Remzi İnanç’la Söyleşi – Ayşe Kaygusuz

-Diyarbakır?da doğup (1935), çocukluğunuzu burada geçirdiniz. İlk ve ortaöğreniminizi tamamladıktan sonra 1955 yılında üniversitede okumak üzere Ankara?ya geldiniz. O günden beri burada yaşıyorsunuz. Diyarbakır?da geçen yaşamınızın neredeyse üç katı Ankara?dasınız? Doğup, büyüdüğünüz o kentte nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Okuma merakınız nasıl başladı? Ailenizde sizden başka okumaya, yazmaya eğilimli kimse oldu mu?

-Altı yaşında ilkokula başlamışım. Okula gitmeden önce okumayı çözmüş gibiydim. Okula başladıktan sonra bulabildiğim çokça masal kitabı, taş baskısı cenk (din adına yapılan savaş) kitapları ve çocuk dergileri okudum. İlkokul son sınıfta yaşımın üstünde sayılacak Server Bedi (Peyami Safa?nın takma adla yazdığı sürükleyici polisiye romanlar), Oğuz Özdeş, Kerime Nadir vd.
Okuma yazması olmayan, daha sonraları kendi kendine okumayı söküp, imzasını atabilen babam bizi rahat yetiştirdi. Söz gelişi çocukluğumda evimizde okunmuş bir gazete bile yokken, ben okumaya başladıktan sonra gazete, dergi ve kitap almak için babam (annem kanalıyla) bana yeterince harçlık verirdi.
Ailemizde ne yazık ki benden başka okuma meraklısı olmadı. Ama ağabeyim ve kardeşlerim belirli eğitim gördü.
Babacığım, o sıra oturduğumuz mahalledeki komşu eşraf / burjuva ailelerine(onların çocukları İstanbul?da okuyordu) özenerek beni ilkokuldan sonra İstanbul?a, Galatasaray Lisesi?ne göndermeye kalktı. Hemen bütün işlemler tamamlanmıştı ki, bir yakınından yediği malî darbeyle, İstanbul hayalim suya düştü. Belki de iyi oldu, çünkü ortaokuldaki Türkçe öğretmenimiz Sedat Günay (1916-1985) eşi benzeri az bulunur bir insandı; hayata, Türkçe ve edebiyata dair çok şey öğrendim ondan.

-Bir konuşmanızda ilk imzanızı Diyarbakır?da çıkan günlük bir gazetede gördüğünüzü söylemiştiniz. Başlığını, konusunu ve tarihini anımsıyor musunuz?

-Evet, ilk yazım Diyarbakır?da yayımlanan Halkın Dili gazetesinin 18 Ağustos 1950 tarihli sayısında çıkan ?Affedilmiş Bir Mahkûmla Röportaj? adlı hayali bir yazı idi.

-İlk öykünüz hangi dergide, ne zaman yayınlandı?

-Öykü denemelerim, 1950?li yılların başından itibaren, edebiyat yazılarına da yer veren bir çok Ankara-İstanbul gazetelerinde yeraldı.İlk öyküm, edebiyat dergisi olarak, Ankara?da çıkan Hisar dergisinde yayınlandı: Yalnızlık (Haziran, 1956).

-Adle ( 1965) ve Şey ( 1985) adlı iki öykü kitabınız çıktı. Bunların arasındaki yirmi yılı nasıl açıklayacaksınız? Bir de 1985?den bugüne gelirsek?

-Son yıllarda benimle söyleşi yapan arkadaşların kimisi de benzer sorular yöneltti. Size de hak veriyor ve teşekkür ediyorum. Özetle şunları söyleyeceğim: Adı geçen kitaplarıma almayı unuttuğum ya da pek gerek görmediğim birçok öyküm vardı. Ayrıca bu iki kitaptan sonra dergilerde zaman zaman yayınlanan birçok öyküm oldu. Öykü penceresinden bakıldığında elbette kendimi kınıyor, hatta eleştiriyorum. Fakat her koşulda kendimi öyküden uzak hissetmedim. Son kırk yıl içinde sayısını bilemeyeceğim kadar yazı yazdım. Hatırı sayılır bir bölümünü anı/portre diye nitelendirdiğim bu yazıların çoğunda, denebilir ki, bir öyküde olması gereken birçok öğe mevcuttur. Bunların bir bölümünü şimdilik iki kitapta topladım: Gün Gördüm Yüzler Gördüm (1998) ve Kar Altında Güller Var (2002). Daha dört beş kitap oylumunda yayınlanmış bu türde yazılarım var. Ama yeni bir öykü kitabı hazırlığı içinde olduğumu da söyleyeyim.

