Önemsemek Üzerine Notlar 2 ? 3 Nejdet Evren

../2
Hiçbir zaman ?en? denilen olguya inanmadım. Çünkü ?en? denilen şey bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Kısacası, ?en? yoktur. Böyle olunca, önem halkasının ilk sırsında ?en?-önemsenenlerin çoğul olması kadar doğal bir durum olamaz. Öyle ise, birden fazla ve eş-değer görülen önem olguları arasında tercih yapmak, aslında, gerekmemektedir. Ancak bu durum bir zorunluluk olarak kendisini dayatıyor ise o zaman eş-değer önem olguları arasında bir tercih yapmak gerekecektir. Bu tercihi yapmak dış etkenlerden kaynaklıdır. Tercihi belirleyen ise, kişinin içerisinde bulunduğu durumları değerlendirerek varmış olduğu yargısıdır. Bu yargı nesnel koşullar altında verilmiş olan öznel bir yargıdır. Bu yargının nesnel ve öznel doğruluğu/yerindeliği tamamen ayrı olgulardır. Varılan yargının nesnel olması zorunlu olmadığı gibi öznel yerindelik ile örtüşüp örtüşmemesi de gerekmemektedir. Zaman faktörü olanak tanıdığında, önem olguları arasında bir tercih yapmak zorunda kalınması durumunda tercihi zamana yayarak yek-diğerine öncelik tanımak mümkündür. Bu durumda bu tercih önceliğini yapmak, zamanla hepsini bir araya toparlamak umuduna dayalı olarak yapılmış olur. Zaman faktörü olanak tanımadığında, yani zamana yaymak mümkün olmadığında ise, kişi, yoğunluğuna yapacağı bir değerlendirme sonucunda önem olgularının bir ya da bir kaçına öncelik tanıyarak bir ya da bir kaçını gözden çıkartmak suretiyle bir kısmını halka içine alırken diğer bir kısmını dışa savurur. Bu durumun bir kişi için verebileceği zor kararlardan olduğunu söylemeye gerek bile yoktur. Önemsenen olgular kişiler ise o zaman daha karmaşık denklemler ile karşılaşılır. Zorlayıcı öge/etken bu kişiler dışındaki bir etken olabileceği gibi bu kişi-lerden kaynaklı da olabilir. Her iki durum iç içe de geçmiş olabilir. Kişilerden kaynaklı etken ile dış etken arasında muhteşem fark vardır. Zira, zorlayıcı olgu neticesinde verilen karar bir tepkiye neden olacağından, etki, önemsenen kişiden ileri gelmiş ise tepki de ona yönelecektir. Bu durum tercihe zorlanan kişi açısından vicdani bir rahatlık sağlayacaktır. Toplumsal yaşayışta boşluğa yer bırakılmadığı gibi bireysel-düşünsel-psikolojik yaşayışta da boşluğa yer bırakılamaz. İlanihaye, sonsuza dek kararsızlık ile yaşanılamaz.

28 temmuz

Var olma istenci önem zincirinin ilk halkasında yer almakla birlikte, kişi, egosunu aşabildiği oranda sosyalleşip bireysel önemsemeden toplumsal önemsemeye geçişini gerçekleştirmiş olur. Hem önemseyen ve hem de önemsenen olmak ancak bu geçiş sayesinde mümkündür.

Her önemseme kendi içinde karşı önemsememeyi barındırmaktadır. Bunun tersi de geçerlidir. Zıtların birlikteliğinin bu halkalar için de geçerli oldukları söylenebilir. Yaşamak/var-olmak önem zincirinde ilk halkada yer almakla birlikte yaşamdan yaşama fark olduğu unutulmamalıdır. Yaşama anlam katan değer, onun ne için paylaşılır olmasına bağlıdır. Yaşama duyulan önem, onun varlık olarak fizyolojisini gerekli ve zorunlu kılmaz. Bir kere fizyolojik varlık yeterlidir. Varlığını sürdürebilmek ancak onun tarihsel belleğe işlenmesi ile olanaklıdır. Değilse, bilinçli insan ile diğer tüm canlıların dirimsel var olma yönlerinde her hangi bir fark kalmaz. Bu fark bir gereklilik değildir; insanın insanlaşmasında olmazsa olmazıdır.

