Romalıların Din ve Felsefe Karşısında Davranışları

Lâtin dilinde felsefe, büyük belâgat sahibi ve kelimelerini kullanırken inceden inceye tartan ve ölçen, Cicero tarafından başlamış ve mükemmelleştirilmiştir.
St. Augustine

Geçen bölümlerde Romalının kendi dînine karşı davranışını görmüştük. Dînî, tarih çerçevesi içinde düşünürdü, tarihse Roma’nın tarihiydi. Birey için kişiyi çekecek pek az şey vardı; tarihinin ve kaderinin arkasındaki tanrısal güçlerle, anlaşılmaz bir şekilde bağları olan bir devletin bünyesi içine sokulduğu duygusu vardı onda, üstünde kendi hayat oyununun oynandığı mânevî temeli teşkil eden birçok tanrının sağ yanından ayrılmaması, kendini onların eylemleriyle ve amaçlarıyla bir tutması gerekiyordu. Romalı kahramanların efsânelerinde öyle ahlâksal nitelikler vardı ki, tanrının himâyesindeki bir tarihin metni içinde bulunduklarından insanüstü değerler kazanmışlardı. Ama duygusal bakımdan, mânevî güç verme, hayatı ve somut sorunları açıklama bakımından Roma dîninde büyük şey yoktu. Romalıya hak ve ödev – “hakkı çok iyi kavrayan bir zihni vardı” – gibi dar bir çerçeve içinde sarsılmadan dimdik duruyor ve anlaşılması insanın güçlerinin ötesinde olan şeylere girmeyi istemiyordu, ya da Roma dînindeki eksiklikleri başka yerlerden – yabancı dinlerden veya felsefeden – gidermeğe çalışıyordu.
Romalıların yabancı dîne karşı davranışları kısaca anlatılabilir. Devlet dîninin resmî curator’ları, Roma dîninden başka bir dînin bayramlarında, ona yer vererek, ya da tapınak için bir arâzi temin ederek resmen kabul ettiğinde, o dînin Roma geleneklerine uygun bir şekilde değişmesine çalışıyordu. Efsâne veya hikâye, ekserî değişiyor, tören ve ifâde tarzları başka kılığa bürünüyor ve din kuvvetli bir Roma etkisi altına giriyordu. Bu mümkün olmadığı zaman, hiç olmazsa, Roma’nın îtiraz edeceği unsurlar eleniyordu.
Cumhuriyetin son yüzyılında devlet dîni, Roma duygusuna artık hitap etmemeğe başladı. Servet ve kudretin artışı, ilk parlayışında tanrısız edebilecek bir maddeciliğe yol açtı; İmparatorluğun genişlemesi ticaret ve şimdi Roma’nın içinde bulunduğu birçok fâaliyet dolayısıyla, yabancıların Roma’ya akışı, İtalya’ya yabancı dinler getirmişti. Bunlar, hemen kabul ediliyordu, çünkü bu dinler, Roma dîninde olmayan bir duygu unsuru getiriyor, bireyin önemini yüceltiyor, heyecan ve kişisel yaşantı ile ekserî bir öte dünya müjdeliyordu. Üstelik, “halk” ile Roma nüfusunun daha eski ve yönetici üyeleri arasındaki karşıtlık, artık iyice belirli bir hâle gelmişti; halk kütlesi, Romalıdan tamamıyla ayrı ve siyâsî bakımdan senatörler partisine karşı, yabancılarla kabarmıştı. Tabiî eğilimleri, siyasal ve toplumsal sebepler yüzünden, eski Roma geleneğinin yaşayış biçimlerine ve dînine, ya ilgisiz, ya da düşmanca davranıyorlar, yeni din biçimlerinde daha büyük heyecan buluyorlardı. Baskı pek büyüktü, devlet, ahlâka aykırı olmadıkça ve siyasal bakımdan bir tehlike göstermedikçe, yani din kisvesi altında siyasal bir doktrin propagandası yapmadıkça, bütün bu dinlere göz yummak zorunda kalıyordu. Yavaş yavaş birçok Doğu dîni resmen kabul olundu, bununla birlikte, bunların sayısı ve karakteri üstünde titiz davranılıyordu ve tapınakları Roma’nın kutsal sınırları içinde kurulamıyordu.
Örneğin, İkinci Kartaca Savaşında bir Sibylline kehâneti, Romalıların Anadolu’da İda Tepesinin “büyük anası” Cybele’e saygıyla davrandıkları takdirde, Hannibal’den kurtulacaklarını söylemişti. Tanrıça, İtalya’ya, Roma’ya getirilmiş, Doğulu rahipleriyle birlikte, vahşî müzikle Zafer Tapınağı’na konmuş ve kasden ihmal edilmişti. Bir “Tabiat” tanrıçası olarak ona yapılacak törene, vatandaşların katılması yasak edilmişti, Doğunun törenleri, rahibelerin davranışları alay konusu yapılmıştır. Romalılaşmış bayramlarla kutlanıyorduysa da, ancak İ.S. üçüncü yüzyıldan sonra, Roma’nın başkenti Doğu etkilerine daha açık davrandığı zaman, tam ifâdesini bulmuştur. İ.Ö. 204’de kabulünden beri, âmme tapınmasına nezaret eden Onbeşler Kurulunun kontrolü altına girmiştir. İ.Ö. 186’da, yeni Roma’ya sokulmuş olan Bacchus’e yapılan tutkulu tapınma törenleri sırasında, binlerce Romalı yakalanmıştır. Âmme düzeni ve ahlâkı tehlike içinde bulunuyordu. Bu dinsel törenleri kanun yasak etmiştir. Ama vatandaşlardan biri böyle tapınmak istiyorsa, bundan kaçınamıyorsa, şehrin yargıcından (o da Senatoya başvururdu) beş kişiden fazla bir araya gelmemek şartıyla tapınmasına izin verilirdi. Aynı şekilde müneccimler, yahudi dînini yayan Yahudiler, büyücüler ve daha birçok kimseler, Cumhuriyetin son yüzyılında ve İmparatorluğun başlangıcında, türlü zamanlarda yasak edilmişti. Ancak İ.S. üçüncü yüzyıldan sonra Mısır, Suriye ve Pers tanrıları, şehrin kutsal sınırı içine girebildiler; Augustus, Roma dinlerini öyle sağlam bir şekilde restore etmişti ki ve Roma dîninin koruyuculuğunu verdiği senatör çevreleri de ödevlerini öyle iyi yerine getiriyorlardı ki…
Yabancı dinlere uygulanan sınav üçtü: I) Roma dinlerinin üstün durumunu bozacak nitelikte midir? II) Siyasal bakımdan bir tehlike sözkonusu olabilir mi? III) Ahlâka aykırı bir yanı var mı? Bu sınavlardan geçen yabancı dinler, tam bir hoşgörüye uğruyordu.