-Yabancı dillere çevrilen öykünüz var mı?

-Sadece bazı öykülerimin Kürtçe, Korece, Almanca ve Macarca?ya çevrildiğini biliyorum.

-Birçok edebiyat yarışmasında seçici kurul üyeliği yaptınız, yapıyorsunuz. Bugüne değin siz de herhangi bir edebiyat yarışmasına katıldınız mı?

-Lise sonda mı, yoksa bir önceki yılda mıydı, tam anımsayamıyorum. Lisemizde açılan bir ?deneme-eleştirme? yarışmasına K. Hamsun?un Victorya adlı yapıtını anlatan bir yazıyla katılmış ve ödül olarak Varlık?tan çıkan ?Sait Faik?in Bütün Eserleri?ni almıştım. Hayatımda katıldığım ikinci yarışma ise ?Sait Faik Hikâye Armağanı? dır. 1965 yılında çıkan Adle kitabımla katıldım; ancak katılma süresini geçirdiğim bir yazıyla tarafıma bildirildi. Üzüldüm ama gecikmede hata benimdi. Dönemin ünlü edebiyat tarihçisi ve yazar Tahir Alangu?nun (1915-1973) Varlık 1966 Yıllığı?nda, 1965 yılının öykü kitapları arasında Adle?yi değerlendiren yazısıyla; yine aynı yıl eleştirmen Muzaffer Uyguner?in (1923-2002) Varlık dergisindeki değerlendirmesi bir ödül gibi gelmişti bana.

-Kitabevinde hiç imza günü düzenlediniz mi?

-Bu soru (da) söyleşilerde bir iki kez soruldu. İster istemez tekrar edeceğim. Maalesef 30 yıllık kitabevi yöneticiliğimde imza günü yapmadım. 1972?de kitabevini açtıktan bir süre sonra İstanbul?a gitmiştim. Bu arada Aziz Nesin?i evinde ziyaret ettim. Yayınevinin yanı sıra kitabevi açtığıma sevindi.(O da birçok edebiyatçımız gibi bir süre ?kitapçılık? yapmıştı.)?İyi,? dedi, ?Ankara?ya bir gelişimde senin orda imza günü yapalım.?
Yıllar sonra sevgili dostum Uğur Mumcu da, kitabevine uğradığı bir gün aynı şeyi söyledi. Hiç unutmuyorum, rahmetli bu iki aziz dostuma da şunları söylemiştim: ?İyi, hoş ama her zaman sizin gibi çok satan ünlü yazarlar o masada oturmayacak. Yetenekli, henüz ilk kitabı çıkmış tanınmayan bir genç edebiyatçının orada ?melül mahzun? oturup okur gözlemesine yüreğim dayanmaz. İlan ederek değil ama kitabevine her uğradığınızda zaten kapıdan geçip giden insanların birçoğu sizi görünce içeriye girip kitap imzalatıyor.?
Söz aramızda, bu iki dostumun dışında şair ve yazar hiçbir arkadaşım da imza günü önerisinde bulunmadı zaten.

-Anı / Portre alt başlıklı kitaplarınızda (Gün Gördüm Yüzler Gördüm, /1998; Kar Altında Güller Var, 2002) ve bu çerçevede yazdıklarınızda özellikle edebiyat, sanat ve kültür çevresinden altmış yıla yakındır pek çok insanı ilginç yanlarıyla anlatıyorsunuz. Çoğu Ankara?da olmak üzere, bir vesileyle tanıştığınız onca kişiyle arkadaş ve dost olarak yıllarca yürümüşsünüz. Bunda büyük ölçüde karşılıklı sevgi ve saygının payı olduğu konusunda ne diyeceksiniz?

