“Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak: İstenmeyen Çocuklar”

Türkçe ve Kürtçe çift dilli hazırlanan kitap “İstenmeyen Çocuklar”, Roboski Katliamı’nı unutturmamak için Müge Tuzcuoğlu tarafından derlendi. Tuzcuoğlu ile kitabı, acıyı, insanı ve devleti Gamze Akdemir konuştu. Alev Karaduman da bu konuşmaya yazısıyla katıldı.

‘Roboski, yeni bir kırmızı çizgi gayreti’

28 Aralık 2011’de, Türkiye’ye ait savaş uçakları, Şırnak/Uludere’de Roboski (Ortasu) ve Bejuh (Gülyazı) köylerinin sınıra sıfır noktasında, “kaçağa gitmiş” 34 köylüyü ve katırlarını bombalayarak öldürdü.

“İstenmeyen Çocuklar-Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak – Zarokên Nexwesti Xebata Bîrîranin û Bibîrxistnia Komkujiya Roboski” adlı kitap, adından da anlaşılacağı üzere tam bu nedenle hazırlandı; hatırlamak ve hatırlatmak. Unutturmamak.

– Roboski katliamı nasıl hatırlanıyor, kitlelere nasıl empoze ediliyor?
– Herhangi bir olayın yaşanmasının ardından; onu aktarmamız, düşünmemiz, anlatmamız ile ilgili her şey, o olayı nasıl hatırladığımız ile ilgilidir. Tüm gerçekleri ve tüm etkenleri ile birlikte hakikati kabul etmek demek, onunla yüzleşmek demektir. Yüzleşme de beraberinde bir süreci gerektirir. Ancak biz bu hatırlama süreçlerine çeşitli önyargıları, önkabulleri, gerekçeleri, bahaneleri ekliyoruz. Bu tabi biz’e, hatırlamamıza yapılan müdahalelerle, manipülasyonlarla ilgili. Roboski de bütün bunlardan payını alan bir olay.
“Uçaklar köylüleri bombaladı ama onlar da …” cümlesinin devamına gelen bütün gerekçeler, olayın vahametini sanki hafifletiyor! Bu gerekçelerin çoğunluğu iktidarın zihnimizde kurduğu düşünce sistematiğidir.
Bir insanın öldürülmesinden, bir kitleye, bir halka, bir kesime yönelik saldırının, katliamın her ne nedenle olursa olsun hiçbir vicdani açıklaması olamazken, bizler, kimi ideolojiler, kimlikler, inanışlar, refleksler nedeniyle bu gerçeği hafızamızda farklı şekillendirebiliyoruz.
Roboski de bu gibi önyargılar nedeniyle katliamın ötesinde farklı hatırlamalarla okunabilecek yeni bir Kürt katliamıdır. İşte, İstenmeyen Çocuklar da bu hatırlama sürecine insani ve adil bir katkı yapmayı hedeflemekte. Roboski ile dayanışma amacıyla yeni ve farklı bir hatırlama yöntemi denemesi için tasarladık.
Aslında bu kitapta bir yöntem de denemek istedik. Biz, bize yaşatılan birçok süreci genelde acıyarak, gözyaşıyla ve hüzünle hatırlıyoruz. 12 Eylül’ü, öldürülen devrimcileri, idamları, Sivas’ı, Maraş’ı hep ağıtlarımızda yaşatıyoruz. Doğal olarak! Ve bu hatırlamanın da kuşkusuz, yüzleşme ve mücadele sürecinde çok önemli bir yeri var. Ancak yine de bu hatırlamayı farklı şekillendirebilir miyiz? Yani yaşanılan, yaşatılan bunca yoksulluk, vahşet, işkence süreçlerini bile dayanışma, mücadele, destek ve her şeye rağmen biraradalık ile hatırlayabilir miyiz? Bu kitap, böyle bir kaygı da güdüyor.

“HEPİMİZ YARALI KURTULANLARIZ!”