29 temmuz

Yaşamın toplumsal/tarihsel içeriği onun değerini belirleyen ve yine içinde bulunulan toplumun benimsediği ve geliştirebildiği toplumsal özgürlükler ile şekillenen sürekli bir devinim biçimidir. Toplumun geliştirebildiği özgürlük aşaması ile bireysel çelişki yaşandığında birey üzerinde hissedilebilir bir gerilim oluşur. Çoğu kez biçimsel özgürlüğün gizlenmiş bir tür kölelik olduğu kolay anlaşılmaz bir durumdur. Ayrıca, özgür-köleliğin ne olduğunu anlamak/duyumsamak zor olduğu kadar kişinin benimsememekte/anlamamakta ısrar ettiği olgulardandır. Önemseme zincirinin ilk halkasında yer alan yaşama değeri ile özgürlük değerinin yek-diğerini önceleme zorunluluğunun belirmesi durumunda bireysel gerilim toplumsal baskı oranında yüksek noktalara ulaşır. Özgür-köle gibi yaşamak ya da yaşamamak arasında gidip gelen birey, sonuçta bir tercih yapmak durumunda kalacaktır. Özgür-köle biçiminde de olsa yaşamın daha anlamlı/değer olduğu sonucuna vardığında yaşamayı önceliğine alacaktır. Değilse, özgürlüğü ön plana alarak yaşam değerini onunla eşit kılmaya yönelecektir. Bu yönelim, kişinin geleceğe dair bu iki önem olgusunu ne şekilde eşitleyebileceği konusunda ve çeşitli olasılıklar içerisinde yeni bir karar vermesi ile aşılır ve somut bir eyleme dönüşür. Yaşamı özgürlüğe eşit kılma yönündeki istenç, yaşam olgusunu bir adım öteye taşır ve sıçrama skalasını yükseltir.

30 temmuz

Kişinin biyolojik varlığını göz-ardı etmesi onun, varlık düşüncesinde var olmaya önem verdiğini gösterir. Bunun tersini düşünmek için bir neden yoktur. Öyle olduğu içindir ki, kişi, biyolojik varlığına yönelmektedir. Var olmak, var sayılmak, yaşamak, yaşamış sayılmak şeklindeki tüm bu olgular neyi ifade ederler? İnsan, hiçbir zaman salt kendisi için yaşamaz. ?İnsan?ın kendine biçtiği tanım gereği salt kendine yaşamayı yapamayandır. Bu durumun baskısı kişide istemediği kırılmalara, yabancılaşmalara neden olur. Çünkü yek-diğeri için kendi istencinden uzaklaşmak zorunda kalır.

31 temmuz

Salt kendi için yaşamamak felsefesi kişinin bilinçli bir tercihi olmakla birlikte bir yüklenimdir. Bu yüklenim kişinin sorumluluğuna değinir. Yek-diğerine karşı yüklenilen yaşamın anlamı her hal ve şartta kayıtsız kalmamayı gerektirir. Kayıtsız kalmamak, tabiri caiz ise ?suya sabuna dokunmadan yaşama?yı red eden bir anlayıştır. Üç maymuna hayır demektir. Demek ki yaşamak değeri ne denli önem zincirinin ilk halkasında yer alan bir değer ise de hemen onunla birlikte var olan yaşatabilme değeri onunla eş-düzey bir değer olarak belirmektedir. Yaşatabilmek değerini gerçekleştiremediğini gördüğünde yaşam değeri anlamsızlaşır ve kişi bu anlamsızlığı giderebilmek ve yaşamını yeniden anlamlandırabilmek için fizyolojik varlığına yönelir. Ateş olup yanmanın temel düşüncesi bu önemseme değeri üzerine inşa edilmiş görünmektedir. Yangınlar Dünyasında ateşin, külün ve isin değmediği bir yer kalmış mıdır? Fizyolojik acılar yanında bilinçsel/düşünsel/ruhsal acılar vardır ki bu sonuncusunun merhemi yoktur. Zaman denilen merhemin bir nebze ilaç olduğu yönündeki söylem de gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü ruhsal acıların hiçbiri unutulamaz ve kabuk bağlamaları da mümkün değildir. Hasan Hüseyin Korkmazgil bu durumu dizelerinde şöyle dile getirmiştir; ?acıyı bal eyledik?

