Hıristiyanlık ve Roma İmparatorluğu

Hıristiyanlık ve Roma İmparatorluğu

Romalıların yabancı dinlere karşı çok hoşgörür davrandığını söylemiştik. Niçin o halde Hıristiyanlık “kovuşturmaya” uğradı, sonunda da İmparatorluk nasıl bir Hıristiyan imparatorluğu haline geldi?
Bu soruyu cevaplandırabilmek için geriye, Yahudiliğe dönmemiz gerekir. Roma Yahudi sorununu çözmek için elinden geleni yapmıştı; onlara her türlü ayrıcalık tanımıştı… Dînî işler ve sivil kanunlar, başkanı Yüksek Rabbi olan bir Yahudi kurulunun elindeydi. Yahudiler kendi paralarını kendileri basarlardı; ama İmparatorun resmî sikkelerinin üstüne basılmıyordu; askerlik hizmetinden muaf tutuluyorlardı, Kudüs’te mevzîlenmiş birkaç Roma askeri de, sancaklarını Caesarea’da bırakmışlardı. Roma’nın Yahudilerden bütün istediği, haraç vermeleri ve komşularıyla, yabancılarla, özellikle Suriyeli Yunanlılarla iyi geçinmeleriydi. “Bütün bunlar Gallio’nun umurunda değildi”, işte buydu bir Roma yargıcının değişmez ve doğru davranışı; çünkü Roma din konusunda tebâasına özgürlük tanımıştı. Ama hoşgörü’nün karşısına milliyetçilik ve taassub çıktı. Yahudilerin çoğu, Yahve her şeyin efendisi olduğuna göre, dünyanın bir gün Yahudilerin hükmü altına gireceğine inanıyorlardı… Tecrübe ve tarih eğitimi görmüş bazı kimseler, Yahve’nin bütün insanların zihinlerinin efendisi olduğunu düşünüyorlardı, çünkü her türlü tapınma, bilmeden de olsa, Yahve’ye tapınma demekti. Ama vasat Yahudinin anlayamadığı şey evrensellikti, böylece kendi peygamberlerinin bazılarından ayrılmış oluyorlardı; böylece kendi kendilerinin içlerine kapanarak birtakım törenler yapıyorlardı. Irk ve kendi topraklarının münhasıran mâliyeti üstünde durarak Yahudiler biraraya geldiler. Yahve’nin zamanında inançlarına bağlı kalırlarsa zafer elde edeceklerine inanıyorlardı: hâlâ Yahve’nin adamları olarak dünyaya hükmedeceklerine inanıyorlardı. Dinlerine sarılan yoğun bir ulus olarak kendi bağımsızlıklarını elde edecek olurlarsa, tabiî, Yahve’nin elinde daha uygun bir âlet hâline gelirlerdi. Ama tarihine rağmen, sabır, Yahudiler için yapılmış bir iş değildi; taassubla alevlenen milliyetçilik her an patlak vermek üzereydi. Filistin’deki Roma kuvvetinin küçüklüğü aşağı yukarı 3000 insan – karşı konamayacak bir ayartış olmuş olabilir. Ama bu çıkışların ve Roma hükûmetinin almış olduğu tedbirlerin hikâyesini burada anlatamayız.
Tabiî, başlıca Roma’ya ve ticarî merkezlere olmak üzere, İmparatorluğun dört bir yanına dağılmış Yahudiler için durum başkaydı. Arasıra aralarında rekâbet oluyordu, komşuları âdetleriyle alay etmesine rağmen Yahudiler genellikle barış içinde yaşıyorlardı. Ama Filistin’in dışındaki hayat zihinlerini genişletmişti; yılda bir kere Kudüs’teki tapınağa gidiyorlardıysa da, orada yaşayanlara nazaran daha geniş fikirli ve daha az milliyetçiydiler. Böylece hükûmet tarafından tanınan muafiyetle, halkın hor görüşü Yahudi dîninin özgür bir halde sürmesini sağlıyordu.
