Osman Şahin ve ‘Kırmızı Yel’in Güncelliği – Müslüm Kabadayı

“Dil insanın ağzında sesiyle yarattığı bir sudur; konuşmayanın suyu kurur.” özlü sözünün ustası olan ?biyana(bey-ana)?lardan beslenerek Köy Enstitüsü?nün zengin kültürlenme ortamında yeşeren Osman Şahin, Fırat boylarındaki öğretmenlik deneyimiyle yoğurduğu gözlem gücünü ?Kırmızı Yel? kitabındaki 8 öyküyle edebiyat dünyamıza kazandırır 1971?de.
Yaklaşık 60 yıl öncesinin Siverek köylerindeki ?kan kokan?, Fırat?tan yoksulluk akan, dal budağı gitmiş ve köküyle yaşayan marabaların dünyasını, toprak ağalığı ve şeyhliğin egemen olduğu feodal düzenin tüm çelişkilerini gören ve bunların değiştirilmesinin işaretlerini gösteren bir gözdür Osman Şahin ?Kırmızı Yel?de. Her ne kadar bu ilk öykü kitabıyla ilgili ?olaya yaslanan? bir anlatıcı eleştirisi yapılsa da, halk anlatı geleneğinden beslenen ve Fırat boylarının Kürt kültürüyle harmanlayan bir öykü dilinin varlığı inkar edilemez. Daha sonra, özellikle Adnan Binyazar?ın, Güneydoğu?nun öyküsünü Bekir Yıldız?a bırakmasına dair telkininden etkilenerek Toroslar?ı ve Çukurova?yı işlemeye başlamışsa da Osman Şahin, diğer öykü kitaplarına da yedirdiği üzere Kürt coğrafyasının izlerini öykü diline akıtmaya devam etmiştir.
TRT ödülü aldıktan sonra 1971?de yayımlanan ?Kırmızı Yel?deki öyküler, dönemin toplumcu sinemacılarının da ilgisini çekmiştir. Yazarına ?Kırmızı Yel?i sinemaya aktarma önerisini ilk götüren de Yılmaz Güney olmuştur. Filmle ilgili hazırlıklar yapılırken 12 Mart faşizmi Yılmaz Güney?i Selimiye Kışlası?na hapsedince, her şey ortada kalır. Daha sonra bu öykü, Başar Sabuncu?nun senaryosuyla ve Atıf Yılmaz?ın yönetmenliğiyle ?Adak? adıyla filme çekilir. Bu kitapta yer alan ?Fırat?ın Cinleri? öyküsü, İhsan Yüce?nin senaryolaştırdığı ve Korhan Yurtsever?in yönettiği filme çevrilir. Filme aktarılan bir diğer öykü de ?Fareler?dir. Ertem Eğilmez?in yönettiği ?Kibar Feyzo? filmi, Moskova Film Şenliği?ne katılarak büyük ilgi görür. İlkel tarım üretim ilişkilerinin yoksul köylülere dayattığı toprak ağalığının hicvedildiği bu film, ?seçkin güldürü? olarak Kemal Sunal?ın kişiliğinde halkımızın belleğine kazınmıştır. Diğer kitaplarından filme aktarılan ?Kızgın Toprak?, ?Tomruk?, ?Derman?, ?Kurşun Adres Sormaz?, ?Avcı? gibi onlarca öyküsü senaryolaştırılmış olan Osman Şahin?in, sinematografik bir anlatımının olduğunu da görmekteyiz. Onun ilk yapıtındaki ?çarpıcı olay? merkezli öykülerin giderek ?olay-durum-atmosfer? öykülerinin sentezlendiği bir aşamaya doğru evrildiğini de belirtmeliyiz.
