Umberto Eco: “Diktatörlükler komplo teorilerini tarih boyunca bir silah olarak kullanmışlardır.”

Umberto Eco“Diktatörlükler komplo teorilerini tarih boyunca bir silah olarak kullanmışlardır. Hayatımın ilk 10 yılında okulda faşistler tarafından eğitildim. Bizi İngilizlerin, Yahudilerin ve kapitalistlerin zavallı İtalyanlara karşı komplo kurduklarına inandırmaya çalışıyorlardı. Hitler için de bu böyleydi.” Umberto Eco

19 Şubat 2016 yılında yitirdiğimiz Umberto Eco’nun 27 Kasım 2011’de Guardian’da yayımlanan ve edebiyatına ilişkin önemli açıklamalar yaptığı söyleşini aktarıyoruz.

Bu söyleşi, düşünür, bilim insanı, yazar Eco’nun “Prag Mezarlığı” (The Prague Cemetery) adlı kitabını tanıtmak için çıktığı 20 günlük gezi sırasında yapıldı. Eco, o kadar çok yer dolaşmıştı ki, bazı zamanlar artık hangi şehirde olduğunu hatırlayamadığını çekinmeden söyledi. Sandalyesinde alışılmadık bir biçimde oturuyor fakat sorular karşısında oldukça canlı ve şakacı bir tutum sergiliyordu. Sigarayı yıllar önce bırakmış olmasına rağmen röportaj boyunca biraz da olsa nikotin almak umuduyla sigarayı ağzında tuttu. Çatlak bir ses tonu vardı ve İngilizceyi kendine özgü bir biçimde kavrıyordu. Onun tam olarak kavrayamadığı ifadeler kullanıldığında ise iletişim kopukluğu yaşanıyordu.
“Prag Mezarlığı”, 19. yüzyılın ikinci yarısında geçiyor ve İtalya’nın birleşmesi, Fransa – Prusya Savaşı, Paris Komünü ve Dreyfus Olayı gibi önemli tarihsel olaylarda parmağı olan usta bir sahteci, ajan ve katil Simone Simonini karakterinin ekseninde dönüyor. Kitabın orijinal versiyonu hakkında yorum yapamayız fakat İngilizcesinin yorucu bir anlatımı olduğu söylenebilir. “Prag Mezarlığı” Eco’nun kaleme almayı en çok sevdiği konuyu ele alıyor: komplo teorilerini. Simonini kitapta Yahudilerin dünya hâkimiyeti amaçlarını anlatan sahte bir metin olan “Siyon Liderlerinin Protokolleri”nin yaratıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Eco “Prag Mezarlığı”nda bu metin hakkında az bilinen detaylara yoğunlaşıyor ve Simonini’yi bütün sahteciliğin kaynağı şeklinde gösteriyor.

İnsanların kullandığı dil yalan söylemeye açık
Komplo teorileri ve özellikle de protokoller Eco’nun eserlerinde sıkça karşımıza çıkıyor. Komplo teorilerinden ne ölçüde etkilendiğini en iyi görebileceğimiz eseri ise onu dünya çapında üne kavuşturan kitaplarından biri olan “Foucault Sarkacı”. “Protokoller neden zihninizi bu kadar meşgul ediyor?” diye sorulduğunda Eco’nun yanıtı şöyle oluyor:
“Bir bilim adamı olarak dilin felsefesiyle ve göstergebilimle ilgiliyim. İnsanların kullandığı dilin başlıca özelliklerinden biri yalan söylemeye oldukça açık olmasıdır. Bir köpek yalan söyleyemez. Havladığında, dışarıda birinin olduğunu hemen anlarsınız. Yalan söylemek ve sahtecilik arasında çok ince bir çizgi var. Sahteciliğin mantığını anlamaya ve sahteciliğin tarihi nasıl etkilediğine dair teknik makaleler yazdım. Sahteciliğin en ünlü ve en dehşet verici türünün protokoller olduğunu gördüm.”
Eco onun zihnini asıl kurcalayan şeyin komplo teorileri değil; onların gelişmesini sağlayan paranoya olduğunu söylüyor:
“Birçok küçük komplo teorisi var fakat evrensel komplo teorileri çok daha güçlü çünkü hiçbir zaman sonu gelmez. Hiçbir zaman keşfedemezsin çünkü orada kimin olduğunu bilemezsin. Bunu türümüzün zayıf noktası olarak nitelendirebiliriz. Diktatörlükler komplo teorilerini tarih boyunca bir silah olarak kullanmışlardır. Hayatımın ilk 10 yılında okulda faşistler tarafından eğitildim. Bizi İngilizlerin, Yahudilerin ve kapitalistlerin zavallı İtalyanlara karşı komplo kurduklarına inandırmaya çalışıyorlardı. Hitler için de bu böyleydi.”