Augustus’un zamanından sonra, yeni bir Roma dîni çıkıyor ortaya – İmparatora tapmadır bu. “Roma İmparatoruna tapma” ifâde şeklini bile bile kullanıyoruz, çünkü çoğu zaman böyle denir; bunun durumu tam olarak açıklayıp açıklamadığı şu kısa hikâyeden anlaşılabilir. Fazla basitleştirme tehlikesine düşmemek için, konuya üç yönden yaklaşabiliriz: İlkin, Doğu eyâletleri bakımından; ikinci olarak Roma, üçüncü olarak da Batı eyâletleri bakımından.
Doğu Akdeniz’de İmparatora tapma, kendiliğinden doğmuştu. Tanrıyla insan arasındaki çizgi belirsizdi. Eski tanrıların ve kahramanların, memleketlerine veya insanlığa iyi hizmet etmiş insanlar olduğu genellikle kabul olunuyordu; Filozoflar, insandaki tanrısal kıvılcımdan, ya da tanrısal özden söz etmişlerdi. Büyük İskender’in haleflerine Doğu tarzında dinsel dil ve davranışla saygı gösterilmişti. Tebâalarına faydalar sağlayan bir hâkan “İyilik Yapıcı” (Euergetes) ve “Kurtarıcı” (Soter) gibi ünvanlar alıyordu. Krallık ve sorumluluklar konusu, birçok Yunan felsefe ekolleri tarafından dikkatle ele alınmıştı, ve –bazıları elimizde bulunan– geniş bir edebiyat, ideal kralın niteliklerini anlatıyordu; krallığın haklı çıkarılması, insanlık aşkı, acıma duygusu ve tebâasına hizmet gibi niteliklere dayanılarak yapılıyordu. Çünkü hâkanların tanrısallıkları, tanrısal karakterin en yüksek ilkelerini kendinde gösterebildiği derecede vardı. İyi bir hâkan, tanrısallığını, insan seviyesine inerek gösteriyordu. Doğulular, hâkanlara öyle çok tanrısal gibi görünen ünvanlar veriyorlardı ki, Anadolu eyâletlerindeki Roma vâlileri sık sık alıyorlardı bu ünvanları. Onlara barış ve refah sağlayan İmparatora, böyle cömertçe unvan dağıtmalarında şaşılacak bir şey yok bu bakımdan.
İtalya’yla Roma’da işler öyle değildi. Yaşayan bir kimseye tanrısallık atfetmek fikri tiksinç geliyordu. Ama, görmüş olduğumuz gibi, Romalıların geçmişlerine karşı davranışları öyleydi ki, büyük adamlarının anılarına saygı gösteriyorlardı ve Roma’nın kaderiyle, onu büyük yapan ahlâksal niteliklerini kişileştiriyorlardı. Üstelik, genius fikri Doğu Akdeniz’in daha açıkça belirttiği bir duyguyu, temkinli bir şekilde ifâde ediyordu. Böylece, Augustus’un doğum günü Roma için en önemli bir olay olarak kutlanmıştır; kendisi, ya da mevkîi, Roma demekti, ve “Roma ve Augustus”a tapma da bir bağlılık ifâdesi olduğu için, resmen kabul edilmişti. Augustus adı –bu bir ad değil, bir ünvandır– “çoğalma” anlamına gelir, aynı zamanda “kutsallık” ifâde eder. Bu din, hemencecik bütün İtalya’ya ve kasabalara yayıldı; “kolejler” ve “din cemiyetleri” tarafından teşkilâtlandırılan bu dîne şevkle katılınıyordu. Ama hayattayken hiçbir İmparator “tanrı” ilân edilmemiştir, öldükten sonra da pek azı tanrı sayılmıştır.
Batı eyâletlerinde İmparatora tapış, belediyelerde ve eyâlet kurullarının toplandığı yerlerde kutlanırdı. Roma ve Augustus’a tapışta esas Roma’ydı ağır basan; çünkü hayran kaldıkları Roma’nın uygarlığıydı. Uygarlık, Doğudakinin tersine, bunlar için yeni bir şeydi; din, kanun, düzen, ticaret, edebiyat, maddî refah ve kuzey barbarlara karşı sağlam bir sınır savunması ifâde ediyordu onlar için. İmparatorun Afrikalı, Suriyeli ya da Trakyalı olabilmeğe başladığı ikinci yüzyılın sonundan sonra, tapma törenleri İtalya’da başka kılığa girdi, İmparatorun dilediği dalkavukluk ve tabasbus hoşgörülmeye başlandı. Jüpiter ile Perslerin güneş tanrısıyla aynı olduğu kabul edilince, İmparatora tapış da değişti ister istemez. Tahttaki İmparatorun bütün ailesi tanrısallaştırılıyordu; ama bu, aslında sadece bazı dış formaliteler gerektiriyor, onlara bir çeşit kutsallığın tanınmasını gerektiriyordu.
Bu tapmada Prensliğe, Roma hükûmetine ve Roma’nın temsil ettiği fikirlere bir bağlılık ifâdesi vardı. Yunan felsefesinde hâkan ile ilgili olarak gördüğümüz cinsten bazı “erdemler” isteniyordu İmparatorluk rolünden. “Erdem”, yumuşak yüreklilik ve dinsel bir ödev duygusunun olması şarttı; sikke ve yazıtlarda örneğin, İmparatorluğun geleceği konusunda tedbirli davranmayı ifâde eden providentia gibi, daha başkaları da buna eklendi. Erdemler ille de tahttaki İmparator tarafından gerçekleştiriliyordu demek değil bu, bununla birlikte, cömertlik ve iyi idarede bulunanlar yok değildi; bu erdemler daha çok İmparatorluk görevinin genel idealinin ifâdesiydi.