Otuz yıl kadar bu özgürlükten Hıristiyanlık da faydalandı, bu özgürlük onlara bile bile verilmiş değildi, Hıristiyanlık hükûmet tarafından olsun, halk tarafından olsun Yahudilikten ayrı bir şey görülmediği için. İlkin müridler Kudüs’te Yahudi yasasını dinlemeğe devam ettiler; çok geçmeden kilise, Resullerin İşleri’nin dediğine göre 500’den 3000’e, derken 5000’e yükseldi; çünkü Kudüs’e giden birçok Yahudi din değiştirmişti. Hıristiyanlığı yayanlar, Yahudiler tarafından çok geçmeden Kudüsten, Samarya ve Suriye’deki havralara sürüldü; kovuşturanlar arkalarını bırakmadılar, aralarında Saul da vardı. Çok geçmeden iki zafer kazanıldı: bundan böyle İncil Yahudi olmayanlara va’z edilmeğe başlandı; din değiştirenler de Yahudi âdetlerinden uzaklaştılar. Hıristiyanlar artık Yahudilikten kurtulmuş bir kitab-ı mukaddes okuyabiliyorlardı, yine de her yerde karşılarına “Yahudileştiriciler” çıkıyordu.
St. Paul şimdi, artık Roma barışıyla güven altına alınmış olan ticaret ve ulaştırma kara yollarından yola çıkmıştı; ilkin Yahudi topluluklarıyla görüşmüş, sonra günün Yunancasıyla Hıristiyanlara va’z etmeğe başlamıştı. Din değiştirenlerin çoğu aşağı tabakadandı; va’zı arasıra düzensizliğe sebep oluyorduysa da, buna sebep Yahudilerdi. Romalılar onu başka mezhepten diye koruyordu. St. Paul ihanet suçuyla itham edildiğinde, Caesar’a baş vurmasaydı, Festus “Senin dînin sana” diyerek dâvânın düşmesini sağlayabilirdi; çünkü Festus için ihanet değil, din yasasıyla ilgili olduğunu görmüştü.
Roma hükûmeti, o sıralarda Hıristiyanlıkla Yahudilik arasında bir ayrılık görmemişse de, halk bunu fark etmekte gecikmemiştir: çünkü aralarında Yahudilikten daha tehlikeli ve daha hor görülecek bir şey olduğunu düşünüyorlardı. Nero zamanındaki kovuşturma tarihi olan İ.S. 64’den önce, hükûmet işin farkına varmıştı; saldırıcılarına bakılırsa Hıristiyanlığın resmî dikkati çekmesi gerekiyordu; Roma’nın hoşgörü şartlarına karşı geliyordu.
Bir kere Hıristiyanlık yanlış tefsirlere yol açabiliyordu: sonra Hıristiyanlar ekserî kovuşturmayı teşvik ediyorlardı. O zamanın Romasına, Hıristiyanlar insan ırkından nefret ediyorlarmış gibi geliyordu. Kendilerinden başka herkesin mahvolması için Mesih’in bir an önce gelmesini istiyorlardı; bu fâciâda “Sonsuz Roma” ortadan kalkacak ve insanlık kurulacaktı. İkinci yüzyılda ve bunu izleyen yıllarda, bu zihniyet kendini başka türlü ifâde etmeğe başladı; Hıristiyanlar yollarından ayrılıp, şehit-aziz olabilmek için düşmanlık yaratmağa başladılar. Hıristiyanlar aşağı tabaka halktan geliyordu, öğretileri de sosyal bir devrime yönelmiş gibiydi. Gizli toplantılar perdesi altında korkunç işler beceriyorlardı – ahlâksızlıklar, yamyamlıklar almış yürümüştü. Yuhanna’nın İncil’indeki VI, 52-9 bölümü’nün tefsirinden bu çıkmaktadır. Aile hayatını bozuyorlardı, çünkü dînini değiştiren, aile tapınmasına veya eğlencelere filân katılmıyordu. Dinsel törenlere katılmamaları, üzerlerine resmî sorumluluklar almamaları ve orduda hizmet görmemeleri ile dünyanın mahvolmak üzre olduğunu ifâde etmek istiyorlardı. Oysa putperest dünyayı ve uygarlığını seviyordu. İkinci yüzyılda Hıristiyanlığa karşı davranış bu durumdaydı.
Roma’nın türlü dinler üstündeki kontrolü, Hıristiyanlara da uygulanacaktı, “anti-sosyal” ve “suçlu” davranışları yüzünden yasaya aykırı geldikleri takdirde ortadan kaldırılıverirler, biterdi. Yargıç, ödevleri arasında bu işi de görebilirdi. İhanet fâaliyetlerinden şüphelenildiği takdirde, iş daha önem kazanacaktı; Hıristiyanlar acaba “Roma ve Augustus”a sadakâtlerini gösterecekler miydi?
