Oğlum, sana tüfekler vereceğim. Kendimle çelişiyor muyum? Eh, kendimle çelişiyorum – Umberto Eco

Oğluma Mektup
Sevgili Stefano, Noel yaklaşıyor, çok geçmeden kent merkezindeki büyük mağazalar —oğulları için alıyormuş gibi yaparak— çok sevdikleri elektrikli trenleri, kukla tiyatrosunu, yayı ve oklarıyla birlikte hedef tahtasını ve aile pinpon setlerini kendileri için satın alacakları bu anı sevinçle beklemiş, her yılki ikiyüzlü cömertlik senaryolarım oynayan babalarla dolup taşacak. Ama ben yine de onları gözlemekle yetineceğim, çünkü bu yıl benim sıram henüz gelmedi, sen çok küçüksün daha, Montessori-onaylı bebek oyuncakları da büyük bir zevk vermiyor bana, belki de, imalatçı etiketi bütünüyle yutulamayacağına değgin garanti verse de bunları ağzıma sokmaktan hoşlanmadığım için. Hayır, beklemem gerekiyor, iki yıl, üç ya da dört yıl. O zaman, benim sıram da gelecek; anne; egemenliğindeki eğitim aşaması geçecek, tüylü oyuncak ayı yönetimi son bulacak ve kapanacak ve babalık yetkesinin tatlı ve dokunulmaz şiddetiyle senin yurttaş bilincini kalıba dökmeye başlayabileceğim an gelmiş olacak. O zaman, Stefano…

O zaman armağanların silahlar olacak. Çifte namlulu tüfekler. Kesintisiz ateş eden silahlar. Hafif makineli tüfekler. Toplar. Bazukalar. Süvari kılıçları. Bütün savaş giysileriyle kurşun, askerler ordusu. Açılıp kapanan köprüleriyle şatolar. Kuşatılacak kaleler. Kazamatlar, barut depoları, destroyerler, jetler. Makineli tüfekler, hançerler, rövelverler. Colt’lar ve Winchester’lar. Eski Fransız tüfekleri, 91’ler, Garand’lar, mermiler, arkebüzler, külverinler, sapanlar, arbaletler, kurşun top mermileri, katapultlar, meşaleler, el bombaları, mancınıklar, kılıçlar, kargılar, kale duvarlarını yıkmakta kullanılan kalın kütükler, bakalı kargılar ve borda kancaları. Tıpkı Kaptan Flint’inki gibi (Long John Silver ve Ben Gun’ın anılarına) sekiz riyallik dolarlar ve Don Barrejo’nun çok sevdiği türden kamalar ve bir defada üç pistolu safdışı edecek ve Montelimar Markisini yere devirecek Toledo palaları ya da Baron de Sigognac’ın Isabelle’ini elinden almak isteyen gaddarı kılıçtan geçirdiği Napoliten hileleri. Ve savaş baltaları, partizanlar, miserikord kamaları, hançerler, ciritler, palalar, küçük oklar, John Carradine’in elektrikli sandalyede idam edilirken tuttuğu, kimse anımsamasa bile çok kötü bir talihtir bu, kılıç bastonlar da olacak. Carmaux ve Van Stillerdin benzini uçuracak korsan kılıçları ve hiçbir Sir James Brook’ın görmediği cinsten (görmüş olsaydı, Portekizliler karşısında teslim olmayacağı) üzeri kakma ile süslemeli pistollar; gün Clignancourt’ta yavaş yavaş batarken Sir William’ın çömezinin, kendi öz anası yaşlı paragöz Fipart’ı öldürmüş olan katil Zampa’yı öldürdüğü türden üçgen ağızlı hançerler; ve bakır rengi sakalları kurşun bir tarakla devamlı tarandığı için kendisini daha da büyüleyici gösteren Beaufort Dükü Mazarin’in çelengini sevinçle bekleyerek ata binip uzaklaştığı sırasa gardiyan La Ramee’nin ağzına sokulanlara benzer peres d’angoisse’lar;{59} ve betel çiğnemekten dişleri kıpkırmızı olmuş adamların ateşleyeceği, ağızları çivi dolu tüfekler; parlak giysili Arapların saldırılarında kullanılacak, kundakları sedeften tabancalar; Nottingham şerifini kıskançlıktan mosmor edecek şimşek hızında oklar; Minnehaha’da ya da (iki dilli olduğunuza göre) Winnetou’da bulunabileceklere benzer kafatası derisi yüzmek için bıçaklar. Kibar bir hırsızın işini yapabilmesi için gerekli, frakın altında yelek cebine sokulu küçük, yassı bir pistol ya da cep çöktüren veya Michael Shayne’in koltuk altını dolduran ağır bir Luger. Jesse James’e ve Wild Bill Hickok’a layık av tüfekleri ya da ağızdan dolma Sambigliong. Kısacası, silahlar. Çok sayıda silah. Bunlar, oğlum, bütün Noellerinin anımsanacak şeyleri olacak.