– Kitapta yazılarına yer verilen isimler nasıl belirlendi?
– Roboski’de bu olayla açığa çıkan çok farklı, çarpıcı insan hayatları var. 28 Aralık merkezinde bir kurgu yaptık. Ve bu kurgu çerçevesinde, bu konuları, en iyi kim hissederek yazabilir diye düşündük. İsimler buralardan çıktı. Yani birer konu ile yazarlara gittik. Eğer o yazar, herhangi bir nedenle o konuyu yazamadıysa, o konuyu başka birine taşımadık. Herkese özel konular seçtik. Kendi hayat hikayesiyle bağlantılı olan konulardı bunlar.
Dolayısıyla yazarlar Roboski’yi anlatırken kendi süreçlerine de yeniden döndüler, yeniden karşılaştılar. Çünkü Roboski aslında bizim de kendimizle yeniden yüzleştiğimiz veya yüzleşmemiz gereken bir olay.
Roboski katliamı, insanlığın yaşadığı ilk katliam değil! Ve her katliam öldürülenlerin yanında geride kalan herkesi de öyle veya böyle etkiler. O yüzden, bu kitap aynı zamanda, yaralı kurtulanlar olarak herbirimizin Roboski arka planında kendi toprağımız, dilimiz, ailemiz, aşiretimiz, dinimiz ve en çok da vicdanımız ile karşılaşmamızı sağlayacaktır.

“ROBOSKİLİ İÇİN KAÇAK, EKMEK DEMEK!”

– Roboskili için “kaçak” ne demek? Ve ne menem bir “kaçak”, “kaçakçılık” bu?
– Roboskili için kaçak, ekmeğini kazanma yöntemi. Bu kadar basit. Bunun tabii bölgesel, siyasi, kültürel birçok alt okuması da var. Kitaptaki yazılarda, bunlar çok iyi anlatılıyor.
Sınır bölgesinde yaşamayanlar için çok uzak, illegal, tehlikeli, değişik görünen bir durum; ancak sınır’lı biri için çok gündelik, olağan, meşru bir şey bu. Ben de sınır bölgesinden biri olarak, sınırın bir ticaret bölgesi de olduğunu çok iyi biliyorum.
Tabii bizim orada geçimlik başka alternatifler de var, ancak Roboski’de bu da yok. Yani dağların ardındaki bir köyde, tellerle ayrılmış “karşı” taraf ile ticaret dışında başka bir geçim kaynağın da yok. Yoksa kim mayınları, silahları, telleri katır üstünde aşmayı göze alıp böyle bir yola başvurur ki?

“KATLİAM, KÜRTLERE YENİ BİR GÖZDAĞI”

– Roboski ve sınırın nasıl bir özgül duruma sahip olduğunu açarsak..
– Kitapta Neşe Özgen’in dikkat çektiği yerden, şu kadarını söyleyebilirim; Roboski herhangi bir katliam, herhangi bir olay değil. Oradaki sınırın yeniden şekillendirilmesi, o bölgedeki Kürtleri yeniden bir hizaya çekme operasyonu, Kürtlere yeni bir gözdağı gibi olarak da bakmamız lazım.
Roboski bir Kürt katliamı olduğu kadar aynı zamanda bir sınır olayı da! Yani sınırları ve komşu ülkeleriyle, rejimleriyle hiçbir zaman barışamayan Türkiye’nin, yeniden sınırlarına yeni bir “kırmızı çizgi” çekme gayreti! Bu yüzden “operasyon hatası”, “terorist ile mücadele” gibi refleksler dışında, çok genel bir okumaya ve sınırdan doğru bakışa ihtiyacımız var, bu olayı anlamak için.

