde yayınlıyordum. Olağandışı tepkiler alıyordum. Avangart gençlik bu kısa öykülere çok değer veriyor, ilgi gösteriyordu. Giderek yazmakta olduğum kıssaların bir sistematik dahilinde bütünleştirildiğinde sağlam bir uygarlık eleştirisi içeren çok farklı bir roman olabileceğini fark ettim. Bu romanın, bildiğimiz roman tekniklerinden çok farklı ögeler taşıması, çok farklı bir formda olması gerektiğine inanıyordum. O nedenle kendine bazı değerler vehmetmiş ve uçmuş bir kişiliğin kendi risalelerinden oluşan, yalvaçlık kitabını oluşturma çabasını romanın temel ekseni yaptım. Sonrası kendiliğinden geldi. Çünkü bu romanı yazarken kendim de duyumsadım ki insanlık tarihi zaten bu tür yalvaçların seyrüserüveninden oluşan bir serencam.

Elif Şahin Hamidi: Kahramanın bir keşiş olarak ortaya çıkması nasıl gerçekleşti? Romanın gidişatını ve kahramanlarınızı belirlerken arkaik kültürlerden, tarihten, dinler tarihinden de beslendiniz sanırım. Nasıl bir çalışma sürecinden geçtiniz?

Hikmet Temel Akarsu: Karanlık çağlarda geçen, anakronik bir kontekst içinde hikâyemi kurmak istiyordum. Bundan gayem, romanım özelinde akılcı ve makul açıklamalar beklenmesi yerine, temel insanlık durumlarının tüm absürdlüğü ile serimlenmesiydi. O nedenle Gnostik Çağlar’la Medieval Çağ (Ortaçağ) arasında, bizim coğrafyamızda geçen bir hikaye anlatmaya koyuldum. Gnostik Çağ bildiğiniz gibi ilk Hristiyanların çağıdır. O devirde Hristiyanlık bugün bildiğimiz gibi değildi. Hangi yöne doğru evrileceği tam olarak belli değildi. Hatta bugünkü öğretiden çok farklı sayısız tarikat vardı. Benim kahramanım da buna benzer sayısız tarikatların herhangi birinin önderi gibi devreye girdi. Böylece karanlık çağlarda, insanlığın temel ve kaçınılmaz sorunsalları arasında, savaşların, kıtlıkların, hayatta kalma kavgasının, ideolojinin ve siyasal hercümercin tam ortasında buldu kendini. Bu, bir bakıma bugün de geçerliliğini sürdüren bir durumdur. İşte tüm bunları anlatmak ya da sizin ifade ettiğiniz gibi tarihten ve ideolojilerin aktığı izlekten esinlenmek bu meseleleri analiz etmek, sağlam bir uygarlık eleştirisi yapmak için çok elverişliydi.

Elif Şahin Hamidi: Hiçten gelmiş ve hiçe giden, gerçeğin ne olduğunu ve nerede olduğunu bulmak üzere yollara düşen, pek çok maceraya sürüklenen keşişin peşine düştüğü gerçeklikten bahseder misiniz?

Hikmet Temel Akarsu: Nihilist’in kahramanı aslında insanlık tarihi boyunca birçok yalvacın yapmaya çabaladığı şeyi en donanımsız, en mesnetsiz ve en safiyane şekilde gerçekleştirmeye koyulmuş bir şahsiyet. Kahramanımızın naif biri olması bize temel meseleler üzerinde tartışmak için absürd ögeleri kullanma imkânı veriyor. Gerçekliğin peşinden giden kahramanımız gitgide uygarlık adını verdiğimiz “batak”a saplanırken sürekli dünyanın düzenine dair bir takım kirli gerçekleri, karanlık ilintileri ve hayatın acımasızlığını keşfeder. Bunları öğrendikçe afallar, afalladıkça sarsılır, perişan olur. Bir yandan yandaşları, taraftarları ve müritleri çoğalırken diğer taraftan yönetici sınıflar ve efendiler öğretisini ele geçirmek, devşirmek ve dünyayı yönetmekte kullanmak için harekete geçerler. Kuşkusuz sonunda ele de geçirirler ama artık kahramanımız dünyanın ne kadar korkunç bir yer olduğunu tümüyle kavramıştır. Kalbindeki duygular artık Nihilizm’den başka bir şey olamamaktadır.

Elif Şahin Hamidi: Kendini Reddedilmişlerin Risaleleri’ni yazmaya adamış olan keşiş, başından geçen maceralarını kutsal metinler gibi parşömenlere aktarmaya gayret ediyor. Bunu yaparken de insanoğlunun, bugünün dünyasının sorunsallarına göndermeler yapıyor. Sanırım kitabı okuyan herkes bu keşişte bir parça kendinden bir şeyler bulacaktır. Tutunamayanların hikâyesi de diyebilir miyiz bu roman için?

Hikmet Temel Akarsu: Tutunamayanların hikâyesi diyemeyiz. Çünkü bizim kahramanımız kimi zaman sağlam bir şekilde tutunuyor da. Özellikle öğretisi hakim sınıflar tarafından ele geçirilip devşirildiğinde rahata eriyor. Servet, şöhret ve satvete kavuşuyor. Ama işte o noktada, uygarlığın ifade ettiği dehşeti, yalanları ve acımasızlığı gördüğünde hayatı da, tüm değerlerini de, kendi öğretisini de ve hatta öğretisini tüm dünyaya yaymaya çalışan adanmış müritlerini de yadsıyor. Bütün değerlerini yitirdiğini anladığı an da kendi öz yıkımını kendi elleriyle icra ediyor. İşte o nedenle finaldeki hissiyatı tam anlamıyla nihilizm oluyor. Kıssadan hisse, romanın ana kaygısına geliyoruz bu sayede. Yani uygarlığımız öylesine korkunç yalanlarla dolu ve paradokslarımız öylesine büyüktür ki, yaşamı asgari düzeyde sorguladığımızda bile bir yalvaç gibi düşünmeye başlarız. Böylesi bir aykırılık sergilediğimizde de tüm sistem tarafından reddediliriz. Hayatta kalmaya çabaladığımız takdirde teslim alınırız. Teslim alındığımızda ise tüm değerlerimizi yitirdiğimizi fark ederiz. O noktadan sonra yaşamanın da anlamı kalmaz.