Yaşamak, özgürlük ve yaşatmak olgularını eş-değer olarak benimsedikten sonra fizyolojik yaşama yönelmek, bir yönü ile yüklenilen sorumluluktan kaçış gibi değerlendirilebileceği gibi diğer yönden ise kendi içinde uzlaşmaz bir çelişki gibi algılanabilir. Aslında bu durum ne bir çelişki ne de sorumluluktan kaçma edimi değildir. Kişinin yek-diğeri/onun yaşamı ve özgürlüğü için kendine yönelmesi şeklindeki iradesinin tartışılmaz bir yoğunlukta olduğu açıktır. Bu edimi, bir özveri, fedakarlık olarak değerlendirmemek gerekir. Özveride bulunan kişi, yapma olanağına sahip olduğu ve istediği bir edimden yek-diğeri için vazgeçmektedir. Oysaki söz konusu eylem biçiminde kişi hiçbir şeyden vazgeçmiş değildir. Bu açıdan, bir minnet duygusuna neden olmaz. Yalnızca o tercihe saygı duyulmasını sağlar. Bu tercih bir yönüyle kişinin tüm çözüm yollarının tükendiği yargısına dayanır. Onu bu eylemden dolayı yargılamaya kalkan kişinin her şeyden önce onun bu çözümsüzlük yargısına sebep olmaktan dolayı kendisini yargılaması gerekir. Evin, Aşk/Evrim Demir gerçeği bunları çağrıştırmaktadır.

1 ağustos

../3
Canlı-doğanın gözümüze sıradan görünen akışı aslında bir-diğerine sıkı bağlarla bağlanmış sonsuz sayıdaki etki-tepki deviniminden ortaya çıkmakta ve yinelenen her olgu gibi sıradanlaşma eğilimini taşımaktadır. Oysa ki, hiç bir olgu yer ve zamansız değildir. Yer genişliği, zaman derinliği ifade ederken gözümüze görünen o sıradanlığın kendince bir anlamı ve öz ile biçimi vardır. Değişmeyen öz, biçimlerle sonsuz değişikliği kazanırken önemsemek bir yönü ile bu değişimi bilinçsel olarak görmek, hayatı anlamlandırmak olsa gerek.

Önemsemek ve önemsenmek arasında ve onaylamak, onaylanmak ile önemsenmek ve önemsemek arasında farklar vardır. Şöyle ki, ?önemsenmek? ile ?önemsenmeyi istemek? farklı durumlar/olgulardır. İlkinde karşı-tepki önemsenmez, ikincisinde önemsenir; her iki durum önem zinciri halkalarının zıt/karşıt noktalarında dururlar; ancak temelde ikisi de önemsemektir. Uzlaşmaz gibi görünebilir; ve fakat, ilkinde, karşı-tepkiyi önemsememek kendi içinde başka bir olguyu önemsemeyi barındırdığı için önem halkasına eş-düzeyde eklemlenir. Her iki durumdaki kişinin duyumsayacağı sevinç neredeyse eş-düzeyde gerçekleşir.

Onaylanmak için yapılanlar ise bu iki durumdan farklı olarak- önemsenme ve buna yönelik istençten farklı olarak- karşı-tepkinin isteğine uygun eylem/davranış biçimini gerçekleştirme çabasıdır ki, kişinin kendi ile bir çelişkisidir.