Hıristiyanlar bu sadakâtı göstermiyorlardı; devlet de ısrar ediyordu; birbirlerini yanlış anlıyorlardı, ters noktalardan hareket etmekteydiler. Romalı için İmparatorluğun birliği hayatî önemi haizdi, “Roma ve Augustus’a” saygı da bu ülküyü gösteriyordu. Siyasal bir inanç konusuydu bu. Bir ırk olarak hükûmetin anlaştığı Yahudiler ve başka bütün öteki din üyeleri, bu saygıyı göstermeğe hazırdılar; ama bütün ırkların dînini değiştirmek isteyen Hıristiyanlığa, bu şartlar tanınamazdı. Üstelik Yahudiler İmparator uğruna, tapınakta yıllık kurbanlarını kesiyorlardı, buysa onlara yetiyordu. Hıristiyan için Roma ve Augustus’un tanrısallığına saygı göstermek, Hıristiyanlık inancıyla bağdaşmayan dinsel bir inançtı. Bu yüzden anlaşmazlık çıktı; iki taraftan hiçbiri ötekinin görüş açısından bakamıyordu. Üstelik, devletin iyiliğine yapılan her hareketin putperestliği sürdürmek olduğunu düşünüyordu. Böylece taraflardan biri dinsel, öteki siyasal açıdan bakıyordu işe: “Kendin yaşa, bırak başkası da yaşasın” ilkesiyle hareket eden başka dinlere benzemediğinden de çatışma er geç olacaktı. Hıristiyanların evrensellik amacı devlet içinde bir devlet düşünüyordu, propagandasını da gizliden gizliye yapıyordu. Roma böylece kendi bakımından haklıydı.
İki özellik daha eklememiz gerek. İ.S. 64’de Nero’nun zamanındaki ilk kovuşturmada bile, Hıristiyan adı yıkıcılık ve ağza alınmayacak derecede tiksinç birtakım hareketleri ifâde ediyordu; “Roma ve Augustus”a saygıya çağrılarak denenmişlerdi… Sonra bir de, ilk iki yüzyıl içinde Hıristiyanlığa karşı genel bir ferman çıkmamıştır. Kovuşturma zaman zaman yapılıyor ve mahallî kalıyordu; ekserî eyâletin yargıcının önüne gelen barış bozulması sonucu dikkat çeken olaylardan çıkıyordu. Her neyse İ.S. 112’de Bithynia vâlisi, İmparator Trajanus’a yazıp ne yapması gerektiğini sormuştur. “Sadece ad suçlandırılabilir mi, yoksa o adla ilgili olan suçu mu cezalandıralım?” Tapınma denemesini zorla yaptırmıştı onlara. Trajanus hiçbir evrensel yasanın uygulanamayacağını; Hıristiyanların kendi hallerine bırakılmasını, eğer Hıristiyan oldukları meydana çıkarsa, cezalandırılmalarını, isim verilmeden yapılacak ithamların dikkate alınmamasını yazmıştır. Trajanus Plinius’un dediğine göre; Bithynia’da Hıristiyanların büyük miktarda bulunmasına rağmen; bunu faal bir tehlike olarak görmüyor gibidir. Antoninus Pius ve Marcus Aurelius zamanındaki kovuşturma, resmî teşebbüsten çok halk yığınının öfkesinden ileri gelmiştir.