Elif Şahin Hamidi: “Parşömenlerin dili”nden bahseder misiniz biraz; neler söyler parşömenler ve esasında söylemek istediği nedir, kimler söyletir bunları?

Hikmet Temel Akarsu: Romanda “parşömenlerin dili” alegorik dizgeler kurmak için kullandığım pek çok mecazdan biri. Kadim bilgi çoğu zaman parşömenlere yazılır bildiğiniz gibi. Bunlar olur olmadık zamanlarda, tuhaf mucizeler sonucunda sağda solda bulunur. Ve ansızın insanlığın tüm değer yargılarını değiştirecek bazı yeni bulgulara ulaşılır. Hep de ilginç zamanlara rastlar bu. Ben tüm bunların yönetici sınıfların ve efendilerin zavallı insancıkları kandırmak, yönetmek ve gütmek için kadim zamanlardan beri uyguladıkları mizansenlerden olduğunu ifade etmeye çalışıyorum söz konusu metaforlarla. İnsanlığın gerçek tarihinde de bunun böyle olduğunu kavramak için dikkatli bir gözlemci olmak yeterlidir.

Elif Şahin Hamidi: Yenilgi, vazgeçiş, boşunalık duyguları arasında gidip gelen keşiş “tarih siliciler”in arasına gittiğinde, hiç kimsenin hiçbir şeyi bilemeyeceği, aslında gerçeğin var olduğu ancak gerçekte olanı hiç kimsenin hiçbir zaman öğrenemeyeceği gerçeğiyle karşı karşıya kalıyor ve tarihin, gerçeğin itinayla yok edildiği koca bir feryatlar gayyası manasına geldiğini söylüyor. Hakikaten böyle bir tarih gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu sonsuza dek böyle mi tekerrür edecek dersiniz, yani hiçbir zaman gerçekler ortaya çıkmayacak mı?

Hikmet Temel Akarsu: Romanın en önemli iddialarından biri bu. Gnostik Çağ’ın karakteristiğine de pek uyuyor aslında. Gerçekten de insanlıkta, dinlediğimiz daima kazananların anlattığı tarihtir. Yani bu, şu anlama geliyor: Her kazanan, tüm tarihi baştan sona yeniden yazıyor, kazananların tüm günah ve kötülüklerini silip, her türlü kötülük ve melaneti kaybedenlere yıkıyor. Böylece her an tarih yeniden üretiliyor. Ve her seferinde üretilen tarih bir öncekini tahrif etmekle işe başlıyor. Yani özetle, tarih hiçbir zaman yazılmıyor, daima siliniyor. Hatta bu iş o kadar tutkulu yapılıyor ki tarihçiler de birbirlerini siliyorlar yolda.

Şimdi geçiyorum sorunuzun ikinci bölümüne. Evet, tarih, tarihçilere bırakılamayacak kadar önemli ve tehlikeli bir iştir. Bildiğimiz klasik tarihçilerin işvereni daima müesses nizamdır. Müesses nizam da onlara kendi duymak ve duyurmak istediklerini yazdırır. Bunun karşılığında tarihçileri para, kariyer ve şöhrete boğar. İnsanlık binlerce yıldır böyle yola devam eder. Olasılıkla bundan sonra da böyle devam edecek. Aksi türlüsü olursa, yani gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarsa kimse buna tahammül edemez. Bugünkü uygarlıkta gerçekleri canınız istediği gibi görür, canınız istediği gibi anlatırsınız. Kimin sesi daha çok çıkıyorsa onun anlattıkları doğru olur. Yani yönetici sınıflar, para ve iktidarı elde bulunduranlar her gün yeni bir tarih retoriğiyle sahnededirler ve anlattıkları peri masallarından farksızdır. Söylenenlerin ortak özellikleri gerçeğin çok küçük bir bölümünü yansıtmalarıdır. Sakın bana bunca televizyon, internet, gazete, dergi, kitap vs. varken tarih nasıl yalan söyleyebilir hala diye sormayın. Bilakis, gelişme arttıkça yalanlar daha da inandırıcı olabiliyor. Ama haklı, ama haksız, aya inilip inilmediğinin bile hala tartışıldığı bir çağda yaşıyoruz unutmayın ki. Çok gülünç ama işte bizim gerçeğimiz bu. Öylesine bir dünya. Bu korkunç yanılsamanın tek bir çaresi olabilir. O da tarihi romancılardan edindiğimiz bilgi ve gözlemlerle kendi kendimize el yordamıyla kavramaya çalışmaktır. Bir kolaj gibi parça parça ve yeniden anlamaya çabalamaktır. O yüzden roman artık eskisinden de önemli bence. Çünkü iyi romancılar, iyi okurlara gerçeğin nerede olduğuna dair en kıymetli dataları verirler genelde.

Elif Şahin Hamidi: İnhitat adlı altıncı bölümde “Ademoğlunun düşüşü cenk meydanından daha vahim nerede olabilir?” diye soruyor Mesih ve savaşın insanoğlunun düştüğü en büyük zillet, en büyük felaket olduğunu dile getiriyor. Adeta bir film izler gibi bir savaş sahnesini okuyoruz bu satırlarda ve savaşın acımasızlığı bir kez daha ürpertiyor insanı. Yerküre ve insanoğlu var olduğu sürece bu savaşlar da sonsuza dek sürecek mi acaba?

Hikmet Temel Akarsu: Bunu bir sual olarak değil de hüzünlü bir şikâyet gibi algılıyorum. Evet, ne yazık ki insanoğlu bu kafada gittikçe tüm bu fenalıklar ve tragedya sürüp gidecek. Ama işte o noktada, nihilizm üzerine çokça düşünmüş önemli düşünürlerin diskurlarından medet umabiliriz. Örneğin Nietzsche, nihilizmin aşılması gereken bir şey olduğunu anlatıyor, insanın kendi vicdan ve etik dizgesini kurması gerektiğini söylüyordu. İşte yeni bir insan ortaya çıktığında belki de bu felaketlerle dolu acımasız dönemler ancak son bulacak. Yani kısacası ben hâlâ karanlık çağlarda yaşadığımızı düşünüyorum. Dünya Vandalizm’e teslim olmuş durumda ve haksızlık her yerde. Hiçbirimiz gerçekte ne olup bittiğini tam olarak bilemiyoruz. Bilebildiğimiz tek şey sürekli, birçok yerde birçok kötülüğün ve trajedinin sürüp gittiği ve bize gerçeğin tam tersinin gösterildiği.