Önemsemiyor görünmek tersinden de olsa gerçek anlamda bir önemseme değildir.Beş-bin-yıllık bir ego çöküntüsü altında önemsendiği halde önemsemiyor görünmenin altında henüz tam anlamıyla aşılamayan egonun neden olduğu bir yaklaşımdır. Ve ayrıca sahiplenme duygusu ile kaybetme korkularının da buna eşlik ettiği söylenebilir. Önemsendiği halde önemsemiyor görünmek bir gizlenme şeklidir. Ayrıca, bu gizlenmenin altında yatan düşünce ise önemsediğini gösterdiğinde önemsediği olgunun yitip gideceği korkusudur. Her ne neden olursa olsun önemsediğimiz halde önemsemiyor görünmemizin bir gizlenme olduğu, gizlenmenin ise o ve öteki dediğimiz kişilere karşı takındığımız bir maskeden başka bir anlamının bulunmadığı ve bunun da sonuçta gerçek bir önemseme/değer verme olmadığı açıktır.

Kendine yalan söyleyen tek canlı türü insandır. Ne yazık ki bu böyledir. Aidiyet olgusu da eklendiğinde tabular, töreler, gelenekler -ki hepsinin yanlış olduğu söylenemez; tabular hariç- halkalaşarak insanı sarmaya başlar. Özgürlüğü çoğaltma tutkusunu/ki tutku sayılır mı? bu da ayrı bir soru olsa gerek! – saklı-sıcak tutabiliyorsak; o ateş avuçlarımızı yakıyorsa o zaman yalanı yaşamıyoruz demektir; ve fakat yalan ile çevrili önemler halkasını bir bir koparmaya başlamışız demektir. Bu ne kadar başarılabilir, bilinmez ancak farkında olmak ile olmamak arasında bir ayrım olsa gerek.

Kazanım/kayıplar baktığımız açıya göre değişkendirler. Tercihler kişinin kendi önemsediği değerlere yönelik oldukça korku yalnızca aslında güçsüz olanın şişirilmiş gücünden öteye geçmeyecektir. Evrende nasıl boşluk yoksa toplumlarda da boşluğa yer olmayacaktır. Tercihler dayatılmış değerlere yönelik olduğunda ki toplumsal dokular her zaman olan/var-olanı koruma eğilimi taşıdıklarından bir yönü ile tutucu olurlar ve bu ancak korku temelinde barınabilir; bedel ödeme/kaybetme korkusu…

Seçimlerimizde özgür olup olmadığımızı değerler sistemimizdeki düşünceleri/benimsemeleri/yargıları neden/sonuç ve neye hizmet ettiklerini araştırıp/eleştirip/mantık süzgecimizden geçirdiğimiz zaman anlayabiliriz. Çoğunlukla dayatılmış yargılar içselleştirildikleri için onların dayatılan değerler olmadıkları düşünülmektedir/özgür seçim olarak görülmektedir. Dayatılan olgular içselleştirilmiş ise bunu içselleştiren kişi fark edemeyecek ve dışındakinin söylemini de red ederek dayatılmamış olduğunu söyleyecektir. Öyle zamanlar vardır ki, kişi dayatmanın farkında olur ve fakat buna karşı-koyma gücünü/cesaretini bir/birden çok nedenden dolayı gösteremez/göstermez.

İnsanlar çoğunlukla geçmişlerini, tarihlerini önemserler; çok toplumlarda böyledir. Kendi dalında önemli bir bilim insanının bir kitabından küçük bir alıntı yapacağım. ?1914 yılından önce, diyelim, bu kitabın yazarı olarak benim, yani İngiltere?de, tarih demek, -İngiliz tarihi- demekti. Anglo-saksonlarla, hatta Norman istilasıyla başlar ve en çok , 1500, çoğunlukla da 800 yılı kapsardı. Bir çok kişi de, -eski çağlar tarihi- denilen bir tarih okumuştu. Bu tarih, Yunanlılar ( daha doğrusu iki Yunan kenti, Atina ve Isparta) ile Romalıların uygarlıklarından söz ederdi. Sanki İngiltere tarihi ile kayda değer hiçbir ilişkisi yokmuş, gizsel bir uçurumla ayrılmış gibi öğretilirdi. Artık pek çok kişi, bu iki tarihin hiç de ayrı ve bağlantısız olmadığını, bir birine bağlı olaylar dizisinin bir parçasını oluşturduğunu bilmektedir. Bu kimseler hiç olmazsa daha eski çağlar tarihini okumuş, Minos, Hitit, Mısır ve Sümerl?lilerden söz edildiğini duymuşlardır. Bu çağı kapsayan tarih, İngiltere tarihinin tam dört katıdır? (*) Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan S.11