-Haklısınız. İnsan insanla açıklanabilir ve ancak böylece bir anlam kazanır bence. Özellikle sorumluluk duygusunun çevresinde oluşup gelişen vefa, utanma, dayanışma, umut ve sevgi kavramının birbiriyle öz be öz kardeş, hatta bir insanlaşma aşaması olduğuna da inanıyorum.

-Sizin kuşak herhalde epeyi kitap yasaklanması ve toplatmasına tanık oldu? Hele de ünlü 141 ve 142. maddeler? Yayıncılığınız sırasında bu maddeler sizin de kapınızı çaldı mı?

-Üç kez çaldı. Üçüncüsünde kurtaramadık: Vietnam Devlet Başkanı Ho Şi Minh?nin Millî Kurtuluış Savaşımız adlı kitabını (A.B.D.?de çıkan baskısından ) Türkçe?ye çevirip yayınlamıştık. Genç okuryazarlara şimdilerde belki de pek bir şey söylemeyen zamanın Türk Ceza Yasası?nın 141. ve 142. maddelerini ihlâlden 18 ay ağır hapis cezası ve 6 ay da sürgünlük?12 Mart 1971 faşizmini cezaevinde karşılamıştım?

-60?ların yayıncılığına dönüp baktığınızda neler anımsıyorsunuz?

-Daha önce bir yerde de yazmıştım; 1960?lı yıllarda yayın hayatına, dikkat çekecek kadar, basından ve edebiyattan gelen genç adamlar heves etti ve büyük ölçüde de başarılı oldu. Türk düşünce ve kültür hayatına sayısız yapıt kazandırdılar. Kazandırdılar ama karşılığını da birçoğu canıyla yüreğiyle ödedi. Yıllarca cezaevinde yatırıldılar? Açlığa itildiler? Bu güzel insanlardan artık aramızda olmayanları analım burada hiç olmazsa. (Adını hatırlayamadığım olmuşsa bin kez özür dilerim anısından.) Mehmet Ali Ermiş, Cengiz Tuncer, İlhan Erdost, Mehmet Ali Yalçın, Oğuz Akkan, Günay Akarsu, Erdoğan Başar (Berktay), Enver Aytekin, Şükran Kurdakul, Demirtaş Ceyhun, Ahmet Tevfik Küflü ve yakınlarda yitirdiğimiz genç kuşaktan Hüseyin Kıvanç?ın da emeği unutulmamalı.
Bilindiği gibi, 61 Anayasası göreceli olarak düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne açıktı. Ülkemizde (o tarihte) elli yıldan beri sol, sosyalizm acımasızca baskı altına alındığı halde, sosyalist dünya görüşünü benimsemiş edebiyatçı ve eylem adamı ağabeylerimiz duru bir su gibi şiir, öykü ve romanlarıyla; yabancı dil bilenler çevirileriyle ufkumuzu genişletiyordu.. Özellikle dünyada ünlenmiş gerçekçi edebiyatın belli başlıları dilimize kazandırıldı. .Söz gelişi yayınlarımın yüzde otuz beşi siyaset ağırlıklı ise, gerisi yerli ve çeviri olarak şiir, öykü, roman, tiyatro, sözlük ve plastik sanatlara dairdi.

-Yazarlık, yayıncılık, kitapçılık ve bunlardan kalkarak kişisel ve toplumsal çevrenizin hayli renkli ve ilginç olabileceğini düşünüyorum. Öykücü ve yazar olarak anılarınızı yazmayı düşünüyor musunuz? Öykü kitaplarınız dışında iki de anı/portre kitabınız var: Gün Gördüm Yüzler Gördüm (1998), Kar Altında Güller Var (2002). Bu kitaplarınız nasıl karşılandı?