Elif Şahin Hamidi: Hunlu bakire Madelaine, işkence ederek öldürülmek üzere Vandallar tarafından roman kahramanına sunuluyor. Bunu gerçekleştirirse kendi canının ve müritlerinin canının bağışlanacağı söyleniyor. Böylece hikâyeye ve Mesih’in hayatına bir kadın bulaşıyor. Kardinal Claudius’un Mesih’e sorduğu soruyu size soracak olursam “içine kadın bulaşmamış ya da bulaştırılmamış bir hikâye herhangi bir anlam taşır mı”; ille de bir kadın ve aşk olmalı mı her hikâyede?

Hikmet Temel Akarsu: Kadınların olmadığı bir hikâye kuşkusuz olabilir. Ama bu ilginç ve dinlemeye değer olabilir mi diye soracak olursanız; bence çok zor!

Elif Şahin Hamidi: Roman kahramanının yolu entrikanın, acımasızlığın başkenti Konstantilopolis’e kadar uzanıyor; Doğu Kilisesi ile Batı Kilisesi’nin çekişmelerine, teosofistlerin hükümranlığına, Mesih’in ruhbanların mahkemesine götürülüşüne tanık oluyoruz. Bugünkü dünya düzeninde de aynı şeyler cereyan ediyor sanki. Dünyanın düzenini, insanlığın kaderini sonsuza dek sonsuza dek teosofistler, ruhbanlar mı tayin edecek acaba?

Hikmet Temel Akarsu: Hayır, bu kadar basit değil. Teosofistler ve ruhbanlar tayin etmeyecek. Zaten tastamam onların tayin ettiği bir dönem hiç olmadı. Burada ilginç bir ayrıntı var. Yönetici sınıflar ve efendiler ile ruhban sınıfı tarih boyunca mükemmel anlaşmışlardır. Kimi zaman kavga etmiş, kimi zaman ters düşmüş, kimi zaman çekişmiş, ama şu veya bu şekilde hep beraber çalışmışlardır. Romanda yapılmak istenen bunun mufassallarına dair bir vizyon, bir anlayış, bir tahmin öne sürmek. Nasıl olabileceğini ve nasıl olabildiğini irdelemek, tartışmak. Tarihte genelde nasıl hüküm sürdüğüne dair fikirler oluşturarak uygarlığımızı tartışmak.

Elif Şahin Hamidi: Yeterince öğrenmeden yazmanın, küçük adamken büyük adam pozuna girmek olduğunu kavrıyor romanın kahramanı ve “Öğrenmenin sonu yoksa ve de yazmak zorundaysan eğer bir ara başlayacaksın yazmaya” diyor. Bunu edebiyatla uğraşanlar, yazmak yolunda çaba sarf edenler için de yorumlarsak eğer neler tavsiye edersiniz yazmaya çalışan genç kuşağa?

Hikmet Temel Akarsu: Genç kuşağa ya da edebiyata gönül vermiş gençlere öğüt vermek, diskur geçmek tercih ettiğim bir şey değil. Ama kendi adıma konuşacak olursam, mutlak bir erginleşme süreci olmadığını ve edebiyat yapmak için her şeyi öğrenmeyi beklemenin anlamsız olduğunu söyleyebilirim. Çünkü öğrenmenin sonu yok. Oysa yazı, sadece edebiyat yapmak için yazılmaz. Yazı aynı zamanda çok önemli bir düşünce tekniğidir. Yazarken birçok şeyi çok farklı düşünür, bazı kavramların derinliklerine inersiniz. Batı uygarlığının yükselişinin ardında yatan, yazıya olan ilgidir. Yazı insanı geliştirir, yetkinleştirir. En önemli eğitim sürecidir. Acı olan şu ki bizdeki eğitim sisteminden geçen çocuklar, test çöze çöze bir hal oldukları için en basit kavramsal meselelerini bile ifade etmekte zorlanıyorlar. Yani düşünme yetileri dumura uğruyor. Şimdi düşündüğüm, bunun kasten mi kazaen mi yapıldığı? Yani çok acı, ama düşünemeyen bir insanlık herkesin daha fazla işine geliyor olabilir. Karanlık çağlar da böyleydi herhalde…

*** Her ne kadar uygar bir dünyada yaşadığımızı düşünsek de hâlâ korkunç savaşların, insanlık dramlarının yaşandığı bir düzende varlığımızı sürdürüyoruz. Yerküre üzerinde birçok yerde haksızlık, kötülük ve vahşet kol geziyor. Neyin gerçek neyin kurmaca olduğu birbirine karışmış; gerçekte ne olup bittiğini tam olarak bilemek neredeyse imkânsız. Sanki karanlık çağlardan bu yana çok da değişen bir şey yok diye düşünmeden edemiyor insan. Hikmet Temel Akarsu’nun son romanı Nihilist de tüm bunları sorgulamak üzere bir yolculuğa davet ediyor okuru. Bir an evvel yola çıkmakta fayda var…

NOT: Bu söyleşi, Remzi Kitap Gazetesi Nisan 2010 sayısında yayımlanmıştır.

Ne olursa olsun, Hakikat’i söylemek – Mustafa Erden Kahveci
(Bu yazı, Birgün Kitap Eki’nin 3 Nisan 2010 tarihli nüshasında yayınlandı.)

Hikmet Temel Akarsu’nun son kitabı ‘Nihilist’, Doğan Kitap tarafından basıldı. Tohumları, Turganyev?in kuşaklar arasındaki çatışmayı işlediği ?Babalar ve Oğullar?ında atılan ve Nietzsche?nin ?büyük inançların kaybolmasından doğan inançsızlık durumu; üst insana geçişte bir etik basamak? olarak ifade ettiği nihilizm, yani hiççilik bu kez gotik bir atmosferde, mekanı ve zamanı pek de kestirilmeyen çağlarda işleniyor.