Dünya, dinler ve felsefelerle doluydu; hareket rahatlığı, ticaret, ordu hizmeti ve resmî görevler gibi işler her sınıftan halkın imparatorluğun bir ucundan, bir ucuna yolculuk etmesine sebep oluyordu. Bunlar giderken, dinlerini de birlikte götürüyorlardı. Perslerin güneş tanrısı Mithra Roma birliklerinin mevzîlendiği her yerde ve ulaştırma yolları üstünde görülür; çünkü bu tanrı özellikle askerin tanrısıydı. Silvanus İtalya kırlarının ilkel bir tanrısıydı. Bununla birlikte Silvanus’a bazen invictus “fethedilemeyen” denir, ki bu Mithra’nın sıfatlarından biridir; böylece bir tanrı başka bir tanrıyla kaynaşmış oluyor. Tanrıların hareketlerini topraktan çıkarılan kayıtlar, tabletler, adaklar, ve mihraplardaki yazılarla izleyebiliriz, Kapitol’un Jüpiter’i Doğuda, Mısır tanrıları Batıda görülmektedir; dinsel törenler birbirine karışmıştı. Çoğu zaman uzun bir formül şeklinde birçok tanrıya hitap edilirdi – “Jüpiter Optimus Maximus, Juno Regina, Minerva Sancta, Güneş Mithras, Hercules, Mars, Merkür, yerin genius’u, bütün tanrı ve tanrıçalar”. Tanrıların ve törenlerin kaynaşmasına sebep, birçok din karşısında şaşkınlık, törenlerdeki belli benzerlik ve tanrının lûtfunu elde etmek için emin bir şekilde davranmak istemektedir. Bütün bu sebepler ve saikler tek-tanrılılık fikrinin doğmasına yardım etmiştir; bu eğilim, filozofların sözlerinin etkisinde kalan halkta uyanmış olan kavramlarla da destekleniyordu.
Dinden felsefeye geçiyoruz, bu geçişe bir köprü olarak da güçlü ve kendine özel bir dehâ olan şair Lucretius’a başvuracağız, Lucretius’un tutkusu dîni gözden düşürmekti, belki de, bütün Roma edebiyatındaki en samimî dindar heyecanı göstermeyi başaran o olmuştur. Lucretius üstünde hemen hemen hiçbir şey bilmiyoruz; İ.Ö. 55’de, orta yaşta şiirini bitiremeden ölmüştür. Bu eserde dünyayı, insan hayatını ve davranışını Yunan filozofu Epikuros’un (İ.Ö. 270 sıralarında ölmüştür) felsefesinin ışığı altında anlatmağa çalışmıştır. Bunda başarı da elde etti, çünkü, her ne kadar Nesnelerin Nitelikleri Üstüne adlı şiiri, günün en teknik diliyle felsefî veya şimdi diyeceğimiz gibi, bilimsel dünya görüşünü açıklayan altı kitaplık bir didaktik şiirse de, hiçbir rasyonalist sokak hatibi ondan daha ateşli olamaz, hiçbir tabiat mistik’i, maddî tabiatın esrarlı ve haşmetli eserlerine daha nüfuz edici olamaz. Çünkü Lucretius, peygamberi Epikuros tarafından uyarılan ümitlerle kavruluyordu – İnsan Hayatı insanların gözü önünde, yerde yüzükoyun yatmış, kıvranırken, dînin ölü ağırlığı altında ezilirken, – o din ki, başını göksel yerlerden çıkarıp, görünüşünün dehşetiyle ölümlü insanlara doğru eğiliyor, ya da kötü kötü düşünüyordu – işte o zaman ilk defa gözlerini – ölümlü birinin gözlerini – kaldıran ve onunla ilk defa gözgöze gelen kimse Yunanlı biri oldu. Bu adamı, tanrı hikâyeleri ve tanrıların şimşekleri ve göğün tehditleri ve gürültüleri eli altında bulunduramamıştı: Bunlar, tabiatın dünyasının kapılarını kilitli tutan sürgüleri kıran ilk kimse olmak için cesâret arayan zihnini daha bir kamçılıyordu. Bu yüzden, zihninin şiddetli gücü onu zafere götürdü; evrenin alev alev yanan surlarını aşıp gitti; zihniyle olsun rûhuyla olsun ölçülemeyen bütünde yer almıştır. Oradan mükâfatlarla geri geliyor bize, ve nelerin varolabileceğini nelerin olamayacağını anlatmak üzere geri geliyor; kısacası her bir nesnenin içinde bulunan imkânları belirten ilke nedir, tâ derinliklerindeki sınır taşını ortaya çıkaran hangi ilkedir. Din de sırası gelince bu şekilde yıkılmış ve ayaklar altına alınmıştır; insanın bu zaferi bizi gökle bir seviyeye çıkarmaktadır.”
Lucretius’un Epikuros’a borcu budur. Kısaca söylemek gerekirse, Epikürcülük Demokritos’un atomik determinizminden türemişti. Büyüklük ve biçim bakımından türlü türlü olan ve uzayda düşen atomların tesadüfî biraraya gelmesinin sonucudur evren. Düşerken yolundan ayrılabilir –nedeni açık değildir bunun- çarpışabilirler ve birtakım karışımlar meydana getirebilirler, böylece dünyada türlülük vardır, yasa değişmez bir şey değildir, insan da, üstünde kontrolü olmadığı önceden tâyin edilen sebeplere boyun eğmek zorundadır. Her şey, rûh dahi, maddeden yapılmıştır, bununla birlikte madde “incelik” bakımından değişebilir; madde, atomlar hâlinde parçalanabilir, ancak atomlar parçalanamaz; bu yüzden atomlardan başka her şey yok olabilir, bir de evrenler arasındaki boş uzaylarda –bu yüzden hiçbir şeyle çarpışmayacaklarından ölümsüzdürler- tanrıların vücutları. Her şey madde olduğuna göre, fikirler –görme gibi- duyu izlenimleri de maddîdir; bunların meydana gelmesi, zihnin kendisinin duyu organlarına vuran, nesnelerin atom kabukları fırlatıyormuş gibi olmalarındandır. Böylece tanrılar gerçekten vardır, çünkü onlar hakkında bir fikrimiz vardır; onlar mutludur ve insanların mutluluğu için kaygılanmamaktadırlar, hattâ insanları yaratan bile onlar değildir. İnsan tanrılara saygı gösterebilir, onlardan çıkan şeylere kendini mazur bırakabilir, böylece onların niteliklerinden bir şeyler kazanabilir; tefekkür bu yüzden bazı faydalar sağlayabilir. Ama tanrılar, isteyerek, ya da bile bile insanları etkilememektedir. İnsanın amacı mutluluktur – kendini zevke vermek değildir, çünkü bu acıya sebep olabilir; amaç, bedenin ve zihnin sükûnudur. Her şeyden önce korkulardan kurtulunuz, ölüm korkusundan ve Tanrının hoşuna gitmeyecek diye korkmaktan, ölüm bilinçsizliktir; tanrıların gazâbı bir efsânedir.