Araştırmacı bilim insanının bu açık yürekli sözleri karşısında susmak yeterli olmasa gerek; neyi neden önemsediğimizi bilmek zorunluluğu belki de tarihsel bir yükümlülük olsa gerek…Yukarıdaki anlatım çok açık bir şekilde dayatmalara/nelere önem verilmesi gerektiği konusundaki empozelere güzel bir örnek olduğu kadar cesur bir öz-eleştiriyi içermesi yönlerinden anlamlı ve önemlidir. Bu değer önem halkasına eklemlenir.

Benimsenen olgu eleştirilemez. Ancak tüm benimsemelerin bize/kendimize ait olup olmadığını anlamamıza, değerlendirmemize engel bir durum da yoktur. Tüm benimsemelerimizi sorgulayabiliriz, araştırıp, irdeleyebiliriz; bunu yapacak istencimiz/düşün-selimiz/irademiz vardır/olmalıdır. Sosyolojik olarak “insan” dan söz edebilmek için düşüncenin gerçekten özgür olması gerekir; değilse işte o zaman sorgulamayı doğru zeminde yapma şansına sahip olamayacağımız için içselleştirdiğimiz dayatmaları hiç bir zaman anlamamız ve çözümlememiz olanaklı değildir. Hiç bir şey yapılamıyorsa da kişi kendisine karşı düşüncesinde özgürlüğü yaratabilmelidir; bu, barışık olmaktır ve bunu da önem halkasına eklemek gerekir.. Özgür sayılmasak sorumlu olmayacaktık; özgür sayıldığımızdan değildir.

Tüm canlıların yavrularını önemsedikleri gözlemlenmektedir. -Zaman zaman kedigillerin ve köpekgillerin yavrularını yedikleri de olsa, insan türünün yavrusuna uyguladığı kötü davranış/işkence ve hatta cinayet/cinnet geçirmek suretiyle vb. istisnaları bir kenara bıraktığımızda görülecektir.- hayvan türlerinin bir çoğunda bunun güdüsel olduğu söylenmektedir. Ancak beyin dokuları gelişkin bir maymun, orangutan için bunu söylemek, bir balina için, bir yunus için bunu söylemek, doğru olmasa gerek. Ne kadar ilginç değil mi? İnsan türünün sokağa terk ettiği çocukları olduğu halde maymun türlerinde sokak çocuğu yoktur. Demek ki türlere göre önemsemeyi ölçümlemeye kalkıştığımızda ilk sırada insanı göremediğimizi söylemek abartı olmayacak.

Önem zincirindeki halkaların yer/zaman ve zaman/kişi ile göreceli olması doğaldır ve olanaklıdır.

İnsan türü sosyal/tarihsel bir bellek ile tüm dünyayı ve doğayı algılayabildiği için her coğrafyadaki üzüntü yaratan olguya aynı derecede üzülür ve aynı derecede önem verir. Dolayısı ile ego-önem zincirinde bir halka oluşturmaz.

Ego-yu önemsemediklerimiz zincirine halkalamak gerekir.