Romanın konusu, ölen ve bir mesih (Reddedilenlerin Mesihi) olarak yeniden dirildiğini iddia eden ‘anti’ kahramanın, savaş, yıkım ve ‘ahlaksızlık’ içindeki dünyada süren, bitimsiz, yolculuğuna dair…

Hikmet Temel Akarsu’nun, ilk sayfadan, antikahraman olarak sunduğu ‘adsız’ mesihin amacı ise hepimizin çok yakından tanıdığı, bir zamanlar Kafka, Beckett, Camus gibi yazarların da sorguladığı ‘dünyanın bir anlam var mı?’ sorusunun cevabını öğrenmek. Ama bir farkla; kahramanımız sıradan bir insan değil de bir mesih olduğunu düşünüyor ve görevi insanlığı doğru yola döndürmek?

Yolculuğu sırasında, kah Romalıların, kah barbarların tarafına düşerek kızgın bir muharebenin içinde kalan ve Hikmet Temel Akarsu’nun usta kaleminde bir ilk çağ ‘Karagöz’üne dönüşen Mesih “peygamberliğini ispat etmek için” gösterdiği “keramet”lerle bir şekilde paçayı kurtarıyor? Düşmanıyla, insanlığın kurtuluşu için ittifak yapan nihilistin ünü yavaş yavaş bütün dünyaya yayılıyor. En zor koşuldan bile üstün “retorik” yeteneği sayesinde sıyrılan Mesih, krallara, papazlara, komutanlara, korkusuzca, kafa tutuyor. Bir “parrhesiastes” olduğu için, koşullar ne olursa olsun Hakikat?i söylemek istiyor ve doğal olarak da dokuz köyden kovuluyor. Gözlerinin önünde ahlaksızlık içinde çırpınan insanlığa karşı savuruyor tiradını: “Ben Mesihim! Reddedilenlerin Mesihi, öldüm ve dünyaya risalelerimi yazmak için geri geldim! Yanlış yoldasınız, inanın ve bu savaşa bir son verin!”

İKTİDARLARIN YAPISI

Romanın girift bir hicivle dokunan kurgusu sayesinde en trajik sahnelerin tonu bilinçli bir şekilde “parodi”ye düşürülüyor ve böylece etrafta olan biten, melodram sululuğuna dönüştürülmeden, okuyucunun soğuk kanlı bir şekilde tavır alması sağlanıyor. Akarsu, adım adım işlediği karakterini yabancılaştırıyor okuyucuya; kendimizi olayların etkileyiciliğine kaptırmadan düşünmemize fırsat tanıyor.

Dünyadaki din adamlarını, kralları, kısacası iktidarların yapısını ustalıkla deşifre eden Akarsu, aslında ?peygamberlerin de? halkı manipüle etmek için kullanıldığını kanıtlayarak, bizleri ?dünya da her şeyin bir hiç? olduğuna inandırmayı başarıyor.

“Nihilist adlı roman, kaybedenlerin mesihi olduğunu iddia eden antikahramanın bireysel aydınlanmasına doğru ilerleyen bir bildung roman tadında okunabilir. Keza, okuyucuyu, sonunda Akarsu?nun her şeyi tersine çeviren sürprizi bekliyor.

( ** ) Bir okuyucunun, sevdiği yazarla birlikte büyümesi, olgunlaşması, değişmesi çok heyecan verici bir serüvendir… Özellikle de o yazar, okuyucusunu hayal kırıklığına uğratmıyorsa.
1980 sonrası modern toplumun ahlaki çöküşünü anlattığı eleştirel romanlar ve öyküler, 2000’lerde kaleme aldığı cyberpunk çalışmalar, bir çocuk romanı ve Malazgirt Savaşı üzerine kurulu, 2008 çıkışlı “Özgürlerin Kaderi”nin ardından Hikmet Temel Akarsu, yeni romanı “Nihilist: Reddedilenlerin Risaleleri” ile yeniden okuyucusunun karşısında. Akarsu yeni kitabında, fona yerleştirdiği Hristiyan mistisizmi ögeleri ile dünya düzeni, ahlak, din ve tarihin dürüstlüğü gibi çetrefilli konularda çarpıcı fikirlerini ortaya koyuyor.
?Nihilist?, kemikleşmiş bir okuyucu kitlesine sahip yazarın yıllardır takipçisi olanlar için yukarıda bahsettiğimiz serüvenin yeni bir kilometre taşı. Yanlış anlaşılmasın, ele alınan konular ve öyküsünü anlatmak için seçtiği fon bir Umberto Eco romanını hatırlatsa da ve felsefi açıdan bir miktar ?ağır? gözükse de ?Nihilist? yine bir ?Akarsu romanı?. Tanrı?dan vahiyler aldığını iddia edip Mesihliğini ilan eden bir ?reddedilmiş?in hikayesinin anlatıldığı romanın anti-kahramanının ?gerçeği bulmak? için çıktığı yolda başına gelenleri, Akarsu edebiyatını bilenlerin aşina olacağı biçimde, son derece kişisel aktarımlarla, iç hesaplaşmalarla öğreniriz. ?Yaşlı Adam ve Deniz?deki Hemingway tadında kaleme alınmış bu sıkı muhakeme anları, kitabın ele aldığı beşeri temaların aksine, romanı son derece kişisel ve dolayısıyla samimi yapmakta.

“…
O yüzden ilk önce beynimin vicdan bölgesini aradım.

“Seni bir süre kansız bıraksam idare edebilir misin?” diye sordum.

“Neden olmasın?” diye yanıtladı beni umursamazca; “Zaten bu günlerde her şey kıt!” diye devam etti ve güldü. “Daha imkansız taleplerinle de karşılaşmıştık!” diye bir kez daha ekledi.

“Ukala!” dedim içimden. Ama yine de bu bilgiyi alınca rahatladım.”