“KÜRTLERİ YALNIZ BIRAKMADIĞIMIZ BİR OLAY ROBOSKİ’YDİ”

– Katliam nasıl bir dayanışma yarattı?
– Roboski, ne Kürtlerin ne de Roboskililerin yaşadığı ilk katliam. Bahsettiğimiz köy, daha önceden boşaltılmış, farklı savaşların içinde kalmış, yoksulluk gibi bir savaşı her an için yaşayan bir köy. Ve Kürtler, dayanışma için çok güçlü yöntemler üretmiş ve kullanmış bir halk.
Türkiyeli halklar açısından bakarsak, yaşadığı katliamlar arasında Kürtleri yalnız bırakmadığımız bir olaydı Roboski aslında. İlk ânından itibaren Kürtlerin yanında olunduğu, olayın aydınlatılması için sokakların doldurulduğu, hukuki sürecin takip edildiği, köylülerin ve özellikle çocukların iyileşmesi için çalışmaların yapıldığı güçlü bir süreç oldu bu. Ancak ne yazık ki yazın alanında veya görsel çalışmalarda bu dayanışma çok zayıf kaldı. Bir iki belgeselin dışında, bir iki şiir kitabının dışında Roboski katliamı ile ilgili sanat eserleri üretilemedi. Bunu da bir eksiklik olarak belirtmek gerek.

“İKTİDARIN GEREKENİ YAPMA YÖNTEMİ: PARASINI VERİYORUZ, İYİ OLUN!”

– Devlet bombaladı ve önce sustu. Aradan geçen 12 saatin ardından AKP Gen. Bşk. Yrd. Hüseyin Çelik ortaya çıktı kazadan söz etti. Başbakan’dan ilk açıklama ise 30 Aralık’ta, yani cenaze günü geldi: “Gereken yapılacak” dedi özetle. “Gereken” nasıl yapıldı?
– Onlar açısından tabii ki gereken yapıldı: Hukuki süreçte hiçbir adalet mekanizması işletilmedi, kamuoyu önünde kürtaja benzetecek pervasız açıklamalar yapıldı, olay sonrası köylüler üzerinde tutuklamalardan polis müdahalesine, ifade alanlarının daraltılmasından yanlış bilgilendirmelere kadar her türlü baskı yöntemi geliştirildi. Bu yöntemlerin hepsi Soma gibi işçi katliamlarında, Gezi gibi sokak eylemlerinde de işletildi. Yani devlet eliyle yaşanan bütün katliamlarda, bu katliamları halka yönelik bir gözdağı olarak işletmek, hukuki, vicdani, insani bütün süreçlerin önünü tıkamak için “gereken” yapılıyor zaten.
Burada belki bu tazminat işine vurgu yapabiliriz. Soma’da da, Roboski’de de veya başka herhangi bir katliamda, insanlara sunulması gereken ilk şey, belki özür, adalet, dayanışma iken, hemen para lafı edildi: “Parasını veriyoruz, iyi olun!” Dinleri, imanları para olanlar için bile bu bir iyileştirme yöntemi, adalet mekanizması değildir. Ancak işte onlar için “gereken”; bu oluyor!

İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak (Zarokên Nexwesti Xebata Bîrîranin û Bibîrxistnia Komkujiya Roboski)/ Hazırlayan: Müge Tuzcuoğlu/ İletişim Yayınları/ 263 s.

Bazen unutuyoruz işte… – Alev KARADUMAN

28 Aralık 2011 günü Şırnak iline bağlı Roboski köyünde, 20’si çocuk 34 kişi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin F-16’ları tarafından atılan bombalar ile katledildi. Bu cümle yeterli mi acaba ‘doğru şeyleri’ anlatmaya? Kitaplar, filmler, anmalar, yürüyüşler, mezarlıklar ve mezarları donatmış rengârenk yapma çicekler, gerçeği neresinden tutup ne kadar anlatabilirdi katliamın boyutundan habersiz olanlara? Eski ve yeni Türkiye’de yaşamanın cilvesini bilenler bilir; vicdan sahibi olma sorumluluğunu sırtlamaya çalışan kişinin en büyük sınavıdır unutmamak, hatırlamak!