Einstein diyor ki, şu koskoca evrenin insanın kafasına nasıl sığdığını anlayamadım, buna benze bir sözü var. Beynimizin kullanma yüzdesi kulağa hoş gelse de inandırıcı olmasa gerek; neden mi? Yüzde oranını kim neye göre kimin beyin yüzdesini ölçü alarak yapmıştır ve yüzdesi bilinenin tümünün kullanılıyor olması gerekmez mi? Tüm doğayı algılamaktaki kastım tüm evreni, kozmozu çözümlediği şeklinde değildir tabi… demek istediğim dünyanın neresinde olursa olsun örneğin Ruanda da ki bir milyona yakın insanın 100 günde katledilmesi gibi insanı derinden etkileyecek ve bu acıyı algılayacaktır.

Elias Canneti?nin çok güzel bir tesbiti var. Der ki, ilk toplumsal/ve doğal yasa paylaşım yasasıdır, eğer bu olmasaydı insanlarda bir-birlerini diğer canlıları yedikleri gibi yiyeceklerdi. Egomuzu sınırlayan da bu olsa gerek.

Korkular insanın ilkel zamanlarından günümüze kadar biriktirdiği ve aşmaya çalıştığı olgulardandır; şöyle de denilebilir kaybetmekten korktuğumuz an kaybetmekten korktuğumuz olguyu kaybederiz; kazanma istenci egoya yenik düşmüş olur… Kaybetme korkusuna bağlı önemsemek, değer ögesi üzerinde kurulan önemsemekten ayrılacaktır. Kaybetme korkusundan dolayı önemsemiyoruz, önemsediğimizi kaybetmekten korkuyor ve üzülüyoruz. Öyle ise, önemsemek kaybetme korkusunun belirleyeni oluyor.

Günlük dilde kullanılan önemsemenin insan türünde oldukça farklılaşmasına karşın salt insan türüne ilişkin olmadığı görülecektir. Şenpanzenlerin tüylerini yek-diğerine taratması, orangutanların sevdiklerine hediyeler sunması, bir kısım maymunların patatesleri önce yıkayıp depolamaları ve daha çoğaltılacak bir sürü edimler dikkate alındığında diğer türlerin de kendilerini önemsedikleri rahatlıkla görülecektir. Üstelik bu edimlerin sosyal/birikim ile yakından ilgili olduğu ve hepsinin kökeninde iç-güdünün olmadığı da açıktır.

Önemsemek kıtlıktan dolayı değildir. Çünkü, romantizmin insan türüne kattıklarını çıkarttığımızda sanırsam insan kavramı yok olacaktır. Daha müreffeh, eşitlikçi ve özgür toplumsal yapılar geliştiğinde ise fizik dünyanın maneviyatı/ruhu yok etmesinden ziyade insanın gerçek olması gerektiği ruhsal bütünlüğüne kavuşmasını sağlayacaktır; önemsemek daha bir anlamlı hale gelecek ve yok olmayacaktır.

?karıncanın su içtiği? okyanusu düşlemek gibi…

Gelecek toplumlarda -ki insan türü barışmayı başarabilirse- önem ve değer olgularının daha anlamlı olacağı, bir karıncayı bile ezmenin doğal ve sosyal sonuçlarının ne olacağını düşünerek davranacakları, kişiye, aileye, aşka gerçek değeri verecekleri gönül rahatlığı ile söylenebilir.

İnsan ego ile vardır; egonun varlığı ve sınırlandırılması kendi ve diğeri ile yaşadığı çelişkisidir; o, önemsemek için önemseme ile şekilsel olarak önemseme arasında fark gözeten ve yek-diğerini öne çıkartarak önemseme halkasını oluşturan canlıdır. İnsanın önemsediği olgu kendi ile örtüştüğü oranda ona kuvvetle bağlanması onun egosu ile doğru orantılı ve örtüşmeden bağlanması ise egosunu aşması ile doğru orantılı bulunmaktadır. İnsanın ?ben? denileni aşarak önemler halkasını yaratması olanaklı mıdır?

“değer”,”güzel anı” ve “sevgi” olgularından -güzel anı-yı çıkartırsak önemsemenin etkileyenlerinden olduklarını söylemek zor olmasa gerek. “değer” ve “sevgi” /sevmek bir değer verilen ve bir de sevilen olguları gerektirir. her iki olgu aynı düzlemde birleşebilirler de…öyle zamanlar / olgular vardır ki değer verilmeyen, sevilmeyen de önemsenebilir?! önemsemek için mutlaka değerli ve sevilen olması gerekir mi? Değil. Önemseme bunları aşan bir durumdur.