-Söz konusu bu iki kitapta tanıdığım, kısa ya da uzun yol arkadaşlığı yaptığım kültür, sanat ve edebiyat insanlarını anlatıyorum. İkisi de yayınlandığında birçok tanıtım ve eleştiri yazıları okudum. Hepsine teşekkür ediyorum. Ancak değerli eleştirmen Cengiz Gündoğdu?nun, çıkışından altı ay sonra
?Kar Altında Güller Var? için yazdığı beni pek sevindirmişti. Ne yazdığımı, nasıl yazdığımı ?içerden? anlayan sayılı aydınlarımızdan oldu. İzninizle, bu yazıdan bir iki paragraf alacağım; eleştiri örneği olarak sayınız. ?(?) Peki, anılarda hem kendini anlatan, hem de öznelliğini nesnelleştiren var mı? Var. Remzi İnanç. ?Kar Altında Güller Var?(?) Remzi İnanç birey-tür ilişkisini doğru kurduğu için, anı, öznellikten kurtuluyor, nesnelleşiyor. Bu?Öznelliğin nesnelleşmesi anıları kişisellikten kurtarıyor. Remzi İnanç?ın anıları hepimizin anıları, insanın anıları oluyor. (?) Remzi İnanç nasıl oluyor da, tekil anıları insan türünün anılarına dönüştürüyor. Bu nokta bence son derece önemli?(?) Remzi İnanç yazı sanatına ticari açıdan bakmıyor. Bundan ötürü düşüncelerini, duygularını insanileştiriyor. Remzi İnanç insan türünü içselleştirmiş. (?) anlamlı, insani olanı anlatmış. Remzi İnanç?ı anı edebiyatımızı gerçekten zenginleştirdiği için kutluyorum.? [Cengiz Gündoğdu, İnsancıl dergisi, s.42, Temmuz 2002, İstanbul]

-Uzun yıllar sürdürdüğünüz yayınevi ve kitabevi yöneticiliğinden kısaca neler söyleyeceksiniz?

-Yayıncılığa yeni başladığım sıralarda (1964?) kendisi benden önce Ulus?ta, Hacıbayram civarında kurduğu Emek Basım ve Yayınevinde çoğunlukla Alevi/Bektaşi konusunda kitaplar çıkaran değerli bir ağabeyimiz vardı. Hadi onu burada saygıyla, rahmetle analım: Sefer Aytekin. DTCF Rus Filolojisi mezunu, 1950?lerden sabıkalı?Puşkin?den yaptığı şiir çevirileri yanında öykü de yazmış. (Başka bir ağabeyimizden duymuştum nice sonra. Nâzım Usta bir dergide öyküsünü okuyup beğendiği Sefer Aytekin?den bir dostuna yazdığı mektupta söz etmiş.) Yolda karşılaştık bir gün. Karamsardı. ?Remzi? dedi, ?nerden bulaştın yayın işlerine? Kardeşim, basılı kâğıttan değil, basılı olmayan kâğıttan para kazanılır. Bizim yaptığımız bir bakıma körler diyarında ayna satmak?? Yine çok yıllar önce bir meslektaşım da, ?Kitapçının parası olmaz, kitabı olur? demişti. O zaman bana pek anlamlı gelmeyen bu sözü, kitabevinin tasfiyesi sırasında bir güzel anladım.

-Yayıncılıktan kitapçılığa geçişiniz nasıl oldu? Dönüp baktığınızda hangisinde ısrarlı olmayı düşünürdünüz?