15 yazarın imzasını attığı İstenmeyen Çocuklar, bu sorumluluğun hakkından gelebilmek için belki de “Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak” diye bir alt başlığı kendine zaruri kılıp katliamı birçok yönüyle anlatmayı hedefleyen bir derleme. Kitabın giriş yazısında “etkin bir hafıza, aktif bir bellek” diye bahsediyor kitabı derleyen Müge Tuzcuoğlu. Soramadan edemiyor insan; olanları hatırlamaya çalışırken sürekli yeni katliamların ve hukuksuzlukların üst üste eklendiği, tüm bunların faillerinin cezasız kaldığı bir ülkede, nasıl etmeli de vazgeçmeden hatırlamalı, hatırlatmalı?

1 Haziran 2013’te polisler Gezi Parkı’ndan çekilmiş, eylemciler Taksim’in dört bir yanında yıllarca içlerinde kalan ukdeleri haykırıyorlardı. HaberTürk binasının önünde bir grup sokak müzisyeni ve çevresindeki binlerce kişiden oluşan kalabalık darbukalarla ritim tutarak bağırıyordu: “Dam dam duma dam; Reyhanlı’yı unutma! Dam dam duma dam; Sivas’ı unutma! Damdam duma dam; Roboski’yi unutma!” Liste uzayıp gidiyordu. Sağımdaki yabancı bir arkadaş zayıf Türkçesi ile sadece “unutma”yı anlayabilmiş, diğer bilmediği kelimeleri soruyordu.

YÜREKLERİ SIZLATACAK, BEYİNLERI ZORLAYACAK

Ne denilir ki?

“Bizim buralar böyledir işte. Birileri katliam yapar, sonra aradan yıllar geçer, takipsizlik kararları çıkar, zaman aşımları olur, bazen bunlara bile gerek kalmaz, arsızca karşı dava açılır, biz de bir araya gelip ayin yapar gibi ‘unutma, unutma’ diye birbirimizin kulaklarına fısıldarız” mı demeliydi o yabancıya? 12 Eylül, Sivas Katliamı, Hrant Dink, Berkin Elvan, Erdal Eren, Uğur Kaymaz, Karanfilli Cumartesiler…
“Biz böyle cenazelerde anmalarda bir araya gelen bir halkız. Şimdi de hazır fırsatını bulmuşken hepsinin ismini tek tek bağırıyoruz,” mu demeliydi? Katliam tarihi destursuzca ve bedel ödememenin dayanılmaz hafifliğiyle büyüyen bir ülkenin, unutma fobisine yenilmemeye çalışan insanları olduğumuz sonucunu çıkarabilir miydi hakikaten?

Bu sonucu henüz çıkaramamışlara apaçık bir kaynak olarak karşımızda duruyor İstenmeyen Çocuklar. Kitapta yürekleri sızlatacak, beyinleri zorlayacak birçok soru ve sonuçla karşılaşmak mümkün. Anlatılanlarda “O gün fazla bir HERON sesi geliyordu,” diyorlar. Matbu metindeki etkisi bir yana, Ümit Kıvanç imzalı “Roboski: Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim” belgeselinde de birebir tanıkların ağzından birçok kez duyuyorsunuz bu lafı. HERON’u bin yıllık Kürtçe bir kelimeymiş gibi ustalıkla geçiriyorlar cümlelerin içinden, burukluklarının tepesinden. Nasıl olur da Türkiye’de birçok kişinin anlamını bile bilmediği bu savaş gereci, bu kadınların anaların cümlelerinden öte hayatlarının bu kadar içinde, bu kadar yıkıp geçercesine girip çıkabiliyor? Aydınlatma atışı, havan, imha, uyarı, hudut… Roboskililerin, en başından beri dünyalarının bir parçası olmuş ama kimilerinin hiçbir fikrinin olmadığı bu gerçeklikle en yakın teması kurma deneyimi yaşıyorsunuz kitabın yarı Türkçe yarı Kürtçe sayfaları arasında dolaştıkça.

KİM BUNLAR?

Ve olay gerçekleşiyor.