Kitabın anti-kahramanı bir Mesih de olsa, insanlık çatışmaları yaşayan, şehvet, açlık vs. ile mücadele eden sıradan bir insan (Ve dolayısıyla bir anti-kahraman)… Hatta kimi yerde bir köpeğe bile üstünlük taslayacak kadar da benmerkezcil bile olabiliyor. Akarsu, “kutsanmış” bir insanın bu mahrem anlarını aktararak eski romanlarında sıklıkla ele aldığı insani, içsel mevzulara dokunurken ?kutsallık? kavramı üzerinde de düşündürüyor:

“…
Parsifal bunu sevinçle karşıladı. Budu havada kaptı ve şöminenin önüne yayıldı. Sanki ses çıkarırsa onu geri alacakmışım gibi usul usul budu somurmaya başladı. Keyfine ve aşağılık akılcılığına gıcık kaptım. Sırf bir parça huzurunu kaçırmak, gövde gösterip tehdit etmek için yerimden kalktım. Koca bir odun aldım. Ona doğru yürüdüm. Budu ağzından bırakmadan yerinden kalkıp, “Gıyk, gıyk!” diye sesler çıkararak geriledi. Efendinin kim olduğunu ona hatırlatmış olmanın rahatlığı ile odunu şömineye soktum, alevleri deştim. Alevler iyice alazlandı. Bir an için kandil ışığını gölgede bıraktı. Dönüp odaya çepeçevre bir göz attım. ?Var mı başka itirazı olan?? der gibisinden her bir köşeyi süzdüm. Kafesteki beyaz haberci güvercinlerim başlarını gövdelerine gömdüler. Sanki kafalarını koparıp yiyecekmişim gibi sindiler. Her şey yoluna girmişti. Yılan sıyrılsa, duyulacak haldeydi. Öylesine bir sessizlik hasıl olmuştu.”

Akarsu?nun işlediği konulara yönelik kinik, eleştirel -ve kimi zaman da (kara) mizahi- yaklaşımı kitabın genel tonunu belirliyor. Bir Mesih?in kendiliğinden değil de belirli kişilerin yardımıyla ve isteğiyle oluşturulduğunu söyleyen nemrut, acımasız Kardinal karakterinin, kitabın da bir özeti olabilecek şu cümlesi, bu yaklaşımın en güzel örneği:

“…Hikayedir önemli olan, gerçek değil”

Bu şeytani ama dürüst düşünce Akarsu?nun kitabının omurgasını oluşturuyor. Bu fikirle dinlerin, tarihin nasıl yoktan var edildiğini, en kanlı savaşların nasıl çıktığını ve milyonlarca insanın nasıl istekle buralarda öldüğünü çok daha iyi anlayabilmekteyiz. Bu sebeple ?Nihilist? oldukça zor bir vazifenin de altından kalkıyor aslında: bir yandan, insanlığa öğüt vermekle yükümlü bir Mesih?in hikayesini anlatırken, bir yandan da sıkıcı ve didaktik olmadan bazı gerçekleri okuyucuya aksettirmek. Bu yolda, yukarıda bahsettiğimiz çarpıcı, arsız muhakeme anlarının yanında, Jerzy Kosinski?nin ?Boyalı Kuş?unu aratmayan, grafik savaş tasvirleri (bir önceki romanı ?Özgürlerin Kaderi?ndekilerin aksine, herhangi bir kahramanlık belirtisi olmayacak şekilde) ile bir Ingmar Bergman filmi izliyormuş havası yaratan, yalın, karanlık kasaba görüntüleri faydalı oluyor:

“…
Akşamın alacası çöküyordu kızıl kanlara bulanmış ovanın üzerine. Yüce dağlardan devrilen çam gövdeleri giderek büyüyordu. Güneş batıyor, dağların ardında kayboluyor, geride eflatun bir kızıllık bırakıyordu. Göğün alacası ile öküz kanına boyanmış çimenlerin kızılı birbirleri ile yarışırcasına tedirginlik yayıyordu ovaya. Tuhaftır; gönleri soyan köleler ve köylüler, hayvanları parçalayıp etleri alıp çekip gidiyorlardı. Hiçbir keşiş etlerle ilgilenmiyordu. Varsa yoksa öküz gönleri. Onları itinayla üst üste diziyor, sırayla kontrol ediyor, tuzluyor, tütsülüyor, garip sıvılardan edinilmiş karışımlarda yıkıyor bir daha tütsülüyorlardı. Koca ovayı yanık et, kan, tütsü ve tuhaf kimyevi karışımlar kokusu sarmıştı. Her taraf dumanlar içindeydi. Köleler ve köylüler yavaş yavaş çekiliyorlardı. İlahiler okunuyor, diz çöküp yaradana yalvarılıyor, gözyaşı dökülüyor ve öküz gönleri öpülüp kutsanıyordu. ?

Anlaşılacağı gibi, Mesih?liğinden çok insani yönlerine vurgu yapılan Mesih?imizin öyküsü aslında insanlık için bir alegori. Savaş, aymazlık, dinin dürüstlüğü, ahlakın sorgulanabilirliği, kadına yönelik günümüzde bile süren ataerkil bakış açısı vs. gibi bize, yani insana ait olan ne varsa Akarsu tarafından bu alegorinin içinde ele alınmış.

“Nihilist: Reddedilenlerin Risaleleri” Akarsu’nun en olgun romanı olmakla birlikte en rafine, dolayısıyla da belki en iyi romanı. Uzun bir yazarlık kariyerine sahip yazar hakkında böyle kesin bir kanıya varmak aslında zor olsa da daha temkinli bir şekilde ?İstanbul Dörtlüsü?nden beri kaleme aldığı en iyi iş olduğunu söyleyebiliriz. Hikmet Temel Akarsu, yaşı, deneyimi ve yazarlığının başından beri süregelen doğal eğilimleri sayesinde daha gözüpek ve çarpıcı bir üslup tutturma yolunda kendini geliştirmiş bir yazar. Son eseri de bunun doruk noktasını teşkil etmekte. Kitaptaki ?Gerçeğe Düşmek? öyküsü, tutturduğu bu üslubun güzel bir örneği. Reddedilenlerin Mesih?i, geceleyin manastırın duvarlarındaki delikleri tıkayan, sabahları da yeniden açan havarisi Wisdom?ı yakalar ve ona ne yaptığını sorar. Yazarın burada kurduğu ve Wisdom?ın ağzından aktardığı imge bütün insanlığımızın resmidir:

“…
“Efendimiz, bu duvarların arasında yaşayan sıçanlar en büyük gerçeğimizdir bizim. Bunlar olmasa hiçbir kışı geçemeyiz. En dar zamanda, sıkıştığımızda, biz en iğrenç gerçeklerimizin birer kuzu kadar büyüdüğünü biliriz. Ve hayatta kalmak sözkonusu olduğunda gerçeğe kadar düşmemiz gerekeceğini biliriz. O yüzden gerçeğin kapılarını hep kapalı tutarız biz. Ama günü geldi mi açar ve onlarla yüzleşiriz. En iğrenç çözümle beraber hayat devam eder. En kötü günde, kimse çorbanın içinde kaynayan gerçeğin ne olduğunu uzun boylu düşünmek istemez. Hayat işte hep böyledir efendimiz. Gerçeğin en iğrenç haline düşmeden hiçbir şeyin asıl gerçek yüzü bilinemez. Biz yüzyıllardır böyle hayatta kaldık bu manastırda. Onları belli saatlerde serbest bırakır, belli saatlerde kilitleriz…?”
(“Bir “Seçilmiş”in Tükeniş Hikayesi” adlı bu yazı, Cumhuriyet Kitap’ın 11 Mart 2010 tarihli nüshasında yayınlandı.)
( ** ) Yazan: Edip Koraylı

Hüseyin Aslan ‘ın 12/03/2010 Tarihinde Radikal Kitap?ta Yayınlanan “Beyhudelik duygusuyla sarsılmak” Adlı Yazısı
Jacques Attali, 21. Yüzyıl Sözlüğü?nde, ?En gelişmiş uygarlıklarda, en gelişmiş demokrasilerde, en şeffaf pazarlarda bile gizlice varlığını sürdürecek? diyor ?Barbarlık? için ve ekliyor: ?İnsanoğlu, Öteki?nin de aynı fikirden olmasa da, borcunu ödeyemezse de, bir insan olduğunu unuttuğunda, barbarlık ortaya çıkacak.?
Öyleyse şimdi bir an durup düşünmek gerekli; barbarlığın gizlice varlığını sürdürdüğü bir dünyada mı yaşıyoruz, yoksa ?ortaya çıktığı? bir dünyada mı? Peki ya ?en gelişmiş, en şeffaf demokrasi?, gerçekte barbarlığın kılık değiştirmiş haliyse…
Kaybedenlerin Öyküsü?nden Küçük Şeytan?a, İngiliz?den Media?ya açılan yelpazedeki renkli edebiyat serüveninde hep ?dekadans?ın izini süren, bireysel ve toplumsal bazda ?çöküş? manzaraları sunup ve buna eşlik eden bir arayış dile getiren Hikmet Temel Akarsu, yeni romanı Nihilist?te işte tam da bu noktaya parmak basıyor. Yazar, uygarlık ile barbarlığın, gelecek ile geçmişin, yaşam ile ölümün, iyimserlik ile karamsarlığın, var olmak ile beyhudeliğin oluşturduğu çok etkileyici bir karmaşa tablosu çıkartıyor karşımıza.
İlk on yılını devirdiğimiz 21. yüzyıl, zihnen ve bedenen epeydir bir hayli yorulmuş bulunan insanoğlunun gözlerini umutla diktiği bir zaman dilimi olarak algılandı. Yeni bin yıl, adeta bir Mesih yolu gözlenir gibi beklenmişti insanlığın bir kısmınca. 1999?un son demlerinde, ?Kara göründü!? demeye hazırlanan çok sayıda insan vardı kuşkusuz. Ama heyhat, ne bir gelen oldu, ne de gerçekte bekleyenler vardı. Şimdilik, ?barbarlıktan? başka herhangi bir şeyin göründüğünü söylemek de güç…
Düş gücümüz mü zehirlenmişti bilinmez ama ortalığı kaplayan toz-duman tamamen gerçekti ve kendini bir kez daha buhran içinde bulan insanoğlunun ruhunu kemirip bitiren biraz eskice, kötücül bir duygu bir kara bulut gibi tekrar gelip gündeme oturdu. Bu tanıdık duygu, Turgenyev?in ya da Nietzsche?nin tarif ettiğinden oldukça farklılaşmış olsa da nihilizmden başkası değildi.
O karanlık duygu…
Bir yandan kalabalıklaşan dünyanın insanı değersiz bir figür haline getirişi, diğer yandan kapitalist düzenin çarkları arasında öğütülen insanoğlunun her geçen gün daha da tükenişi; kendini tekdüze ve anlamsız hissedişi, başarısız, duygusuz ve doyumsuz bir hayata mahkum oluşu… Sonuçta herkesin tüm ayrıntılarını derinlemesine bildiği gibi, önlenemez karanlık bir duygu gelip tüm insanların ruhunu teslim alıverdi. Kaygı, karamsarlık, endişe, paranoya, depresyon, feragat ve en sonunda da beyhudelik duygusu…
Kısacası insanoğlu, en buhranlı zamanlarında hep yapageldiği gibi önü alınamaz bir ?hiçlik? hissiyatıyla sarsılmakta…
Tüm bu ruhsal yıkım sürecinden geçip gelen, idealleri, inançları ve değerleri örselene örslene tüketilen bireyin artık ?hiçliğe? sığınmaktan başka yapacak bir şeyi kalmıyor. Çok eski, hatta kadim denebilecek bir ruh hali, gelip düşüncenin doruğuna oturuyor: Nihilizm!
Tükenme, boşunalık, boşvermişlik, içe dönme ve hiçlik duygusuyla gelen karanlık bir girdap!
Her yandan sökün eden karanlık gelecek tasvirleri, distopyalar, güncel trajediler, yabancılaşma ve yadsıma metinleri, komplo teorileriyle birlikte doğrudan doğruya nihilist duyguyla kaleme alınmış çağdaş bir öykünün de kaleme alınması kaçınılmazdı kuşkusuz.
Bütün kaybetmişlere, ezilenlere…
Hikmet Temel Akarsu?nun son romanı Nihilist (Reddedilenlerin Risaleleri) 19. yüzyıl Rus edebiyat çevrelerinde doruğuna ulaşmış bu düşünsel algıyı, o dönemde ele alındığı bağlamın çok ama çok ötesinde bir boyutta işlenmekte. Akarsu?nun romanında zaman ve uzam Gnostikler ile Gothic?ler arasında yer alan karanlık bir dönem. Dolayısıyla Nihilist, oldukça eski ve karanlık dönemleri plato edinen bir roman. Romanda işlenen tema ise ?Reddedilenlerin Mesihi? olduğunu iddia eden uçmuş bir kişiliğin, risalelerini, öğretisini, mesellerini ve kendi mukkaddes kitabını oluşturma serüveni. Kitabın her bölümü tek tek okunduğunda kendilerine göre son derece iddialı göndermeleri ve savları olan birer kıssa olarak görülebilir. Hepsi birden, bütünsellik içerisinde ele alındıklarında ise boyut biraz daha büyüyor, çapını genişletiyor ve insanlığın tüm temel sorunsallarını kapsayıcı bir felsefi bakış noktasına kadar taşınıyor.
Vahiyler aldığını ve ?Reddedilenlerin Mesihi? olduğunu iddia eden ?seçilmiş?(!) başkişimizin tragedyalarla dolu, başarısız seyr-ü serüvenini anlatan roman aynı zamanda tarihsel izlekleri panaromik olarak yansıtan bir tükeniş öyküsü.
Dünyadaki bütün kaybetmişlerin, ezilenlerin, reddedilen ve dışlananların mesihi olduğunu iddia eden roman kahramanı, bir yandan aldığını iddia ettiği vahiylerini risaleler haline getirmeye çalışırken diğer yandan da dönemin ağır koşullarında ayakta kalmaya çabalar durur. Açlık, kıtlık, sefalet, felaket, savaş, hastalık, yıkım, kıyım, işgal, kuşatma gibi binbir olayın içinde yer alır. Kimi zaman ruhbanların, kimi zaman vandalların, kimi zaman sefillerin, kimi zaman savaşçıların, kimi zaman saraylıların, kimi zaman müritlerin ortasına düşer. Her birinde davranış kalıpları ve amaçları aynıdır. Roman baştan sona, günümüzde yaşanan en önemli sorunsalları alegorize eden öğelerle doludur.
Postmodern çağa nazire
Reddedilenlerin adanmış mesihi tüm bu olaylar içerisinde, ayakta kalmak, risalelerini oluşturmak, öğretisini yaymak, ademiyete bir düzen verecek erdemli davranışlarla herkese örnek olmak, haklıdan yana olmak, fakir fukarayı yani reddedilmişleri korumak, savunmak ve hepsinden önemlisi yepyeni bir inanç sistemi kurmak gibi amaçlar peşindedir. Buna mukabil, başından geçenler bize, geçerli olma ihtimali olan her inanç sisteminin insanlar; özellikle yönetici sınıflar tarafından nasıl devşirilmeye, ele geçirilmeye ve kullanılmaya çabalandığını da gösterir.
Nihilist, edebiyatımızda daha önce karşılaşmadığımız türden, değişik ve iddialı bir felsefi roman. Postmodern çağın anlatısına nazire edercesine inanç sistemleri üzerinde derinlemesine tartışan bir kitap. Dahası insanlıkta hangi düşünsel ve tinsel mekanizmanın nasıl çalıştığı ve nasıl çalıştırıldığı; bunları kimlerin nasıl kullandığı üzerine kafa yoran, kimi zaman heyecanlı bir savaş romanı, kimi zaman da bir aşk öyküsü olarak okunabilen, dört dörtlük bir metin.