Osman Şahin?in her yapıtı ayrıca incelenmeye değer olmakla birlikte, bu yazımda neden ?Kırmızı Yel? kitabını ele aldığımı kısaca açıklamak istiyorum. Yazarın bu yapıtındaki öykülere konu olan olaylar ve coğrafyanın tanıklığının üzerinden nerdeyse 60 yıl, kitabın yayınlanmasının üzerinden de 42 yıl geçmiş olmasına karşın, ?Doğu Anadolu?nun Düzeni?nde fazla değişen bir şey olmadığını göstermek için bu tercihte bulunduğumun altını çizmeliyim. Hele hele ?akil insanlar? sürecinde yaşanan bazı durumlar, bu öykülerin yansıttığı gerçekliği, yeniden halkımızın bilgisine, eleştirisine ve nasıl bir toplumsal-siyasal çözümlemeyle önerme oluşturmak gerektiğine dair ?açılım? yapmayı düşündüm.
Kitaba adını veren ?Kırmızı Yel? öyküsünde, açlığın önce çocukları kırdığı gerçeği, olabildiğince yalın ve çarpıcı biçimde anlatılmıştır. ?Kabristanımız kazmayla küreği yanında tutmuştur hep. Ölümün ağır devesi çökmüştür kapımıza. Açlık bizim Muğdetli?nin çağalarını almıştır ilkin. Sonra sırasını getirmiştir ihtiyara, düşküne.? (s.24)(1) ?Nüfus Sayımı? öyküsünde ise, hayattayken yeraltında yaşayan köylülerin yaşadığı ?açlık? gerçeğini şöyle anlatmaktadır Osman Şahin: ?Afandi, Afandi! Bilimisen ki bu toprağın ötesinde neler var? Bu toprağın gerisi tekmil mezardır ha, mezar!.. Bu köyde iki namaz arasında tam on yedi çocuk ölmüştür. Aha bu toprağın gerisinde on yedi sabi, on yedi yetim yatiy ha!…? (s.80)
O topraklarda şimdilerde açlıktan kimse ölmüyorsa da, işsizlik ve yoksulluk nedeniyle son 60 yılda Çukurova başta olmak üzere kentlere göçenlerin haddi hesabı yoktur. Ayrıca göçebe tarım işçisi olarak Harran, Çukurova, Amik yanında Karadeniz coğrafyasında fındık, çay toplamaya gidenlerin de başını bu yoksul Kürt köylüleri çekmektedir.
?Kurt Avı? öyküsünde anlatılan ağalık düzeni ve aşiret çatışmaları gerçeğini, bugün de görmekteyiz. Abut Ağa, sidiğini tutamayan oğlu Paşo için Palu civarından bir şeyhin önerisi üzerine marabalarını kurt avına salar. Öneriye göre kurdun derisi tuzlanıp Paşo?ya sarıldığında oğul bu dertten kurtulacaktır. Sert bir kış günü Hoşut Çayı?nda sıkıştırdıkları kurda, karşı köyün ağasının adamları da talipli olurlar. Daşolu aşiretinin bu talebi üzerine marabalar arasında söz dalaşı, Kara Mösyün?ün öldürülmesiyle sonuçlanır. Tabi, o arada kurt kaçar. Her iki taraftan ölen ve yaralananların olduğu bu olay üzerine her iki aşiretin ağaları, ölen marabalarına değil de kaçan kurda üzülürler. Karanın da karası bir mizahla öyküyü bitiren yazar, marabalık düzenini, bu büyük acıyı sorgular. Bu öyküdeki dram, 60 yıl sonra aynı bölgede gerçekleşen bir olaya dikkatlerinizi çekmek istiyorum. 11 Nisan 2013?te www.urfadabugun.com?da yer alan haberi birlikte okuyalım.