Köylüler, siviller, çocuklar, katırlar, mazot bidonları, hepsi ama hepsi “imha oluyor” Banu Güven’in deyimiyle “34 kişinin bedeni ağaçlara takılı kalıyor. Olay yeri listesinin 35. sırasında “aidiyeti bilinmeyen kol ve bacak” yazıyor.

Müge Tuzcuoğlu’nun yaşananları, tanıklardan ve iddianame alıntılarından tertip ettiği metni ise gerçeklik ve görülüş algılanış biçimlerini görmek açısından okuyucuyu hem zorlayan hem de ibretlik bir metin diyebiliriz: “Yük hayvanı ve insanlardan oluşan ısı kaynaklarının gruplar halinde bulundukları bölgeden kuzey istikametine gittiği… Genelkurmay Başkanı’nca konunun onayını almak maksadıyla… iki adet aydınlatma mühimmatı kullanılarak… grubun terorist olarak değerlendirilmesine dönük karar açısından teyit edici bulunduğu… bekleyen gruba hava harekatı kapsamında ilk bombanın atıldığı…”

Şu satırları okurken ’64 yapımı, şekil ve içeriğiyle bir Kubrick klasiği olan Dr. Strangelove’ı düşünmeden edemiyor insan. Başrolünü Peter Sellers’ın oynadığı filmde, marjinal bir albayın R Planını devreye sokması ile nükleer saldırı emrini hava kuvvetlerine vermesi ve emri geri alma kodunu bir tek kendisi bildiği için, Amerika Başkanı ve kurmaylarının Pentagon’un kriz odasında dünyanın sonunu bekledikleri son saatler anlatılır. Sistemdeki açığı bilen ve bir o kadar da sistemin kalbinde olan kişilerin, hangi nüfuzlarla, nasıl korkunç sonuçlara yol açabileceklerinin bir resmidir aslında filmde olan biten. Kimdir bu albaylar yarbaylar, komutanlar korgenareller? Kimdir bu ısı kaynaklarına ‘terorist’ diyenler, kimdir bu ‘teroristlere’ bombalama emirlerini verenler?

İbrahim Yaylalı (Yannis Yasilis) kendi yazısında “pilotlar ve vicdani yüzleşme(me)ler”i konusunda pek isabetli sözler ederek, katliamlara sorumlu arama süreçlerimize de ışık tutmaya çalışıyor aslında. Cumhuriyetin bu kara pelerinli “emir kulları” ne zamandır böyle kararlar verebilecek kadar cesur, ne zamandır sonrasında bir açıklama dahi yapmayacak kadar vurdumduymazlar? Yanıt pek bir acıklı; sorulması ise belki artık bir o kadar anlamsız. Bir süredir; hatırı sayılır bir süredir böyleler…

BİZE SADECE GERÇEKLER YETER

Katliamdan sonra medyanın hali tavrı, insanların tepkileri, terorist miydi kaçakcı mıydı soruları arasında, gerçekliği afallatmaya çalışan politikacıların söylemlerine kulak vermek de mümkün yazılarda. Ama sanırım katliam sonrasındaki en can alıcı anektodlardan biri, Ubeydullah Encü’nün önce bir yakınını bulması, sonra kendi oğlunu üzerindeki kendisine ait gömlekten tanıması ve “Durun, durun. Başımıza bu gelmiştir, yapacak bir şey yoktur. Götürelim çocuklarımızı buradan,” demesidir. Yaşamak için koruculuk ya da kaçakçılık dışında hiçbir seçeneği kalmamış bir köy halkının, çocuklarını battaniyelere sarıp katır sırtında götürmesinin fotoğrafında saklıdır Roboski’nin acısı. Gözleri görmeyen babanın, çocuğunu teşhis etmek isteğiyle dokunduğunda, çocuğun başında bir yüz bulamamasıdır Roboski’deki çaresizliğin tarifi. ‘‘Bizim çocuklarımıza haksızlık yapıldı. Bize hakızlık yapıldı,” diyen annelerin cümlesinde ortaya serilir insanlığın tüm onur mücadelesinin altında yatan ham ve kor gerçeklik. Haydar Karataş yazısında “Dünya bazen dilsizdir, yıllarca anlattığınız şey bir yalan perdesine dönüşebilir ama işte şu Roboski olayında ortaya çıkan fotoğraf kareleri anlatılanları toptan bitirir,” diyor ya, aynen öyledir işte. Köylülerin karların arasına yatırdıkları çocuklarının başlarında diz çökmüş halleri de vicdanlara dokunmadıysa şayet… Şehirli şortlu, pamuklu pardesölü ve bir başka iklimin fotoğrafında olsaydı Roboskililer, daha mı az unutulurdular, daha mı çok sayılırdılar acaba? Haklarında dava açılır mıydı yine mesela ya da cçocuklarının el konulmuş kar soğuğu eşyaları bu sefer kendilerine verilir miydi?