-Hiç düşünmüyordum kitapçılığı, yani perakendeciliği. 1972 yılı başında cezaevinden çıktığımda 12 Mart bütün şiddetiyle sürüyordu. Ulus?taki yayınevinde ve depolarda çıkardığım binlerce kitap vardı. Dağıtıcılarla, elbette kitabevleri de, tahmin edileceği gibi suskun ve sıkıntıda idi. Hiç istekli olmasam da, açacağım bir kitabevinde kendi yayınlarımı rahatlıkla sergileyebilirdim. Tabii evde eşim ve iki küçük çocuğum vardı o sıralar?Araya, sora, o günün olanakları içinde Zafer Çarşısı?nda hepi topu 7 metrekare küçücük bir kitabevini ?açık arttırma? ile Ankara Belediyesi?nden kiralayabildik?Otuz yıla yakın o minnacık kitapevinde pek çok dostu ağırladık. Depom ister istemez kitabevinden uzak yerlerde oldu?Derken 1993?ün Ocak ayında Bayındır Sokakta l. Katta iki oda bir salon uygun bir yer bulup naklettim. Tabii mekân bakımından bir ferahlık sağladı bize. Geniş salonu yanında ayrıca mutfağı, lavabosu da vardı. Tam on yıl sonra, 2003 yılının ilk ayında Olgunlar Sokak?ta, 4. katta geniş bir daire buldum. Burasını sadece bir yıl için kullanacaktım; o yılın sonunda yayın ve kitapçılığımı noktalamayı planlamıştım. Öyle de oldu. 2003?ün sonunda ilgili yere ?terk dilekçesi? verdim. Ve ?izzeti ikbal? ile evime döndüm.
Biraz uzattım herhalde. Kısacası, kazandırdığı nice dostlara ve verimli konuma karşın yine de yaşamımı sadece yayıncı olarak sürdürmeyi dilerdim.

-Toplum Kitabevi?ni kapatalı on yıl oldu herhalde. Yazar, yayıncı ve kitapçı olarak yıllarca yeni çıkan dergi ve kitapları izlediniz. Şimdilerde bu konuda ne yapıyorsunuz? Yeni çıkan edebiyat ve genel kültür kitaplarından nasıl haberli oluyorsunuz? Zaman zaman kitapçıları dolaşıyor musunuz?

-Yayıncı ve kitabevi yöneticisi olmadan önceleri de günümün, günlerimin bir bölümü kitabevlerinde geçerdi. Şimdilerde yine zaman zaman birçok kitabevine uğramakla birlikte, haftalık ve aylık kitap eki veren birçok gazete kanalıyla bu çok eski merakımı yenmeye çalışıyorum. Ama yine de yeni çıkan bir kitaba dokunmak, alıp karıştırmak farklı bir şey.

-Yıllarca Ankara?da yayıncı ve kitapçı olarak çalıştığınız yerleri şimdilerde gidip görmek içinizden geldi mi? Hangi semtlerde ve ne sürede kalmıştınız? Gittiğinizde nasıl bir duygu sizi karşıladı? Yayın ve kitabevi uğraşını sonlandırdığınızda neler hissettiniz?

-1963?ün son ayında Ulus?ta, Büyük Postane?nın arkasında Demir İş Hanı?nda Toplum Yayınevi?ni kurdum. 1964?den itibaren kitapla birlikte-12 sayı süren aylık büyük boy dört sayfa TOPLUM adlı bir edebiyat gazetesi çıkardım. İş hanında o zaman büromun yanı sıra iki de depom vardı. 1971 yılının Ocak ayında hepsini kilitleyip, aldığım cezayı çekmek üzere önce Beypazarı cezaevine gittim. Üç buçuk ay sonra Elmadağ Cezaevi?ne naklimi istedim. Yeni yılın ilk haftasında buradan tahliye oldum. Bundan sonrasını yukarıda özetlemiştim.
Yayın ve kitabevi uğraşını noktalamaya gelince?Çok yıllar önce bir vesileyle bir dostumdan duyduğum özdeyiş değerindeki sözü anımsadım şimdi: ?Kalkmasını ve durmasını bilmek??
Özetin özeti, zamanında durmasını bildiğime inanıyorum.

-Yazı çalışmalarınız nasıl gidiyor? Yakında öykü ya da anı/portre kitaplarınızı okuyabilecek miyiz?

-2013 yılında birkaç kitabımın gün ışığına çıkacağını umuyorum.
Teşekkür ediyorum
Ben de teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.

10 Şubat 2013

Ayşe Kaygusuz
Düşe Yazanlar s.71

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Talip Apaydın İle Söyleşi – Ayşe Kaygusuz

-Hocam, zor bir çocukluk dönemi geçirdiğinizi okumuştum. Bize neler anlatırsınız o yıllardan? öğretmenlik yıllarına? -1926, Polatlı?ya bağlı Ömerler köyü doğumluyum....

Kapat