Böylece şiir bu doktrini insan varlığını ve hayatını tanımak için açmakta olup, geniş bir çerçeve çiziyor. Beşinci kitabın ele aldığı konular şunlardır: Dünyanın niteliği ve ölümlülük; dünyanın yapılışı; yıldızların hareketleri; bitkiler ve hayvanlar ve bunların nerden geldikleri; sağ kalma mücadelesinde hayvanların ortadan kalkması; ilkel insan; ilk uygarlık; dilin başlangıcı; ateşin bulunuşu; siyasal hayatın ve dinin başlangıcı; madenlerin bulunuşu; ilk savaşlar; müziğin ortaya çıkması; bir bütün olarak uygarlık. Bilimsel kuram bizi sürükleyen bir incelik ve inançla yazılmıştır; uzun bir inceleme eseridir bu şiir. Örneğin, rûhun bedenle niçin yok olacağına dair 17 sebep verilmekte ve varılan sonuç şöyle başlamaktadır:
“Böylece ölüm bizim için bir hiçtir, umurumuzda olmaması gerekir, çünkü zihinin niteliğinin öleceği tanıtlanmıştır. Nasıl bizler, kendimiz, geçmiş günlerde, Kartacalılar savaş açmak için her bir yönden bize karşı biraraya geldiklerinde, savaşın korkunç karışıklığı yüzünden her şey sarsıldığında ve göklerin yüksek kubbesi altında dehşet içinde ne var ne yok tir tir titrediğinde, bütün insanlığın deniziyle toprağıyla iki ulusun hangisine düşeceğini merakla beklerken, insanlar nasıl biz kendimiz acı duymadıysak – gelecekte de bizler göçüp gittikten sonra, birleşerek bizleri tek varlıklar hâline getiren bedenle rûh ikiye ayrıldığında, münakâşa kabul etmez şekilde kaybolup gideceğiz, hiçbir şey bize dokunamaz yerle deniz karışıp gökle bir olsa da.”
Bizi en çok hayran bırakan kısımlarsa tabiatı ve insanın ilk hayatını çizen kısımlardır. Antropolojik veri olarak Lucretius’un elinde hemen hemen bir şey yoktu, gözüyle görebileceği oymaklar, fosiller, cihazlar veya mağara resimleri yoktu. Yine de çizdiği resimler çok canlıdır ve modern kuramlar yönünden tamamıyla gerçeğe uygundur. Tabiatı inceden inceye gözlemektedir, araştırıcı ve insana yakın bir zihni vardır; insan karakterlerini, heyecanlarını ve insanları harekete getiren saikleri çok kesin ve inandırıcı bir şekilde çizmektedir. Bu bölümlerdeki mısralara Lâtin edebiyatının en güzel mısraları denebilir.
Şiir eşsiz bir eser olmuştur. Epikürcülük Roma’da pek izleyici bulamamıştır; Virgilius ile Horatius, onunla biraz oynadıktan sonra vazgeçmişlerdir. Bu bakımdan eser yalnız kalmıştır. Lucretius’un va’z edebileceği kimsesi yoktu, ona yol gösterecek ondan önce bu yolda gitmiş kimse yoktu, onu bir filozof olarak sevecek bir okur nesli de yoktu; dehâsı ona çok çetin bir konu işletmiş bulunan bir şairdi sadece. Lucretius bütün o tutkulu maddeciliğine rağmen, pek o kadar dînin kendisine saldırmamaktadır, onun karşı olduğu, Roma’da etkisini genişletmekte olan din biçimleriydi. Düşlere güvenme, büyüsel törenler, kurbanlar, efsûnlar ve boş inançlara kıyasıya saldırmakla itham edilmiştir. Lucretius bunların Roma dînindeki önemini fazla mı ileri götürmüştü acaba? Roma dîni sözkonusu olduğunda, bu böyle olabilir tabiî, ama muhtemelen ilk aklına gelen, Roma duygusunu etkisi altına alan Doğudan gelme birtakım davranışlardır. Lucretius’un karşı geldiği tanrılar değildi; onu deli eden şey; birkaç dakika mantıklı düşünmekle hepsinden kurtulunacak olan boş inançlara, insanların kendilerini enayi gibi kaptırmalarıydı. “Delilerin hayatı, sonunda yeryüzünü bir cehenneme çevirir”. Yeni dindar olmuş bir kimsenin ateşliliğiyle, akıl namına dînin dinsizliğine saldırmıştır.
Epikürcülük Roma’da uygun bir ortam bulamamışsa da, Stoacılık bunun tam tersi olmuştur, çünkü Romalılar, Stoacılığın adını duymadan çok önce kendiliklerinden Stoacıydılar. Stoacılığın kurucusu Atina’da yaşamış ve öğretmiş olan Citimu’lu Zeno’ydu (İ.Ö. 350-260). Stoacılık Yunan felsefesine büyük şey borçluydu aynı zamanda. Doğudan çıkan felsefî fikirlerle de temas halindeydi. İzleyicileri, bugüne dek felsefî spekülasyon konusu olmuş birçok sorunlarla uğraşmışlardır –metafizik, fizik, psikolojik, etik, mantıkî ve siyasî sorunlar üstüne tartışmışlardır- ve öğretilerini Doğu Akdeniz’e yaymışlardı. Ama Roma Stoacılığı bambaşka bir şeydi. Roma hiçbir zaman bir felsefenin tümünü benimsememiştir; bazı yanları onu ilgilendirmiyordu, bazı yanlarını kendi içgüdüsel inançlarına uydurmuştu ve bunlarda, kendinin açıkça söyleyememiş olduğu şeyi görüyorlardı. Romalının sadece kendi ülküsüne uygun olan şeyleri aldığını söylemek, pek haklı bir davranış olmaz, çünkü şüphesiz felsefî incelemeler birçok kimsenin davranışını değiştirmiş ve görüşünü etkilemiştir. Ama belli olan bir şey varsa, o da Romalının bir sistem kurmağa ya da metafizik’in temel sorunlarına büyük ilgi göstermeyişidir. Her şeyden önce ilgilendiği eylemdi, bunun doğuracağı sonuçlarla, bu sonuçların haklı çıkarılmasıydı. Bu yüzden Roma felsefesi eklektik bir felsefe olup, başlıca kaygısı ahlâk olmuştur.