Ama henüz gerçekler üzerinden dahi açık açık konuşamadığımız bir durumda varsayımları deşmek gereksiz. Bize sadece gerçekler yeter. Gerçeklik nedir? Roboski’de ölen çocukların yaşları küçüklerin en büyük hayalinin bilgisayar almak, yaşları büyüklerin ise şoför ya da mühendis olmak istemesi… Nedir gerçeklik; şimdi o çocukların ellerinden ayaklarından kopuk, kendilerini bildi bileli bata çıka yürüdükleri karın altında olmaları. Nedir gerçeklik? Roboski’de artık düğünlerin yapılmaması, yeni doğan çocuklara, kaybettikleri çocuklarının isimlerinin koyulması. Gerçeklik, artık Roboski’deki tüm çocukların şoför ya da mühendis olmaktan vazgeçip gazeteci ya da hukukçu olma hevesleri. Gerçeklik işte artık bu çocukların gerçekleri anlatmaya, hukuksuzlukları aydınlatmaya yeminli olmaları.

Gerçeklik; bir gün katliamın haberleri televizyonda veriliyorken İstanbul’da yaşayan Kürt ve müslüman bir anne “Kaza işte, Allah yapınca kaçış yok,” dedi. O anneye bunu dedirten çaresizlikle yaşamak, bu çaresizlikle ölmek zorunda mı o el kadar çocuklar? Bu anlayışın yüce toleransı yüzünden katilleri suçsuz sorunsuz gezerken hele…

Rüyalara giren cocukların, “Ağlama anne, yerim rahat,” demesi ne kadar soğutabilir ki yürekleri? Yine bir gün katliamın haberleri televizyonda veriliyorken… “İyi de orada onların ne işi vardı?” dedi dönemin Başbakan’ı. İşte oradaydı! Devlet eliyle kıyılan tüm canların açıklamasını beklerken çarptığımız gerçek üstü duvar “Orada onların ne işi vardı?” Oralar dedikleri köylülerin nesillerdir aşındırdıkları, diğer ucunda akrabalarını buldukları, sınırsız çizgisiz bir hudut. Oralar dedikleri, şehirlilerin mahallelilerin dolaşıp durduğu caddeleri sokakları. Sahi bizim “oralarda” ne işimiz var? Neden hayatımızı yaşamaya çalışmak, hele hele ara sıra haddimizi aşarak aynı sokaklarda meydanlarda hak aramaya çalışmak? Bilmiyor muyuz “oralar” kimin ya da kimde? Bilmiyor muyuz, oralar nere, biz nere?
Biliyoruz bilmesine de, bazen unutuyoruz işte…

(http://www.cumhuriyet.com.tr/, 29 Aralık 2014 )

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Politika, Söyleşi
Dostoyevski’nin hapishane yaşamından notlar

Bütün Rus mahpusları, kendilerine en çok acıyan, en çok merhamet edenlerin doktorlar olduğunu bilirler. Doktorlar; bir de basit halk tabakası,...

Kapat