Oblomov: Bir hırsızı, kötü yola düşmüş kadını, aldatılmış bir budalayı anlat, ama insanı unutma

Felsefeye öylesine dalmıştı ki, kocaman favorileriyle, bıyıklarıyla, keçi sakalıyla, son derece zayıf, esmer birinin başucunda dikildiğini bile fark etmemişti. Adamın, kıyafetine özellikle önem vermediği belliydi.
“Merhabalar İlya İlyiç.”
Oblomov, “Merhabalar Penkin,” dedi. “Yaklaşmayın, yaklaşmayın, dışarının soğuğu var üzerinizde!”
“Ah sizi tuhaf adam!” dedi konuk. “Her zamanki iflah olmaz, gamsız tembel…”
“Evet, gamsız!” diye karşılık verdi Oblomov. “Şimdi göstereceğim size kahyadan gelen mektubu. Durmadan kafa patlatıyorum, düşünüyorum… siz de gelmiş, gamsız olduğumu söylüyorsunuz! Nereden böyle?”
“Kitapçıdan. Gazeteler çıktı mı diye baktım. Yazımı okudunuz mu?”
“Hayır.”
“Gönderirim size de okursunuz.”
Oblomov geniş geniş esneyerek sordu:
“Konusu ne?”
“Ticaret, kadının özgürlüğü, yaşadığımız bu güzel nisan günleri ve orman yangınlarıyla mücadelede yeni bulunan yöntem. Nasıl okumamış olabilirsiniz o yazıyı? Her şey gazetelerde, kitaplarda artık. Ayrıca, edebiyatta realizmi uyguluyorum ben.”
“Çok mu meşgulsünüz?”
“Evet, oldukça. Gazeteye her hafta iki yazı hazırlıyorum, sonra kitap eleştirileri, bu arada bir de öykü yazdım…”
“Ne üzerine?”
“Bir kasabada, döverek esnafın dişlerini döken polis şefi üzerine.”
Oblomov, “Edebiyatta gerçek realizm buna derler işte,” dedi.
Oblomov’un bu dediği, edebiyatçıyı mutlu etmişti.
“Öyle değil mi ya?” dedi. “Öyküyü özetleyeyim size, göreceksiniz yepyeni, cesur bir düşünce tarzı bu… Kasabadan geçen bir yolcu tanık oluyor dayak olayına, gidip valiyle anlatıyor durumu. Vali, o kasabaya görevli gidecek olan bir memuru yanına çağırıyor, dayak olayını da incelemesini, polis şefinin kişiliğiyle, davranışlarıyla ilgili bilgi toplamasını emrediyor. Memur, sözde işlerin nasıl olduğunun araştırmasını yapıyormuş gibi, esnafı topluyor. Bu arada dayak olayını da kurcalıyor. Toplananlar ne yapsalar beğenirsiniz? Gülmeye başlıyorlar, övgüleriyle göklere çıkarıyorlar polis şefini. Memur sağda solda da sürdürüyor araştırmasını, esnafın korkunç hırsızlar olduğunu söylüyorlar ona. Bozuk mal sattıklarını, tartıda, ölçüde bile hile yaptıklarını söylüyorlar. Yani hepsi ahlaksızmış, dolayısıyla dayağı hak ediyorlarmış…”
“Demek, polis şefinin dayağı eski trajedilerdeki fatum[5] gibi bir şey oluyor, öyle mi?”
Penkin onayladı:
“Çok doğru. Çok ince bir zekanız var İlya İlyiç. Siz de yazmalısınız! Böylece bir taşla iki kuş vurmuş oldum, hem polis şefinin zorbalığını hem de halkımızın ahlak bozukluğunu, memur takımının yanlışlıklarını, sert önlemler, ama yasalara uygun önlemler alınmasının gerekliliğini gözler önüne serdim… Bir görüş… hayli yeni bir görüş değil mi bu?”
Oblomov, “Evet, özellikle de benim için,” dedi. “Çok az okuyorum çünkü…”