Berlusconi tam bir anti-entelektüeldi
Eco, Berlusconi’nin de komplo teorilerini kullandığını söylüyor ve Berlusconi’yi şu sözlerle eleştiriyor:
“Berlusconi tam bir anti-entelektüeldi. 20 yıldır eline tek bir roman almamasıyla övünürdü. Entelektüellere karşı bir korku hâkimdi ve bu yüzden Berlusconi ve entelektüel dünya arasında bir anlaşmazlık vardı. Fakat İtalya entelektüel bir ülke değil. Tokyo metrolarında herkesin kitap okuduğunu görürsünüz. İtalya’da böyle bir şey gözlemlemek mümkün değil. İtalya’dan Raphael ve Michelangelo’nun çıkması onu entelektüel yapmaz.”
Eco yeni kitabı “Prag Mezarlığı”nın bazı okurlar tarafından yanlış anlaşılmasına ve anti-semitik olarak nitelendirilmesine olan tepkisini ise şöyle dile getiriyor: “Protokoller internette kolayca bulunabilir. Bir yazar kitabının ters yorumlanmasından sorumlu tutulamaz.”
Eco’ya “Gülün Adı” (The Name of the Rose) romanından sonra yayımladığı eserler hakkında aldığı karışık tepkilerin onu rahatsız edip etmediği sorulduğunda ise “Eleştirmenlerin yorumlarının ne kadar farklı olduğunu gördüğünüzde her zaman şaşırıyorsunuz” diyor ve ekliyor:

Sanırım mazoşistler için yazıyorum
“Bana göre bir kitabın eleştirilmesi için 10 yıl beklenmeli ve tekrar tekrar okuma yapıldıktan sonra eleştirilmeli. Beni her zaman çok bilgili, çok felsefik ve anlaşılması çok zor bir yazar olarak tanımladılar. Sonrasında açık bir dili olan ve hiç de bilginlik gerektirmeyen bir roman kaleme aldım ve ‘Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi’ (The Mysterious Flame of Queen Loana) en az satan kitabım oldu. Sanırım mazoşistler için yazıyorum. Bazı yayıncılar ve gazeteciler insanların basit şeyler istediği yanılgısına düşüyorlar. İnsanlar basit şeylerden bıkmış durumda. Onlar zorlanmak istiyor.”
Eco’nun yazarlık tecrübesini bir kenara koyduğumuzda, “Gülün Adı” romanının yayımlanmasından önce 30 yıllık bir akademik kariyeri olduğunu görüyoruz. Eco akademik kariyerine ek olarak televizyonda kültürel programlar yapıyor, Milan’da editör olarak çalışıyordu. Fazlasıyla dolu olan özgeçmişine neden romanları ekleme ihtiyacı hissettiği sorulduğunda ise bir bakıma tesadüf olduğunu belirtiyor. Bir arkadaşı televizyon için hazırlamakta olduğu seri için kısa bir polisiye roman yazmasını istiyor. Eco bunu bir şartla kabul edebileceğini söylüyor; roman 500 sayfa uzunluğunda olacak ve Ortaçağ’da geçecek. Bu tabii ki bir televizyon serisi için çok fazla geliyor fakat o andan itibaren fikirler Eco’nun beyninde yeşermeye başlıyor ve bir fenomen olan “Gülün Adı” romanının hikâyesi tam da burada başlıyor:
“Yazma dürtüsü içimde hep vardı. 10 -12 yaşındayken hikâyeler yazıyordum. Yazmaya olan düşkünlüğümü makaleler kaleme alarak giderdim. Bütün araştırmalarım bir polisiye roman biçimindedir. Bu tutkuyu aynı zamanda çocuklarıma hikâyeler anlatarak hafifletmeye çalışıyordum fakat onlar büyüdüğünde bir kurgu yazmam gerektiğini hissettim.”

‘Gülün Adı’ndan nefret ediyorum
“Bazen ‘Gülün Adı’ndan nefret ettiğimi söylüyorum” diyerek bir itirafta bulunuyor Eco. “Belki de ondan sonra yazdığım romanlar daha iyiydi, kim bilir? Bu birçok yazarın başında geliyor. Gabriel García Márquez 50 roman kaleme alsa bile her zaman ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ (One Hundred Years of Solitude) ile hatırlanacak. Yeni bir roman yayımladığımda, ‘Gülün Adı’nın satış rakamları yükselişe geçiyor. İnsanlar muhtemelen ‘Aa Eco’nun yeni kitabı. Ama ‘Gülün Adı’nı okumamıştım. Fiyatı da daha düşükmüş’ diyerek yeni kitapla ilgilenmiyor bile” diyor ve gülüyor. Eco’nun en büyük erdemi kendini çok da ciddiye almayan bir entelektüel olması. Hayat da kurgu gibi mükemmel bir oyun değil midir zaten?
“Gülün Adı” çok sattı ve satmaya devam edecek fakat Eco Bologna Üniversitesi’nde öğretmeye ve akademik çalışmalarına hız kesmeden devam etmeyi tercih etti. Dil, kültür ve inanç hakkındaki çalışmaları oldukça geniş olan Eco’nun entelektüel dünyaya olan katkıları yadsınamaz.

Hazırlayan: Gökçen Sena Duman
(20.02.2016 http://kulturservisi.com/)

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Oya Baydar’ın çocukken annesinden gizli okuduğu 2 kitap

Oya Baydar'ın çocukken annesinden gizli okuduğu 2 kitap:

Kapat