?Şanlıurfa?da bir atın tarlada otlamasından çıkan kavgada 2 kişi öldü 1 kişi ağır yaralı 3 çocuk ise hafif yaralandı. Olay saat 10:00 sularında merkeze bağlı Kabahaydar köyünde meydana geldi iddiaya göre köy ağasının oğlu olduğu iddia edilen A. Ateş in tarlasına köyde ikamet eden kaş ve dönmez ailesinin atlarının söz konusu tarlaya girerek otlamaya başlamasının ardından Ateş, Kaş ve Dönmez ailesi arasında sözlü tartışma başladı. Ağa oğlu olduğu iddia edilen A. Ateş belinde taşıdığı tabancayla Halil Dönmez ve Abdullah Kaş?a kurşun yağdırdı. Köy civarında bulunan üç çocuk hafif yaralandı, kurşunlardan biri de İsmail Dönmez?e isabet etti. Ağır yaralı olarak sivil araçlarla hastaneye kaldırılan Halil Dönmez ve Abdullah Kaş yaşamını yitirdi Halil Dönmez ise hastanede yoğun bakıma alındı üç çocuk ise hafif sıyrıklarla ölümden döndü. Olayı gerçekleştiren A. Ateş ise kendi aracıyla olay yerinden uzaklaştı. Olayı duyan Şanlıurfa Valisi Celalettin Güvenç ve jandarma alay komutanı albay Emin Dursun köye gelerek başsağlığı dileklerinde bulundu. Vali Güvenç burada yaralanan ve ölümden dönen çocuklardan bilgi alırken köylülere ?Kanı kanla yıkamayın. Devlet gerekeni yapacak. Herkeste silah var ama ben Urfa?ya geldiğimden bu yana kimseye silah izni vermedim. Kaçan şahsı yakalamak için jandarma gerekeni yapacak, belki yüreğinize su serpilir bu vesileyle.? dedi. Vali Güvenç ve Jandarma komutanı emin dursun daha sonra köylülerle olay hakkında bilgi aldıktan sonra ayrıldı. Olayla ilgili jandarma soruşturma başlattı.?
Bu olayla ilgili haberde yer alanların dışında başka bilgiler de bulunduğunu; gerek İHD Urfa Şubesi?nin yapmış olduğu araştırmadan, gerekse olayın mağduru olan ailenin yakınlarından birebir edindiğim ayrıntılardan anlıyorum. Bu yazı çerçevesinde o ayrıntılara girmeyeceğim ama ?Kırmızı Yel?deki öykülerin güncelle ilişkileri bağlamında şu önemli noktalara neşter vurmak zorundayım. Dolayısıyla güncellik bağlamında iki haberi daha buraya aktarmam gerekiyor.
17 Nisan 2013?te www.kanalahaber.com?da yer alan haber şöyle: ?Yılmaz Ensaroğlu başkanlığındaki Güneydoğu Anadolu Akil İnsanlar Heyeti, Mardin?nin Kızıltepe ilçesinde bulunan Altıntoprak köyünde Kikan aşiretinin lideri ve kanaat önderleri ile görüştü.?
24 Nisan 2013?te www.odatv.com?daki haber ise şöyle: ?Siirt?e gelen heyet ilk olarak ‘Evliyalar diyarı’ olarak bilinen Aydınlar (Tillo) İlçesi’nde Molla Burhaneddin Medresesi olarak bilinen Kuran kursunu ziyaret etti. Heyete burada Siirt Valiliği Protokol Müdürü Nurettin Kebapçı tarafından, medresinin faaliyetleri ile ilgili bilgiler verildi. Nurettin Kebapçı, medresinin ‘Resmi Kuran kursu’ sıfatında olduğunu söyledi. Aralarında Kezban Hatemi’nin de bulunduğu heyetin bazı üyeleri medreseden çıkarak soyu Hz.Muhammed’e dayanan İsmail Fakirullah ve ve öğrencisi İbrahim Hakkı Hazretleri Türbesi’ni ziyaret etti. Hatemi ve Mahçupyan daha sonra İsmail Fakirullah ve İbrahim Hakkı’nın özel eşyalarının bulunduğu müzeyi gezdi. Heyete müze hakkında İsmail Fakirullah’ın torunlarından Sadullah Toprak tarafından bilgi verildi. Heyet üyeleri daha sonra Maşmüderris Molla Burhaneddin Mücahidi ile görüşmek üzere yeniden Medreseye gitti. Heyetin erkek üyeleri Molla Burhan Medresesi’nin üst katına çıkarken, Prof.Dr. Kezban Hatemi’nin ise, görüşmeye katılmaması rica edildi. Molla Burhan Medresesi’nin kadınların giremediği salonunda görüşme yapılırken, Prof.Dr. Hatemi alt kattaki bir odada bekledi.?