“Sahi,” dedi Penkin, “odanızda hiç kitap göremiyorum! Ama yalvarırım, yakında çıkacak olan, toplumsal olayları irdeleyen çok önemli bir yapıt var, onu okuyun. Adı ‘Bir Rüşvetçinin Düşmüş Bir Kadına Aşkı’. Yazarını söyleyemeyeceğim size, şimdilik gizli çünkü.” “Nelerden söz ediyor?”
“Toplumsal düzenimizi olduğu gibi ortaya döküyor. Hem de şiirsel bir biçimde. Toplumun bütün güçlerine değiniliyor, toplumsal bütün basamakları ele alınıyor. Yazar, bir yargıç gibi yargılıyor herkesi: zayıf ama kusurlu yüksek devlet adamlarını da, onları kuşatmış dalkavuk, rüşvetçi sürüsünü de, toplumumuzdaki Fransız’dı, Alman’dı, Petersburg varoşlarında yaşayan Finli’ydi, bütün kadınlarımızı da… Herkesi, her şeyi inanılmaz, insanı sarsan bir gerçeklikle anlatıyor kitabında… Küçük birkaç bölümünü dinledim, büyük bir yazar! Kah Dante’yi kah Shakespeare’i andırıyor…” Oblomov şaşkınlıkla doğrularak, “Amma da abarttınız!” dedi. Penkin, gerçekten de çok abarttığını fark edip hemen sustu. Bu kez heyecansız, şöyle ekledi:
“Okuduğunuz zaman kendiniz de göreceksiniz.”
“Hayır Penkin, ben okumayacağım o kitabı.”
“Nedenmiş? Ama olay yaratacak o kitap, herkes ondan söz edecek…”
“Varsın, istedikleri kadar söz etsinler! Bazılarının yalnızca konuşmaktan başka yapacakları bir şeyleri yok çünkü. Konuşmayı görev edinmişler kendilerine.”
“Hiç değilse merak edip okumalısınız…”
Oblomov, “Toplumla ilgili görmediğim, bilmediğim bir şey kalmadı!” dedi. “Neden aynı şeyleri yazıp dururlar ki sanki? Kendilerini avutuyorlar işte…”
“Hiç de öyle değil: Gerçek, büyük bir gerçek! Komedi sanki… Sözü edilen kişiler çok canlı anlatılıyor. Tüccarlar, memurlar, subaylar, mahalle bekçileri çok canlı… Satırların arasında yaşıyorlar sanki…” “Bütün yaptıkları da bu zaten: Eğlence olsun diye, birini alıp anlatıyorlar, gerçeğe uygun anlattıklarını sanıp övünüyorlar da. Oysa hiçbirinde hayat yok: Hayatı anlama yok, duygu yok, sizlerin hümanizm dediğiniz şey yok. Yalnızca kendini önemseme var, o kadar. Sokaklarda yakalayıp hapse atıyorlar hırsızları, düşmüş kadınları kitaplarda anlatıyorlar. Yazdıkları öykülerde ‘görülmeyen gözyaşları’[6] duyulmuyor, ama yalnızca göze batan kaba bir alay ve öfke görülüyor.”
“Daha ne istiyorsunuz? Çok doğru bu söylediğiniz: Fokur fokur kaynayan bir öfke, kötülüklerin üzerine amansız bir gidiş, düşmüş insanları aşağılama, alaya alma… Her şey var burada!”
Birden parladı Oblomov:
“Hayır, hepsi o kadar değil! Tamam, bir hırsızı, kötü yola düşmüş kadını, aldatılmış bir budalayı anlat, ama insanı unutma. İnsanlık nerede burada? Yalnızca kendi bildiğiniz gibi yazıyorsunuz.” Neredeyse öfkeli konuşmaya başlamıştı Oblomov, “Düşünce için kalbin gerekli olmadığını mı düşünüyorsunuz? Hayır, düşünceyi kalp besler. Düşen bir insanı kaldırmak için elinizi uzatın ona, ya da oturup başucunda acı acı ağlayın, ama alay etmeyin onunla. Sevin onu, onun da sizin gibi bir insan olduğunu unutmayın, kendiniz için ne yaparsanız onun için de aynı şeyi yapın… İşte o zaman okurum sizi, önünüzde saygıyla eğilirim…” Gene divana sakince uzanmıştı Oblomov, konuşmasını sürdürüyordu, “Bir hırsızı, düşmüş bir kadını alıyorlar ele, onları anlatıyorlar, ama insanı unutuyorlar, veya anlatamıyorlar. Sanatı, şiirselliğin renklerini nerede buluyorsunuz burada? Ahlaksızlığı, çamuru gösterin ama, lütfen edebiyat demeyin bu yaptığınıza.”