Dedi-kodu-ları önemsemenin nedeni kişinin kendine duyduğu güvensizlikten kaynaklanabilir. Bu her zaman böyle olmayabilir de… zaman zaman kişi öz-savunmasını yapabilmek için hakkındaki söylenenleri dikkate almak için kulak-kabartabilir; çünkü yalan-yanlış bilgi aktarımları kişiye bir şekilde zarar verebilir. Başkalarına ilişkin kişisel bilgileri aktarmak, dinlemek bir merak olabileceği gibi çıkar amaçlı da olabilir. Hepsinin temelinde bir neden vardır.

İkili ve çoklu ilişkilerde “önemsenmek için önemseme” olanaklıdır ve fakat bu kişinin gerçek yönelimini değil maskelenmiş yönelimini ifade edecektir. Gerçi insan türü avcı-toplayıcı toplumlardan maskelenmeyi öğrendiği o gün bu gündür maskelerini takmayı hep sevmiştir. Önemsemek yalnızca ilişkiler ile sınırlı olmasa gerek. Örneğin nükleer silahlar önemsenecek olgulardır çünkü tüm canlıyı tehdit eden muazzam bir güçtürler. önemsemek değer vermek ile eş-değerde değildir.

Gerçekte, önemsemek bir zorunluluk mudur? Bir zorunluluk ise, bu zorunluluğu belirleyen nedir? Zorunluluklar olmadan da önemsenemez mi?

Önemsemek, bir değerler halkasıdır. Önemsemek-önemsememek her iki durum da eş-değerde birer değerdirler. Hayatın kendisi önemsenen bir değer olarak benimsendiği için yaşanır. Ancak bu her zaman öyle olmayabilir. ?Hayat? denilen olgunun kendisi de farklı anlam ve içeriğe sahiptir. ?Zevk? yine öyledir. Örneğin ?özgürlük? hayatın kendisinden daha az mı değerli ve önemsizdir?!…Yaşamaya zorunlu olmak/duyumsamak/düşünmek ile önemseme her zaman örtüşmeyebilir. Bu nedenle önemseme olgusunun, önemsemenin bir zorunluluktan kaynaklanmadı görülecektir. Ayrıca tüm önemsenen olgular hayata dair olmadığı gibi zevk verici de değildir. Örneğin çevreye zarar verdiği için nükleer santralleri önemseriz; ancak bu hayatın bir zorunluluğu ve zevk alınan bir yapılanma olmadığı halde?

Gereksinimler ve önemseme ilişkisine gelince; Daha somuta indirgersek, beslenme ve barınma gibi temel gereksinimler/ihtiyaçlar genellikle önemsenen şeyler/değerlerdir. Yaşamak için gerekli olan her şey önemlidir. Bu konuda bir tartışma olduğunu sanmıyorum. Örneğin başka bir galaksideki küçücük bir mikro organizma/canlı belirtisi dünya gezegenindeki yaşamı ne denli etkileyebilir? Dünya gezegenindeki canlılar bu gezegeni ne denli ilgilendirmektedir sorusuna yanıt verilmedikçe ilk soru anlamsız kalacaktır. Ve fakat önemsenmeden geçilemiyor. Demek ki geleceğe dair önemseme bir gereksinim/ihtiyaçtan ziyade ?ki bu da bir gereksinimdir denebilir, katılmasam da- kurguya bağlı bir değerdir. Bu durum ne bir zorunluluk ne de bir gereksinim/ihtiyaç değildir. Çözümler güncelleşen sorunlara ilişkindir; güncelleşmeyen sorunlar çözüm gereksinimi duyumsamasa da önemsenirler. Önemsemek bir ölçme olsa da değer vermek değildir. Örneğin savaşlar önemsenirler; bu, onların değerli olduklarını göstermez.