İ.Ö. 153’te Atina’nın Roma’ya bir elçi grubu gönderdiği söylenmektedir, bu topluluk, üç felsefe ekolünün, Stoacılığın Gezimci ekolün (bunlar, Aristonun izleyicileriydi) ve Akademik ekolün (Eflâtun’un izleyicileri) baş savunucularını ihtiva ediyordu. Bunları büyük bir dinleyici kütlesi dinlemiştir. Çok geçmeden Rodos’lu Panaetius (İ.Ö. 109’da ölmüştür) Roma’ya gitmiş, ve Scipio Aemilianus, Polybius ve arkadaşları gibi kimselerin dostu olmuştu. Panaetius’un kendi Stoacılığı çok değiştirmiştir, tabiî Roma karakterine uydurmak için. Daha sonra Poseidonius Rodos’da öğretisini yaymıştır; Cicero onu İ.Ö. 78’de orada ziyaret etmiş ve ondan çok şey almıştır.
Cicero’ya bir filozof yazar olarak türlü türlü değerler verilmiştir. Avrupa düşüncesi üstündeki etkisi tabiî çok büyük olmuştur; bazı devirlerde Eflâtun ve Aristo’nunkinden daha da büyük olmuştur. Şimdiyse büyük bir zekâsı olmayan vasat biri diye hor görülmekte. Felsefî eserleri konusunda alçakgönüllü davranarak bir zamanlar Attivuz’a şöyle yazmıştı mektubunun birinde; “bunlar kopya olduklarından daha az emeğe mal oluyorlar; ben sadece kelimeleri temin edebiliyorum, kelimelerse hiç zorluk çekmiyor gelmede!” Şimdi de bu kendi sözleri üzerine yargılanıyor. Bir bakıma haklıydı, ama kelimeleri temin ederken Avrupa edebiyatı ve düşüncesine ölçülemeyecek derecede büyük bir yardımda bulunuyordu. Lâtin diline kıvrak bir biçim verdi, böylece herhangi bir akıllı fikirli kimse, çağının felsefî fikirlerini kavramakla kalmıyor, aynı zamanda Hıristiyan düşüncesi, çatışması ve Avrupa Bilimi ve bütün bilim alanlarında fikirleri, açıkça anlatılabiliyordu. Üstelik, Cicero’nun eserleri başkalarından türemişse de, türettiklerini öyle güzel seçmiş ve öyle güzel bir biçimle vermiştir ki, ahlâk felsefesine – Eflâtun’unki de dahil olmak üzere – daha iyi bir giriş olamaz. Kendine özel hiçbir yanı yoktur – sadece üslûb, dil ve takdim şeklinde orijinallik gösterir; ama yüzyıllar boyunca felsefî gramer biçimi bu eserlerden öğrenilmiş olup, hâlâ değerlerinden kaybetmemişlerdir. Eserlerinin bazılarının adları: Devlet Üstüne, bu Scipio Aemilianus ile dostları arasında geçen bir tartışma olup, elimize bozuk bir halde geçmiştir; Kanunlar Üstüne Cicero ile Atticus ve Quintus, Cicero arasında geçen bir tartışmadır; İyi ve Kötünün Amaçları Üstüne, Epikürcü, Stoacı ve Akademici görüşlerin ortaya konup eleştirildiği başka bir tartışmadır; Tusculan Kavgaları; Tanrıların Nitelikleri Üstüne; Yaşlılık Üstüne (Scipio ile Laelius Cato’yu ziyaret eder ve bilgeliğine kulak verir); Dostluk Üstüne; Ödevler Üstüne. Çoğu zaman felsefî denen eserlerin bazılarıdır bunlar; bunların çoğu metodik eserler olmayıp içinde birtakım fıkralar bulunan denemeler, düşünceler ve dağınık sözlerdir. Bütün bu yazılarda Stoacılık bazen açıktan açığa ele alınır, bazen da dolayısıyla belirtilir; örneğin Academica’da Zeno’nun öğretisi üstünde genel bir görüş verilmiştir, Tanrıların Nitelikleri’nde (Kitap II), Stoa fiziği ele alınır, Amaçlar’da (Kitap III), Stoa etik’i incelenir.
Stoacılığın öğretilerini ele almadan önce, daha sonraki savunucularından üçüne bir göz atmamız gerekir. Seneca’nın âmme hizmetini, Neron’un sarayındaki hayatını, servetini ve Neron’un hayatına kastedenlerdendir diye suçlandırılışını bir yana bırakalım; çağdaş eleştirmeciler tarafından nasıl değerlendirildiğinden de söz edemeyeceğiz, bazıları bulantı verici bir ikiyüzlülüğün kişileşmiş örneği diye nefret etmekte, bazılarıysa ona bir aziz diye bakmaktadır – “şu putperest rahip, şu ülkücü, St Jerome ile Thomas à Kempis’in yanına konacak kimse, hasta, ölmek üzere olan rûhlara, felsefe disiplini sâyesinde daha yüksek bir hayatı göstermek için, nerdeyse St. Paul’unkine yakın, bir İncil tutkusu duyan şu adam.” Yapılacak en iyi şey, eserlerini ele alıp, onlar üstüne tartışmaktır. İyinin niçin eziyet çekmesi gerektiğini ele alan, Takdirî İlâhî gibi adları olan birçok eser vardır; bunlar dişe dokunur cinsten eziyet çekmezler der Seneca; Kızgınlık Üstüne; Mutluluk Hayatı Üstüne; Zihin Sükûnu Üstüne; Acıma Üstüne bu, Nero’ya hitaben yazılmış olup, Shakespeare’in Portia’sının büyük konuşmasındaki bazı fikirlerin kaynağıdır; Merhamet Üstüne. Bunlardan başka şu eserleri yazmıştır: a) Bilimsel değeri olmasa da tabiî olayları iyi tasvir eden Tabiat Konuları, b) Avrupa trajedisi üstünde büyük etkileri olan trajediler, c) Lucilius’a mektuplar. 124 tane mektubu, mektuptan çok “ciddî konular” üstüne yazılmış birtakım hayâlî düşünceler ve denemelerden ibarettir; bazen bir fıkrayla, Seneca veya Lucilius’un başına gelmiş gerçek bir olayın anlatılmasıyla başlar, sonra çok geçmeden vaz’a geçilir.