Bayım, şaşkınım —diyecek bazıları— siz, bir nükleer silahsızlanma komitesi üyesi ve barış hareketi destekleyicisi; başkentteki yürüyüşlere katılmış ve ara sıra bir Aldermaston mistiği beslemiş olan siz.
Kendimle çelişiyor muyum? Eh, kendimle çelişiyorum (Walt Whitman’m diyeceği gibi).

Bir sabah, bir dostumun oğluna bir armağan almaya söz verdiğim bir sabah, Frankfurt’ta büyük bir mağazaya girdim ve güzel bir rövelver istedim. Herkes şaşkın şaşkın baktı yüzüme: Biz savaş oyuncakları bulundurmuyoruz, bayım. Kanınızı dondurmaya yeter bir yanıt. Rezil olmuştum, çıktım oradan ve kaldırımdan geçmekte olan iki Bundeswehr adamıyla burun buruna geldim. Gerçeğe geri dönmüştüm. Hiç kimsenin benimle alay etmesine izin veremezdim. Bundan böyle yalnızca kişisel deneyime güvenecektim, pedagogların canı cehennemeydi.

Benim çocukluğum hep değilse bile çoğunlukla kavgacı geçmişti. Çalılıkların arasında son dakikada doğaçlamadan çaldığım kamışçıklar kullanırdım; park etmiş arabaların gerisine çömelir, otomatik tüfeğimi ateşlerdim; süngü takıp saldırırdım. Çok kartlı savaşlar beni çekiyordu. Evdeyse oyuncak askerlerim vardı. Sinir bozucu stratejilere, haftalarca süren operasyonlara, uzun tüylü oyuncak ayımla kız kardeşimin oyuncak bebeklerinin kalıntılarını bile seferber ettiğim uzun kampanyalara katılırdı ordular. Paralı askerlerden çeteler kurar, az sayıda fakat sadık taraftarlarıma beni “Piazza Cenova terörü” (Şimdi Piazza Matteotti) diye çağırırdım. Daha güçlü bir başka birlikle karıştırmak için bir grup Kara Aslan’ı dağıtır, daha sonra da bunlara felaket bir hükümet bildirisi yayınlardım. Monferrato Bölgesine yerleşince zorla Yol Çetesine alındım ve kıçıma yüz tekme ve tavuk kümesinde üç saat hapislikten oluşan bir erginlenme törenine sokuldum. Nizza Deresi Çetesine karşı savaştık korkunç pis, dehşet saçan bir çeteydi bu. İlk keresinde çok korktum ve kaçtım; ikincisinde, dudağımın üzerine bir taş yedim, şimdi hâlâ dilimle hissedebildiğim ufak bir düğüm var orada. (Sonra gerçek savaş başladı. Partizanlar Sten makineli tüfeklerini iki saniyeliğine tutmamıza izin veriyorlardı ve biz alınlarının ortasında bir delikle yerde ölü yatan arkadaşlarımızı görüyorduk. Fakat o zamana kadar erginleşiyorduk, on sekiz yaşındaki gençleri aşk yaparken yakalamak için Belbo Nehrinin kıyıları boyunca dolaşıyorduk, bunun dışında, delikanlılığın gizemli bunalımlarının pençesinde, tenin bütün hazlarından vazgeçmiştik.)

Bu savaş oyunları sarhoşluğu, tüfeğe elini sürmeksizin, kışladaki uzun saatlerini ortaçağ felsefesini ciddi ciddi incelemeye adayarak on sekiz ay askerlik hizmeti yapmayı başarabilen bir adam ortaya çıkardı. Birçok günahı olan, ama silahları sevmek ve savaşçı değerlerin kutsallığına ve etkinliğine inanmak gibi çirkin bir suçu hiçbir zaman işlememiş olan bir insan. Bir orduyu, ancak askerleri Vajont felaketinden sonra barışçı ve soylu sivil bir amaç uğruna bataklıkta zorla ilerlerken gördüğünde takdir eden bir adam. Savaşlara Kesinlikle inanmayan, savaşların haksız ve lanetli olduğuna, insanın bir çatışmaya sürüklendiğinde istemeye istemeye, çabuk biteceğini umarak ve bir onur sorunu olduğu ve bundan kaçamayacağı için her şeyi tehlikeye atarak dövüştüğüne inanan bir adam. Ve sanıyorum ki, benim savaştan derin, sistemli aydınca ve belgelere dayanan nefretimi, çocukluk günlerimdeki sağlıklı, masum, platonik olarak oynadığım kanlı oyunlara borçluyum, tıpkı bir kovboy filminden (şiddetli bir kavgadan sonra, hani meyhanenin balkonu çöker, masalar ve büyük ayna kırılır, birisi piyano çalana ateş eder ve dökme cam pencere paramparça aşağı iner ya, o türden) sinemadan daha temiz, daha sevecen, rahatlamış, yanınızdan sizi itip kakarak geçenlere gülümsemeye, yuvasından düşmüş bir serçeyi kurtarmaya hazır çıkışınız gibi; tragedyanın gözlerimizin önünde kan kırmızı bir bayrak sallamasını ve içimizi kutsal Epsom tuzlarıyla temizlemesini isterken Aristoteles’in de iyice farkında olduğu gibi.