Tüm bunların ışığında;

1- Önemsemek bir tercihtir ve tartışılan yargıya dayandığında bir anlam ifade eder.
2- Önem zinciri kişinin sosyalleşmesi ile şekillenir, hem öznel hem de sosyal içeriklidir.
3- Önem zinciri insanın ?insanlaşması? için olmazsa olmazıdır.
4- Yaşama verilen anlam/değer onun önem halkasındaki yerini belirler.
5- Önemsemek, yeri geldiğinde yek-diğeri için vaz-geçmeyi bilmektir.
6- Önem halkalarından biri olan ?yaşatmak?, özgürlük ve yaşamak şeklindeki önem halkalarını içinde barındırır.
7- Önemseme zinciri çözümler var oldukça halkalaşır, çözümlerin tükendiği yerde kopar.
8- Önemsemek, öz-biçim çelişkisi ve sentezinde hayatı her an yeniden anlamlandırmaktır.
9- Önemseme, değer olarak örtülenmeye, maskelenmeye karşı bir yargı, bir duruştur.
10- Önemsemek için farkında olmak gerekir.
11- Korku, güçsüz olanın şişirilmiş gücüdür, önem halkasında yer edinemez.
12- Geçmiş önemsenendir ve fakat yalnızca kurgulandığı bilinirse geleceği şekillendirebilir.
13- Önem halkasındaki yapılmış yanılgılar ancak öz-eleştiri ile açığa çıkartılabilir.
14- Önem zinciri barışık olmayı gerektirir. Değilse, zincir hiçbir şekilde halkalaşamaz.
15- Önem zincirinin göreceli olması onun olmadığına değil olduğuna kanıttır.
16- Ego, önemsenmeyenler zincirinin ilk halkasında yer alır ve aşılmalıdır.
17- Önem zinciri ?paylaşım yasası?na göre varlık kazanır.
18- Kaybetme korkusunu belirleyen şey önemsemektir, tersi söz konusu edilemez.
19- Kıtlık ile önemseme arasında doğrudan bir bağ yoktur.
20- Önemsemek bir zorunluluk değildir.
21- Gereksinimler önem zincirinde kayda değer bir yere sahip iseler de, temel belirleyen değillerdir.
22- Aşk/Evin, dünyayı yeniden yaratan, değiştiren tarihsel bellek ile yoğrulu, toplumlarca yaratılan ve bireyde somutlaşan bir ateştir ki, her canlıyı etkilediğinden olsa gerek, istense de istenmese de önemsenir.
23- Aşk, her şeyi yeniden yaratmak şeklindeki bir eylemdir ve önem zincirinde ilk halkada yerini alır.

Nejdet Evren
Ağustos 2011, Batı

?Önemsemek Üzerine Notlar? başlıklı makaleme sevgili Gül?ün yorum, yönlendirme, soru ve katkıları sonucunda bir karşı yorum yazısı hazırlamak isterken yazdıklarımın yorumdan öteye taştığını gördüm. Yine sevgili Gül?ün belirttiği gibi ?Önemsemek Üzerine Notlar? ın 2 ve 3 bölümlerini yazmış oldum.

Sevgili Gül? sorduğun sorular oldukça derinliğe sahiptiler. Üzerlerinde ayrıntılı düşünmek gerekti. Bu soruları ne denli yanıtlayabildiğimi bilemiyorum. Ancak, editleyen, yorumlayan, yönlendiren ve yeni ufukları açan, Aşk adına yürüyen güzel yüreğini selamlıyorum. Sonsuz sevgilerimle…

Önemsemek Üzerine Notlar 1 adlı yazıyı okumak için TIKLAYINIZ

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Yaşar Miraç devrimi – Yücel Kayıran

?Trabzon?dan Çıktım Yola?, otuz yıl önce, 1981 yılının Haziran ayında yayımlanmıştı. Yaşar Miraç?ın en önemli kitabıdır ve bugün yazılan şiir...

Kapat