Yukarıdaki iki haber, Türkiye kapitalizminin feodal güçlerle nasıl uzlaşarak bugünlere geldiğinin somut örneklerini yansıtıyor. Söz konusu ?akil insanlar? heyetinde yer alan profesör unvanlı bir kadın olarak Kezban Hatemi?nin şahsında tüm kadınları aşağılayan bir duruma karşı mücadele etmeden insanın özgürleşmesi, bir toplumun ?gerçek barış?a kavuşması mümkün mü? İkincisi, böyle bir heyetin içinde hem eğitimci kimliği hem de ?fiili ve meşru mücadele?nin kamu emekçilerinin sendikal örgütlenmesinde başlatıcısı olan bir sendikanın başkanı olan Lami Özgen?in bulunması bakımından son derece kaygı verici bir gerçekle karşı karşıyayız. Neden mi? ?Kırmızı Yel?in yazarı Osman Şahin?in yetiştiği Köy Enstitülerini sahiplenen bir geleneğin örgütü olan KESK?in başkanı, Köy Enstitülerinin kapatılmasını sağlayan bir zihniyetin yerel temsilcileri olan aşiret reisleri ve şeyhlerle ?barış görüşmeleri?ni nasıl yapabilir? Bu ne aymazlıktır! Şeyhler ve toprak ağalığı-aşiret düzeni temsilcileri değil midir o coğrafyadaki yoksul Kürt köylülerinin kanını emen, onları cehaletle boğan? Uzun söze hacet bırakmayacak kadar çıplak bu gerçek üzerine Lami Özgen?e 3 Mayıs 2013?te e-postayla gönderdiğim iletimi de buraya aktarma ihtiyacı duyuyorum ki bu ülkede kör parmağım gözüne dercesine işlenen yanlışlara sessiz kalınmadığı görülsün.
?Lami Özgen, KESK Genel Başkanı-Ankara
Sevgili Lami,
Sınıf mücadelemizin önemli bir parçası olan sendikal örgütümüz Eğitim Sen’in birçok çalışmasında birlikte yer aldığımız dönemlere istinaden, ülkenin ve sendikamız KESK’in içinde bulunduğu duruma dair görüşlerimi açıkça ve özetle dile getirmek istiyorum.
Konfederasyonumuzun kurulduğu 1995’te Türkiye sermayesi, siyasi temsilcileri eliyle Tahkim ve GATS’ı onayladı. Senin de bildiğin üzere bu iki anlaşma, biz eğitim emekçilerinin de içinde bulunduğu tüm kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini, ticarileştirilmesini amaçlıyordu. 10 yıl içinde bu anlaşmanın gereği olan yasal ve kurumsal düzenlemelerin yapılması için Türkiye sermayesinin ve uluslararası sermaye kuruluşlarının (IMF, DTÖ, Dünya Bankası vd.) tam desteğiyle AKP iktidarının kurulması gerekiyordu, başardılar. Bu süreçte işçi ve emekçilerin sendikal-siyasal örgütleri ne yazık ki mücadeleyi ortaklaştıracak bir siyasi uyanıklığı gösteremediler. Özellikle AB süreci, KESK’in de içinde bulunduğu sendikal hareketi ideolojik-siyasi açıdan sınıf mücadelesinin ana ekseninden kopardı. Sermayenin Memur-Sen üzerinden yürüttüğü manveralar karşısında da kamu emekçilerinin ilk “fiili ve meşru” mücadele temelinde sendikal örgütlenmesini sağlayan örgütümüz, üyelerini buna hazırlayamadığından ve AB aldatmacasının peşinden gidenlerin yol açtığı aymazlık nedeniyle güç kaybetti. Burada ayrıntıya girmeyeceğim diğer faktörler konusunda. Çubuğu sınıf mücadelesinde başarılı olmaktan yana bükebilmek için çuvaldızı kendimize öncelikle batırmaktır amacım.