O zaman Eichmann’ın çocukluğu gelir aklıma. Meccano{60} parçalarını inceler ve kitapçıktaki talimatı görev aşkıyla bir bir uygularken yüzündeki o ölüm muhasebecisi ifadesiyle yüzüstü yere uzanmış; kimya setinin parlak kutusunu da açmak istiyor sabırsızca; Küçük Marangoz’un minicik aletlerini, eli genişliğindeki planyayı, yirmi santimlik testereyi bir kontrplak parçası üzerine sererken sadistçe bir haz duyuyor. Minyatür vinçler kuran çocuklara bakın! Bu küçük matematikçiler, soğuk ve çarpıtılmış zihinlerinde, olgunluk yıllarını güdüleyecek iğrenç karmaşaları baskı altında tutuyorlar. Oyuncak treninin düğmelerini çalıştıran her bir küçük canavarda ölüm kamplarının gelecekteki bir müdürü yatıyor! O sinik oyuncak sanayinin onlar için imal ettiği, gerçekten açılan bagajı, aşağı yukarı indirilebilen pencere camlarıyla aslının kusursuz örnekleri o kibrit kutusu büyüklüğündeki arabalara düşkünlerse, dikkat edin —korkunç! Elektronik bir ordunun her türlü duygudan yoksun, bir atom savaşının kırmızı düğmesine soğukkanlılıkla basacak olan gelecekteki komutanları için korkunç bir eğlence!
Onları şimdiden tanıyabilirsiniz. Büyük arsa spekülatörleri, karakışta kiracısını evi boşaltmaya zorlayan gecekondu ağalandır bunlar; o rezil monopol oyununda, mülk alıp satma düşüncesine alışırken, hisse senedi portföyleriyle acımasızca uğraşırken kişiliklerini ortaya çıkarmaktadırlar. Analarının sütünden kazanma tadını almış ve bingo kartlarıyla ticareti öğrenmiş, bugünün Grandet babalandır onlar. Lego bloklarında eğitilmiş ölüm bürokratları, tinsel ölümleri küçük postanenin lastik damgaları ve terazileriyle başlamış bürokrasi zombileridir bunlar.

Peki yarın? Sanayileşmiş Noellerin, konuşan, şarkı söyleyen ve yürüyen Amerikan bebekleri, tükenmez pili sayesinde zıplayan, dans eden Japon robotları, düzenekleri her zaman bir giz olarak kalacak radyoyla kontrol edilen otomobiller ürettiği bir çocukluktan ne çıkacak ortaya?..

Stefano, oğlum benim, sana tüfekler vereceğim? Çünkü tüfek bir oyun değildir. Bir oyun esinidir o. Onunla bir durum, bir dizi ilişki, bir olaylar diyalektiği bulmak zorunda kalacaksın. Bomm diye bağırmak zorunda kalacaksın ve oyunun ancak senin ona verdiğin bir değer taşıdığını, bundan başka bir değeri olmadığım keşfedeceksin. Düşmanları yok ettiğini hayal ederken, can sıkıcı uygarlığın, seni boyuna, şirket psikologlarının verdiği Rorschach testlerine1{61} giren bir sınır hastasına döndürmedikçe asla söndürmeyeceği bir atasal dürtüyü doyuruyor olacaksın. Fakat düşmanları öldürmenin bir oyun uydaşımı, başka bir sürü oyun gibi bir oyun olduğunu anlayacak ve böylece bunun bir dış gerçeklik olduğunu öğrenecek ve oynarken oyunun sınırlarının farkına varacaksın. Öfkenin ve basılamanın üstesinden geleceksin, o zaman ne ölümü ne de yok etmeyi düşülen başka bildirileri almaya hazır olacaksın. Gerçekten de, ölümün ve yok etmenin sana hep düşlem öğeleri olarak görülmesi önemlidir, tıpkı hepimizin mutlaka, ama eninde sonunda Alsaslılar için akıl dışı bir kin beslemeksizin nefret ettiği Kırmızı Başlıklı Kız öyküsündeki kurt gibi.
Ama öykünün tümü bu olmayabilir ve ben senin için tamamlamayacağım öyküyü. İlk temel içgüdülerin temizlenmesi oyunu içinde, pars construens’i, değerler bağlantısını daha sonraya, katarsis sonrasına erteleyerek, sırf sinirsel bir boşalım için Colt’unu ateşlemene izin vermeyeceğim. Sen hâlâ koltuğun arkasına gizlenip ateş ederken sana fikirler vermeye çalışacağım.