Birkaç örnek verelim:
“Bütün bana yazdıklarından ve duyduklarımdan çıkardığıma göre, büyük ümitler vâad ediyorsun sen; bir yerden bir yere dolaşıp durarak rahatsız olmuyorsun. Oraya buraya gidip durmak, hasta bir zihnin belirtisidir; oturaklı bir zihnin baş belirtisi, sâkin durabilip, kendi kendiyle oyalanabilmesidir. Birçok yazar ve kitap okuyabilmek için dengesizlik ve yerinde duramamazlık olmaz, bundan emin ol. Üstünde durman ve zihninde ayrılmadan kalacak olan şeyler alabileceğin bazı dehâ eserleri vardır. Her yerde olan adam, hiçbir yerde değildir. Ömrünü gezmekle geçiren birinin çok tanıdıkları olabilirse de, gerçek dostları olmaz. Kendinizi tek bir dâhi adama gerçekten ve yakından bağlamazsanız, öldürücü bir hızla, her şeyin üstünden koşarsanız, aynı şey başınıza gelir. Sağlığa en kötü şey, devanın sık sık değiştirilmesidir. Durmadan yeni pansumanlar tatbik edilen hiçbir yara kapanmaz ve devamlı olarak bir bitkinin toprağını değiştirirseniz, bitkiniz zayıflar. Çabuk gelip geçen, size fayda vermez. Çok kitap insanın aklını oyalar; elinizdeki kitapları okuyamayacağınıza göre, okuyabileceğinizi okumak yeter…” Böyle devam eder gider. “…Ellerinizi göğe kaldırmanız gerekmez, dileklerinizi duyuracağınızı sanarak, tapınağın kapıcısından heykele kulaklarına yaklaşmak için izin almanız gerekmez: Tanrı sizin yanıbaşınızdadır, sizinledir, sizin içinizdedir. Sizi temin ederim ki Lucilius, kutsal soluk (evrene can veren) içimizdedir, içimizdeki iyi ve kötüye bakmaktadır. Tanrıdan uzak hiçbir kimse iyi bir insan değildir. Tanrının yardımı olmadan kim kaderini aşabilir ki? Bizi iyi ve doğru yapan öğütleri veren O’dur. Tanrının ne olduğunu bilmiyorsak da, her iyi insanın içinde Tanrı vardır. Tut ki yaşlı ağaçlarla dolu bir ormanla karşılaştın. Alabildiğine yükselen ağaçlarla kaplı, birbirine girmiş sık dallarıyla göğü kapıyor; ormanın yüksekliği, gizli yalnızlık, ağırlığıyla çöken, hiçbir şeyin bozmadığı, ürkü verici gölgeler, dört bir yan açıkken insana bir tanrısal varlığın varlığını duyurur. Dağda, üstünde alnını kırıştırıyormuş gibi duran yamacındaki kayaların içine derinliğine oyulmuş; bir mağara, elle değil, tabiatın mârifetiyle içinde odalar açılmış bir mağara, insanın yüreğine dinsel bir duygu salar… Tut ki, tehlikeden korkmayan biri var, istekleri olmayan, zıtlıkta mutlu, fırtına ortasında sakin, insanlara daha yüksekten bakan ve tanrılara kendi seviyesindeymiş gibi bakan biri var, bu kimseye karşı saygı duymaz mısınız? “İçinde bulunduğu şu küçük beden, çerçevesi içindeki çapında düşünemeyeceğim kadar büyük ve ulu bir şey bu” demez misiniz? Tanrısal bir güç verilmiştir ona. Bu şekilde ayarlanmış, değeri daha az olan şeyler üstünde durmadan geçen, korkularımıza, umutlarımıza gülen üstün bu kafa, elbette ki gökten bir güçle teçhiz edilmiştir; bu denli büyük bir varlık tanrısal bir destekle ancak ayakta durur. En büyük olan yanıyla inmiş olduğu gökte yaşar.”
Epiktetos, Seneca’dan birçok bakımlardan ayrılır – Neron’un sonradan âzat edilen bir kölesi olup, sonunda başka filozoflarla birlikte Roma’dan sürülmüştür. Yoksulluk ve hastalık içinde Epirus’ta, Nicopolis’te va’z etmiştir. İmparator Hadrianus’un yakın dostu olduğu söylenir; sözleri bize Arrian tarafından alınan notlarla geçmiştir. Kişinin ölümsüzlüğü konusunda herhangi bir destekleyici inanç olmadan derin bir dinsel zihni vardı. Tanrının buyruğunu, bu dünyada yerine getirmekle yetiniyordu ve daha ilerisine bakmıyordu. İnançlarının yakıcı yoğunluğu, güçlü ve tutkulu bir dille anlatılmıştır: Müstehzî, keskin ve veciz bir dil ile dinleyicilerinin gönüllerini sorularla işliyor, ya da kızgın yargılarını saçıyordu. Canlı bir hatipti herhalde.
Karışık dinleyicilerine öfkeyle hitap eden sabık-köleyi bir yana bırakıp şimdi, Pannonia’da, Carnuntum’daki İmparator Marcus Ayrelius’un çadırına gidelim, Marcus Ayrelius bir filozof olmak için yaratılmışken, Roma İmparatorluğu’nun kuzey sınırını savunan ordunun, kumandanlık görevini üstüne almıştır. Bunu dirâyetle ve başarıyla yapmıştır. Ama zaman zaman kendi içine kapanırdı; ve zihninin melânkolik köşelerinde bazı sorunlarla uğraşırken, hayâllerini, çalışmalarını ve kararlarını kaleme almıştır, tuhaf bir tesadüf eseri olarak da bu notlar bizlere kadar gelmiştir. Bazılarına göre, Kendi Üstüne –düşüncelerinin başlığıdır bu- dünyanın en büyük kitaplarından biridir; bazılarıysa bunda kendi içine dönmüş kararsızlığının, ona işkence verdiği ahlâk üstünde, titizlikle hareket eden hasta birinin ipsiz sapsız sözleridir. Okuyucunun üstünde kararlar verebileceği 12 kitap vardır, burada iki örnek veriyoruz:
“İnsanın rûhu için en faydalı olan şey, hayatımızda başımıza gelen bütün olayları metodik ve yalansız dolansız olarak incelemektir, bu olaylar oldukları şekilde incelenmelidir, yani tarafsız olarak, böylece ait oldukları alan, oynadıkları rol, bütüne ve devletlerin en büyüğünün vatandaşları olan bizlere, kendilerimize nispeten değeri, -öyle bir devlet ki, bütün öteki devletler yanında birer sömürge kalır-, konusunda bir fikir edinebiliriz: Her bir olayın ne olduğunu, nelerden müteşekkil olduğunu, niteliği belli olduğuna göre, ne kadar süreceğini anlayabiliriz. Yargımı, şu anda nesnenin bilincime hitap ettiği şekil üzerine vermeliyim demek istiyorum. Bu yargıya varmak için, ne gibi erdemlerin gerektiğini düşünmeyelim: İncelik mi, cesâret mi, doğruluk mu, güven mi, basit alçakgönüllülük mü, bağımsızlık mı filân.”