2013 Türkiye?sinde “barış süreci” diye başlatılan, ancak bence “uzlaşma süreci”nin “akil insanlar”ı arasında AKP’nin seçtiği kişilerden biri olarak KESK Genel Başkanı sıfatıyla seni görünce üzüldüğümü belirtmeliyim. Ne de olsa ortak bir sendikal geçmişimiz var. O zamandan beri sendikalı arkadaşlarımla bu “konum”unu doğru bulmadığımı belirten görüşmeler yaptım. Sendikamıza KCK, DHKP-C adı altında yürütülen “itibarsızlaştırma operasyonları” yapılırken, eğitim başta olmak üzere her alanda dinselleştirme ve ticarileştirme saldırıları azgınlaşırken KESK Genel Başkanı, nasıl AKP’nin “akil insanları” arasında yer alabilir?
Şimdiye kadar bunu sorgulamadığınız anlaşılıyor. Peki, 1 Mayıs’ta KESK üyeleri başta olmak üzere birçok işçi ve emekçiye gaz, kumlu su sıkılırken de mi bunu sorgulama gereği duymadınız?
1 Mayıs öncesi görüştüğünüz Başbakan size Taksim’i yasaklarken, “Alın akil insanlığınızı, biz büyük insanlığın yanındayız!” deme cesaretini de gösteremediğinize göre, 1990’dan beri Eğit-Sen, Eğitim Sen kurucuları arasında yer almış, bugün de eşitlik ve özgürlük mücadelesini sürdüren bir üye olarak sizi “akil insan” olmaktan istifa etmeye çağırıyorum.
Bu “hayır”lı duruşu göstermek, içinde bulunduğumuz süreçte kişi olarak sana itibar sağlayacağı gibi KESK’in sermaye karşısında duruşu ve kamu emekçilerinin sendikamıza yeniden yönelimi konusunda siyasi bir zemin sunacaktır.
Bunu yapmadığınız zaman, hem sendikamız güç kaybedecek hem de kamu emekçileri eşitlik ve özgürlük mücadelesi temelinde yeni arayışlara girecektir.
Umut insanda, mücadele estetiğini yaratanda.
Selamlarımla…?

Evet, 40 yıl önce ülkemizin gericilerinden Ahmet Kabaklı, Osman Şahin?i öykülerinde ?şıhları küçük düşürdüğü? için eleştirmişti. Şimdi gelin görün ki gericiliğin ironisi Kezban Hatemi ve Lami Özgen?in şahıslarında eğitimcilerimizin yüzünü karartmaktadır. Hiçbir kimsenin, emekçi halkımızın terle, canla ve kanla kazanmış olduğu eşitlik ve özgürlük değerlerini geriye götürmeye, ?barış ironisi? yapmaya hakkı yoktur.

(1)Osman Şahin, Bütün Öyküleri 1, Sarı Sessizlik, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 1999, 340 s.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
“Ejderhanın üflediği kendi soluğu / Biz onu alev, ateş sanırız? Murathan Mungan

"Karamsarlığa en çok kapıldığımız noktada önümüze harika bir çiçek, içi ağzına kadar su dolu bir kuyu ya da tıpkı Şairin...

Kapat