Önce, Kızılderililere değil, Kızılderililerin yaşadıkları bölgeleri yok eden silah tüccarlarına ve içki satıcılarına ateş etmeyi öğreteceğim. Güneyli köle sahiplerine, Lincoln’e destek olsun diye ateş etmeyi öğreteceğim; zayıf bir ânımda Dr. Livingstone’u, diyelim büyük bir kazan içinde haşlamayı da öğretebilirim. Lawrance’a karşı Arapları oynayacağız; eski Romalıları oynuyorsak, biz Piomonteliler gibi Kelt olan ve yakında kuşkuyla bakmayı öğreneceğin Julius Caesar’dan çok daha temiz olan Galyalılardan yana olacağız: Çünkü ölümünden sonra yurttaşların gezinebileceği bahçeleri bahşiş gibi bırakarak, demokratik bir topluluğu özgürlüğünden etmek yanlıştır. O iğrenç General Cluster’a Karşı Oturan Boğa’nın yanında olacağız. Ve doğallıkla Boxer’lerin yanında. İstendiğinde bir Cezayirliyi sopadan geçirmeyi reddedemeyecek kadar görevinin kölesi Juve ile değil de Fantomas ile birlikte. Ama şaka yapıyorum şimdi: Tabii, Fantomas’nın kötü bir herif olduğunu öğreteceğim sana, ama namussuz Barones Orczy’nin suç ortaklığını yapıp, Scarlet Pimpernel’in bir kahraman olduğunu söylemeyeceğim. İyi insan Danton ve saf Robespierre’in başını belaya sokan pis bir Vendee’liydi ve eğer Fransız ihtilalini oynarsak, Bastille’in alınışına katılacağız.

Bunlar olağanüstü oyunlar olacak. Düşün! Birlikte oynayacağız bunları. Ha, pasta yememize izin vermek istiyordun, değil mi? Tamam, M. Santerre, davullar çalsın! Dünyanın Bütün örgü örücüleri, birleşin ve örgü şişlerinize ellerinden gelen kötülüğü yaptırın. Bugün Marie Antionette’in başının uçuruluşu oyununu oynayacağız!
Sapkın çocuk terbiyesi mi diyorsunuz buna? Ve siz, doğumundan beri faşist düşmanı bay, çocuğunuzla tartizanlar oyununu oynadınız mı hiç? Yatağın arkasına gizlenip de Langhe vadilerindeymiş gibi yaparak, “Dikkatli ol, sağdan Kara Faşist Tugayı geliyor!” diye bağırdınız mı? Bir toparlanmadır bu, ateş ediyorlar, Nazilerin ateşine karşılık verin! Hayır, siz oğlunuza inşaat blokları verdiniz ve onu Amerikan yerlilerinin kökünü kurutan dövüşleri göklere çıkaran filmlere gönderdiniz hizmetçiyle.

İşte böyle, sevgili Stefano, sana tüfekler vereceğim. Ve gerçeğin hiçbir zaman tamamen bir yanda olmadığı, son derece karmaşık savaşlar oynamayı öğreteceğim sana. Gençlik yıllarında bir hayli enerji açığa çıkaracaksın, fikirlerin biraz karışık olabilir, ama yavaş yavaş bazı kanılar geliştireceksin. O zaman, büyüdüğünde, bütün bunların bir peri masalı olduğuna inanacaksın: Kırmızı Başlıklı Kız, Sinderella, tüfekler, toplar, düello, büyücü kadın ve yedi cüceler, ordulara karşı ordular. Ama olur da, büyüdüğünde, çocukça düşlerinin o canavar tipleri hala sürüyor olursa, büyücüler, cüceler, devler, ordular, bombalar, zorunlu askerlik hizmeti, belki de peri masallarına karşı eleştirel bir tavır kazandığın için, yaşamayı ve gerçekliği eleştirmeyi öğreneceksin.

1964
Oğluma Mektup
Umberto Eco
Yanlış Okumalar

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here