“Neden şikâyet ediyorsun? İnsanın kötülüğünden mi? Ama düşünün hele – akıllı varlıklar birbirleri için yaratılmışlardır, hoşgörüyse adâletin bir parçasıdır; insanlar hep istemeden günâh işlerler; acı, düşmanlık, kuşku, nefret birbiriyle çarpışmanın nice insanları yere serdiğini ve kül haline getirdiğini düşün bir – düşün de, bunları, artık bırak şu şikâyetleri. Şeylerin sana düşen kısmından mı şikâyet ediyorsun? Yine öteki şıkkı aklına getir, “Ya İlâhî Takdir, ya Atom” ikisinden birini seçeceğini ve evrenin büyük bir şehirden başka bir şey olmayacağını unutma.”
Roma Stoacılığı türlü türlü ifâde edilen, birkaç temel fikir üstüne kurulmuş hayata karşı bir çeşit davranıştır. Güçlü bir dinsel biçimde belirse de, ille de dinsel olması gerekmez: Felsefî bir sistem değildir, çünkü bunu savunan Romalılar, işin bu yanı üstünde durmamışlardır, kolay kolay birbiriyle bağdaşamayan şeyler ileri sürmüşlerdir. İyice açıklanmış bir ahlâk öğretisi de değildir; çünkü her şeyde olduğu gibi, bunda da Romalılar “ödünç aldıkları” her şeye damgalarını vuruyorlardı. Stoacılık, Doğu etkilerinin klâsik düşünceyle temâsa gelmesi sonucu çıkmıştır ortaya. Bir sürü bölümlere ayrılmış olan Eflâtun’cu ve Aristo’cu ekoller, kurucularını ilgilendiren temel kavramlarla ilgilenmiyorlardı (bunlarla ilgilenecek hiçbir dâhi çıkmamıştır), büyük sorunlar kabul edildikten sonra, geri kalan ikinci derecedeki şeylerle uğraşıyorlardı. Böylece felsefe gitgide âdi insanın günlük meseleleriyle uğraşmağa başladı, bütün davranışın, düşünürün zihninde, mantıken üstüne dayanması gerektiği daha derin işlerle ilgilenmemişlerdir. Doğu ahlâkı felsefe yoluyla erişilmiş bir ilkeye değil, içgüdüsü ve ahlâksal duygululuğunun kanıt teşkil ettiği peygamber veya bir kâhinin yetkisine dayanıyordu. Böylece, Stoacılık, özellikle de Roma Stoacılığı temel bir felsefeye pek önem vermedi ve geniş bir ahlâk kuralı külliyatı topladı. Bir iki temel kaziyeye başvuruluyor idiyse de, esas gerçek yetki, ahlâksal davranış kanununu Stoaca gören kişi olan bir Stoacının “Bilge Kişi”nin (sapiens) verdiği örnek ve öğretideydi. “Bilge” şu veya bu gibi durumlarda ne yapardı?” idi Stoacının ölçüsü, oysa, Yunanlılar “Doğru olanı fikir yoluyla nasıl bulurum ve belli bir durumda doğru olan nedir?” diye soruyordu.
Fizik, mantık ve psikoloji alanlarında Stoacıların ileri sürdükleri önemsiz fikirleri ve bunlar arasındaki çelişmeleri burada belirtmek gerekmez. Onlar için insan için önemli olan şey “Tabiata uygun olarak yaşamaları” idi. Tabiat da şeyleri oldukları gibi düzenleyen Kuvvet, İlâhî Takdir, Akıl veya Kader’di. Bazen tabiattan tanrı olarak söz edilirdi, bazen Tanrı, Tabiat’la aynı şeydi, Stoacılık da böylece panteizme döndü. İnsanın mutluluk umudu, her şeyi kaplayan ve hayatı sürdüren Kudret’e boyun eğmekteydi. (İlk bölümde boyun eğme konusundaki sözlerimizi hatırlayan okuyucu, Stoacılığın niçin özellikle Romalılara çekici geldiğini anlayacaktır; aynı zamanda Cato gibi kahramanlarını tanrılaştırmak eğilimini hatırlarlarsa, “bile”nin yetkisine şaşmazlar). Mitolojinin tanrıları, bu üstün kudret kavramından doğmuştur, sadece zihnî olmayan canlı bir ilke ifâde eden Akıl, Evrensel Akıldır bu üstün kuvvet. Bu ilke bir teklik ilkesidir de – insanlığın bir oluşu, insanların kardeşliği, insanların potansiyel olarak eşitliklerini ifâde eder, bu fikirlerden ulusları ve siyasetleri konusunda birtakım sonuçlar çıkarılabilir. Tanrı, ölümsüzlük, serbest irâde ve ölüm gibi her insanın aklına gelebilecek konularda, Stoacılık kesin bir şey söyleyemiyordu; Tanrı bazen Kaderdi, bazen, kişisel, seven bir tanrıydı; bazen insan tanrısalın bir kıvılcımıydı, bazen da bir toz beneği; bazen rûha ölümsüz diye bakıyorlardı, bazen son yanışta tükendiği söyleniyordu; bazen hayatı sonuna kadar yaşama tavsiye olunuyor, bazen intihar övgü konusu oluyordu. Bununla birlikte bu kesin olmayan şüpheler üstüne, asil bir etik ülkü kurulmuştur. Bilgeyi ne belâ, ne musibet kaygılandırıyordu. Zenginlik ve yoksulluğun, dostça veya düşmanca fikirlerin üstündeydi; her şeyi vicdanı uğruna yapıyordu. Dostlara iyi davranıyor, düşmanlarına acıyor ve istenmeden bağışlıyordu. Şehirde olsun, devletin içinde olsun, ya da bütün dünyada olsun, hiç kimsenin özgürlüğünü kısmak istemiyordu. Bu dünyadan ayrılırken, zevkleri ve üzüntüleri aynı şekilde karşıladığını bilirdi ve ölümden korkmazdı. Kural buydu: Bunun sonucu olarak bilge kişi sonunda, dünya fâaliyetlerine katılmalıdır diye çevrenin bağırıp çağırmalarına rağmen, bilge dünyadan el-etek çekmeğe çalışıyordu; hiç olmazsa, kendi kendinden memnun, arkadaş ve dostlarını hor gördüğü bir noktaya tırmanıyordu. Burada açıklayacağımız birtakım sebepler yüzünden, Birinci yüzyılda Stoacılık genel olarak İmparatora karşı gelmek anlamına gelmiştir: İkinci yüzyıldaysa İmparatorların kendileri Stoacılığı hem benimsiyorlar, hem Stoacı olmuşlardır.