“Demek, doğayı anlatmamızı buyuruyorsunuz: Gülleri, bülbülleri veya soğuk kış sabahlarının güzelliğini anlatalım, öyle mi? Hem de çevremizde her şey kaynaşırken, uğulduyorken… Bize toplumun çıplak fizyolojisi gereklidir yalnızca; Şarkıların zamanı değil şimdi…”
Oblomov, “İnsanı, insanı anlatın siz bana!” dedi. “Sevin insanı…” “Tefecileri, riyakarları, hırsız veya kafasız memurları sevelim öyle mi? Bunu mu demek istiyorsunuz? Edebiyattan hiç anlamadığınız belli.” Coşmuştu Penkin, “Hayır, öylelerini cezalandırmak gerek, toplumdan uzaklaştırmak, kovmak gerek…”
Oblomov heyecanla ayağa kalktı, Penkin’in karşısına dikilip, “Toplumdan kovmak mı?” dedi. “Bu, kötü bireyde yüce bir özelliğin var olduğunu; onun bozulmuş bir insan; ama gene de bir insan, yani sizin gibi bir insan olduğunu unutuyorsunuz… Kovmak, uzaklaştırmak ha! Ama insanların arasından, doğanın koynundan, Tanrı’nın sevgisinden nasıl kovabilirsiniz ki onu?”
Gözleri çakmak çakmak, neredeyse bağırarak konuşuyordu Oblomov. Penkin şaşırmış gibi, “Amma da abarttınız!” dedi.
Oblomov da abarttığını fark etti. Birden sustu, bir dakika kadar dikildi Penkin’in karşısında, esnedi, yavaşça uzandı divana.
Bir süre ikisi de sustu.
“Peki, siz bu ara ne okuyorsunuz?” diye sordu Penkin.
“Ben mi?.. Daha çok, seyahat kitapları.”
Gene bir sessizlik oldu. Sonra sordu Penkin:
“Dediğim kitap çıkınca okuyacaksınız onu, değil mi?” Oblomov, hayır anlamında iki yana salladı başını.
“O zaman kendi kitabımı göndereyim size, ister misiniz?” Oblomov bu kez evet anlamında salladı başını.
Penkin, “Şimdi basımevine gitmem gerekiyor,” dedi. “Geç kaldım! Neden uğradım buraya, biliyor musunuz? Size Yekateringofa benimle gelmenizi önerecektim. Arabam var. Yarma, bugünkü şenlikle ilgili bir yazı yazmam gerekiyor. Birlikte izlerdik şenliği, benim gözden kaçırdığım bir şey olursa bana hatırlatırdınız. Çok eğlenirdik. Gelir misiniz?..”
Oblomov yüzünü buruşturdu, yorganı üzerine çekti.
“Olmaz, biraz rahatsızım,” dedi. “Rutubet dokunuyor bana, hala kurumadı ortalık. Ama siz yemeğe gelin bana, konuşurduk… İki sıkıntım var da başımda…”
“Hayır, gelemem, yayınevindeki arkadaşlarla Sen-Georgi’de buluşacağız, yemeğimizi yedikten sonra şenliği izlemeye gideceğiz. Bütün gece de oturup yazımı yazacağım, sabah erken basımevine yetiştirmeliyim onu. Hoşça kalın.”
“Güle güle Penkin.”

Birinci Bölüm – 2

İvan GONÇAROV
Oblomov

RUSÇADAN ÇEViREN Ergin Altay
İletişim Yayınları

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”