Gerçeği Arayış; Nihilist – Ceylan Koryürek
Nihilist, Hikmet Temel Akarsu?nun son romanı. Kitaptaki ondokuz anlatı iğne oyası gibi işlenmiş, her bir sözcük sanki defalarca düşünülmüş ve belki de bu yüzden anlatılanlar çok canlı.

Kendini, Reddedilenlerin Mesih?i olarak gören saf bir yüreğin yazdığı metinlerin, söylemlerin ve iyilik için verdiği mücadelenin karşılıksız kalışını ve iktidarlarca nasıl kullanıldığını anlatan, okuyucuyu kendi devinimi içine alan merak öğesini sonuna kadar devam ettiren bir yapıt.

Anlatımın özgünlüğü ve canlılığı kendi içindeki heyecanı sürükleyip götürürken, olaylar Roma devrinde yaşansa da bugün de aynı manzaralarla gerçek gözlerimizin önünde. Kitap dehşet verici görüntülerle, neden, niçinlerle sarıp sarmalıyor okuyucuyu.

Hiçlik duygusuyla başlıyor roman, geçmiş karanlık bir orman, yitirdikleri nerede? Dilek ağacına asılı kalmış mendiller gibi hiçlikte sallanıyor. Gerçek nerede? Yola düşüp ararken, değişik yanıtlarla okuyucuyu sarsıyor. Her seferinde ipin koptuğu yerden tekrar başlamayı başaran saf yürek Mesih?imiz büyük bir sabırla düşüncelerini, risalelerini yaymaya çalışıyor. ?En büyük günah neredeyse gerçek de orada.? (s33) Bundan sonra fırtına kopmadan gerçeğin limanını bulup sığınmalıdır artık.

?Ve onun için bazı önemli sorulara yanıt arıyorum, o yanıtları kitaplara yazıp tüm insanlara dağıtacağım ve her şey düzelecek.? (s 69) Yanıtlar aranırken yağmacıların eline düşmüş reddedilenler, kayıp ruhlar, saf yürekler, dışlanmışlar, ortak yazgıda kaybedenler, hepsi kitapta elektrik akımına kapılmışcasına felsefi bakış açısıyla sorgulanıyor. Anlatıların başkahramanı Reddedilenlerin Mesih?i sanki cehennem alevleri içinde yürüyordur artık, açlıktan, savaşlardan yarı yolda ölen bir sürü insan görür. İyilik ve kötülük arasındaki uçuruma bazen köprüler kurar, belki saflığın verdiği güçle her şeyi değiştirebilirim düşüncesi, her zaman parçalanmış bir ruhla okuyucuya geri dönüyor. Umudun geri tepen okları, gördüklerinden ölüp dirilen bir ruh, bütün bunlara rağmen anlatılarını yayarsa insanlık iyi ve güzeli bulur düşüncesiyle yoluna devam ediyor.