Zamanın ahlâk ve din alanındaki açlığına Stoacılık bir cevap bulamamıştır. İnanacak bir sebep vermiyordu ve askıda kalmış bir yargının gerdiği tehlikeli bir cambaz ipi üstünde yürümeğe çalışıyordu. Asil bir ülküden söz ediyordu, ama insana şevk, sevgi ve yakınlık aşılayacak bir ortam yaratmıyordu. İnsanın, kendi kaynaklarına dayanarak, sâkin bir yalnızlık içinde kurtuluş olmadığını bar bar bağıran bir dünyanın ümitsiz seslerine kulak asmadan kendini kurtarmasını istiyordu. Bilge kişi için her şey kolaydı: Ama bilge nasıl olunacaktı; görünürde bir belirti de yoktu. Birkaç kimse bu yolda ilerleyebilir ve üzgün ve melânkolik yalnızlıklarında kendilerini tatmin edebilirlerdi; ama içi hayat kaynayan, ölçüsüz derecede iyiye veya kötüye doğru eğilimli, güçle seven ve nefret eden, her yere başvurup yardım arayan kimseler için değildi bu. Müneccimliğe, büyüye, yabancı dinlerin törenlerine, şartlanmalarına gizli birtakım boş inançlara, devâlara. Böylece halk yığını, kısır Kitab-ı Mukaddes’i için Stoacı filozofu sevmemiştir.
Ama tarih açısından bakacak olursak, Stoacılığın küçümsenmeyecek derecede etkisi olmuştur. Üç bakımdan ele alabiliriz:
Birincisi, İncil’deki bazı bölümlere son derece yakın Seneca’nın ahlâk kuralları, Stoacılık öğretisinin yüksek ahlâk seviyesine erişmiş olduğuna kanıttır. Birçok yazar, bunları karşılaştırmış, biçim ve duygu bakımından benzerlikleri çıkarmıştır. “Yüreğinizi parçalayan şeyi çıkarıp atın; çıkartamazsanız o zaman yüreğinizin kendisini çıkarıp atın.” “Aşkla korku bağdaşamaz”. “Zengin bir elin verdiği armağandan, yoksul bir elin verdiği armağan daha değerlidir.” “Bize nasıl davranılmasını istiyorsak, biz de başkalarına öyle davranalım.” Tertullianus, Seneca için, “hep bizimle” der St Jerome da, “bizim Seneca”dan söz eder, beşinci yüzyılda düşünce ve ifâde benzerliğini göstermek için St Paul ile Seneca arasında uydurma mektuplar ortaya çıkarılmıştı. Çağdaş eleştirme, bunları başka yollardan incelemiştir. Ama Seneca ile Marcus Aurelius’un yazılarının büyük etkisi olmuştur; örneğin Montaigne onlara çok şey borçludur. Çünkü dînin kabul olunamayacak dogmalarından uzak, asil bir ahlâk sistemi kuruyor gibiydiler; başka adlar altında Stoacılığın bazı biçimleri bugün dahi vardır.
İkinci olarak, Stoacılığın hukuk üstünde derin etkileri olmuştur. En iyi yetişmiş en akıllı Romalıların çoğu Stoacıydı, bunların çoğu da hukukçuydu. Roma’nın “medenî hukuku”, yani vatandaşlarına uyguladığı hukuk, Romalılar, kendi kanun sistemi ve teamülü olan başka uluslarla temasa geldikçe, genişliyordu; benzerlikler dikkat çekiyordu; İmparatorluğun yararına daha geniş bir hukukun üstüne dayanacağı ortak kavramların, ortak bir temeli olabileceğini gösteriyordu. “Uluslar Hukuku” fikri buradan çıkmıştır. Ama Stoacıların fikirleri daha da genişti; ülküleri “Tabiata uygun olarak” yaşamaktı. Tabiat ise filozofun ancak küçük bir parıltısını görebildiği bir kanunlar külliyatı idi. “Tabiat Kanunu”nun sonunda anlaşılacağı düşünülüyordu, ama şimdilik “Uluslar Hukuku”, onun gölgemsi bir kopyasıydı. Böylece hukukçular ve Stoacı İmparatorlar, yeni kanunlardan çok, hukukun tefsirinde, hukuku “tabiî hukuk” diye düşündükleri şeye yaklaştırıyorlardı; “tabiî hukuk” fikri de Avrupa düşüncesindeki uzun tarihine böylece başlamış oldu.
Üçüncü olarak, insanın kardeşliği konusundaki Stoacı kavramın, kölelere yapılan muamelede büyük etkisi oldu. Köleliğin ilk İmparatorluk devrinde yumuşatıldığını, bazı durumlarda da birtakım müsbet faydaları olduğunu görmüş bulunuyoruz; bu değişiklikte Stoacılığın etkisi büyük olmuştur. Seneca’nın X/VII’nci mektubunda Stoacı bir efendinin kölelerine karşı nasıl davranması gerektiği vardır.
İmparatorluğun Greko-Romen uygarlığı süresince, kişinin benimseyebileceği daha birtakım felsefeler vardı – Kelbiyyunlar, Yeni-Eflâtuncular, Eflâtunculuk ve Şüphecilik felsefelerinin türlü biçimleri ve daha birçok karışık felsefe. Bunlar incelemeğe değer konulardır; Yeni-Eflâtuncuların en büyüğü olan Plotinus, kendi başına yarattığı tepkiyle de çok ilginçtir. Ama bunlar bizim çerçevemiz içine girmez; çünkü biz, her şeyden önce Romalılarla ilgilenmekteyiz. Romalılara özel felsefe de Stoacılıktı.

Kaynak:
Romalılar
Reginald H. Barrow
İz Yayıncılık
2. Baskı; İstanbul, 2006

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”