İktidar Yalanı?

Yüzyıllardan beri var olan gerçekler bugün de geçerli. Neden kıyımları bol acımasız bir dünyada yaşıyoruz? Boşlukta sallanan gövdeler kanlar içinde, ikiyüzlü dostluklar, iktidarlar… Yaşama zorunlu kılan kendimizi yeniden yapılandırmak, hortumlayan savrulduğumuz düzen?

?Bir millet yaratmak için ne lazım budala keşiş! Bir sahte Mesih ve üç-beş sefih! Hepsi bu! İşte şimdiden bütün plato sana inanıyor. Mucizelerine ve şefaatine! Bir de bunları kaleme alacak üç-beş sefih bulduk mu çok geçmeden eskisinden de güçlü, inanmış ve imparator için ölmeye hazır bir milletimiz olur.? (s110) İktidarca saflığı ve temizliği ile kullanılmaya meyil eden ve bundan sonra yalanlar için sunulmaya hazırlanan saf yürek Reddedilenlerin Mesih?i gerçeği görür. İyiliğe atılan her tohum boşlukta iktidarlarca sallanır.

Her acımasızlıkta şansının döneceğine inanıp iyilikle kapıları aşındıran ve her seferinde kendi düşüşünü görürken, esritici bir yakarışla gökyüzüne haykıran, gördüklerinden taş kesilen yürektir artık. Her şey boştur, iktidarlar sadece kendilerini var etmek için ve bu varlığı sürdürmek için acımasızca katliam yaparlar, yalan söylerler.

Aşkın Karşı Konulmazlığı?

Reddedilenlerin Mesih?i bütün karşı çıkışlarına rağmen aşka karşı koyamaz ve artık gerilim son noktasına ulaşmıştır. Zincirleri kopan yürekte, birleşmeler bütün dünyaya kükreyen başkaldırıdır. Aşktır belki insanın hayatındaki en gerçek yazgı, yüreğinde köklenip senelerce unutulmayan.

?Yazgı, içimizdeki cinin bizi sürdüğü yerdir!? (s135) Madelaine ölümsüz aşkı yoktur artık, bundan sonra gerçek ve yazgı ikilemi daha da ağır hissedilir romanda. Geri verin bana aşkımı diye haykırılan iç seslerde, sadece kendi adanmışlığına bir alkış kopar içinde. Yeryüzünün derinliklerinden fırlatılmış aydınlık derken içindeki karanlığa düşmüştür.

Madelaine?ı son gördüğü an aydınlıktır ve perde kapanabilir artık. Yeni koparılmış çiçekler fışkırır gökyüzüne.

Son Bakış?

Uzun yolculukta, saf bilgenin içine düştüğü durumlar ve hiç ummadığınız bir son. Dünyanın hali gözler önünde her şey tüyler ürpertici. Gökyüzüne ulaşan ve geri tepen yakarışlar.

İnsanlık kendi düşüşünü görürken defalarca duyumsadığı hiçliğe boş verip ateşinden kurtulmuş korlar gibi, sağa sola yalpalarken yalnızlaşan, iyiliğin son umuduyla çırpınan saf yürek, yenik düşen ölgün bir alev, yeniden gökyüzünde canlanan yıldırım?
(Not: Bu yazı, Cumhuriyet Kitap?ın 16 Eylül 2010 tarihli nüshasında yayınlandı.)

Tanıtım Yazısı
?Nihilist?; avangard edebiyat ve marjinal kültür alanlarında verdiği roman, öykü, oyun, deneme, hiciv gibi eserleriyle dikkatleri üzerinde toplamış Hikmet Temel Akarsu?nun, birçok ilkleri bağrında toplayan özgün bir romanı.

Vahiyler aldığını ve ?Reddedilenlerin Mesihi? olduğunu iddia eden bir ?seçilmiş?(?!) in başarısız seyr-ü serüvenini anlatan roman aynı zamanda tarihsel izlekleri panaromik olarak yansıtan bir tükeniş öyküsü.

Olayların kimi arkaik ruhban metinlerinde görüldüğü gibi ölçüsüz bir ?anakronizma? ile aktarıldığı roman, ?Reddedilenlerin Risaleleri?ni yazmaya kendini adamış bir muhalifin trajikomik tükenişini anlatırken günümüz dünyasının sorunsallarına ve ademoğlunun içsel buhranlarına çarpıcı göndermeler yapıyor; betimlemeler getiriyor.

On dokuz uzun kıssanın birleşiminden oluşan romanda her bir kıssada, münferiden, apayrı bir felsefi izlek bulabilmek kabil. Fakat tüm hikayeler birleşip bir roman bütünselliğinde ortaya çıktığında algıladığımız duygu bambaşka bir ruhsal haletten izdüşümler sunuyor.

Yolu Konstantinopolis?a kadar ulaşan ?rate? Ortaçağ keşişi sergüzeştini mukaddes ayetler gibi parşömenlere dökmeye çabalarken bize binbir insanlık durumunu yeniden tartışma imkanını sağlıyor. Anlatısında giderek artan düzeyde duyumsanan mağlubiyet, feragat ve beyhudelik duygusu ise insanlığın başından beri hiçbir zaman yakamızı bırakmamış karabelayı bir kez daha getirip yaşamlarımızın odağına yerleştiriyor: ?Nihilizm!?

Kitabın Künyesi
Nihilist
(Reddedilenlerin Risaleleri)
Hikmet Temel Akarsu
Doğan Kitapçılık / Roman Dizisi
Türkçe
2010
195 s.

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Üç Kuruşluk Roman – Bertolt Brecht

Bertolt Brecht, 20.yüzyıl Alman edebiyatının en büyük şair, yazar, tiyatrocu ve kuramcılarının en önemlisidir. Düzen çarklarındaki çürük tahtaları ince bir...

Kapat