Ama üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda, Kiliseyle İmparatorluk hükûmeti arasındaki ilişkiler, iki tarafta da olan değişiklikler yüzünden başka bir kılığa büründü. Kovuşturma mahallî yargıcın teşebbüsüyle değil, İmparatorun genel fermanıyla oluyordu. Kilise üyeleri hem artmış, hem de itibarları yükselmişti. İkinci yüzyılın sonunda Teretullianus, ünlü bir yazısında şöyle der: “Daha dünkü çocuklar olmamıza rağmen, sizlere ait olan her yeri doldurduk; şehirler, adalar, kaleler, kasabalar, topluluklar, hattâ kampları, oymaklarınızı, seçim bölgelerinizi, sarayı, Senatoyu, mahkemeleri; size bıraktığımız biricik şey tapınaklarınızdır.” Üstelik, Hıristiyanlık dış teşkilâtı bakımından olsun, öğretisinin İmparatorluktaki insan hayatıyla ilgili sorunları konusunda olsun, bir biçim bulmuştu. Şimdi günün en kâbiliyetli ve iyi okumuş kimselerinin dîni Hıristiyanlıktı. Mesih’in ikinci gelişi ümidiyle, sert bir dille ifâde olunan “vahiy”in, sabırla anlatılan “Savunma” ve “Açıklama” ile havası yumuşamıştı. Hıristiyanlar kendilerine karşı gelenlerle, onların seçtikleri herhangi bir alanda karşı karşıya gelmeye hazırdılar. Daima Kilisenin lehine olmayan uzun barış devreleri, arasıra kovuşturmalarla kesiliyordu. İlk iki yüzyılda da olduğu gibi, bu kovuşturma din uğruna değil, devletin birliği ve refahı için yapılmaktaydı. İnançlarına bağlı olan Hıristiyanlar, başlangıçtan beri mutlakiyetçiliklerini göstermişlerdir, başka dinlerin varlığını kabul etmemişlerdir… Ama üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda, devlet birlik sorunuyla yakından ilgilenmek zorundaydı.
Hıristiyanlıkla hükûmet arasındaki ilişkilerde beliren değişiklik, kovuşturmayı meydana getiren sebeplere bir göz atmakla daha kolay anlaşılabilir. Septimius Severus aslında düşman değildi; nitekim oğlu Caracalla’yı Hıristiyan bir dadıya vermişti; ama Hıristiyanların çabucak artmasından korkup, putperestlerin vaftiz edilmesini yasak etmişti. Bu yasak, ölümünden sonra gözetilmemiştir. Decius’un aldığı tedbirler daha şiddetliydi; bu tedbirlere sebep olan özellikler; Kilise teşkilâtının, toplumun kapalı bir bölümü gibi genişlemeğe yüz tutması, barışçılığı, bu yüzden İmparatorluğun askerî kuvvetine darbe indirmesi ve İmparatorun Senatoyla iyi bağlar kurmak istemesidir. Her vatandaş, yargıç huzurunda putperest tanrılara bir kurban kesecek ve buna dair bir vesikâ alacaktı. Mısır’da bulunan bir vesikâdan alınmıştır: “Daima tanrılara sungularda bulundum; şimdi sizlerin (yani resmî memurlar) huzurunda ve fermanın şartlarına uygun olarak sunguda bulunuyor… ve vesikâyı imzalamanızı rica ediyorum.. Ben (memur) onu sunguda bulunurken gördüm ve imzamı attım.” Böylece Hıristiyanlar ortaya çıkıyordu; ve vahşi bir kovuşturma kısa bir süre için bunu izliyorduysa da, esas niyet, inancın tamamıyla bırakılmasıydı. Ferman epey başarı kazanmıştı ve Kilisenin kaybolan “kuzu”larını toplamada güçlük çekmesine yol açmıştı. Üstelik sahte vesikâ ele geçiren Hıristiyanlar, hor görülüyordu. İ.S. 257’de iki yüzyıldır ortadan kalkmış olan Hıristiyanlığa karşı hoşgörüyü yeniden tesis etmeğe çalışmış, sadece yüksek kilise üyelerini tanrılara sunguda bulunmağa zorlamış ve özel hayatlarına karışmamıştır; doğuda sivil halk olsun, kilise üyeleri olsun Hıristiyan olmaları yüzünden cezâlandırılıyordu, senatörler ve şövalyeler için cezâlar çok ağırdı. Kilise bir teşkilât olarak böyle bir saldırıya uğradı. Ama esas amaç Diocletianus ile daha iyi belirdi. İmparatorluğu biraraya getirmek çabasında ayrılığa sebep olan unsurları ortadan kaldırmağa canla başla çalıştı. İlkin her ne kadar Hıristiyanların kuvvetini küçümsediyse de, İ.Ö. 303’de ortak hakan Galerius’un baskısıyla devlet içinde bir devlet olduğuna karar verdi. Aldığı tedbirler, o ana kadar görülmemişti. Hiçbir Hıristiyan, Roma vatandaşı olamıyordu; bu yüzden İmparatorluk ve vâliliklerde hiçbir işe giremiyordu, herhangi bir iş için mahkemeye de baş vuramazdı. Hıristiyan köleler âzat edilemeyecekti. Kiliseler ve kutsal kitaplar yakılıp yıkılacaktı. Bu fermanı, birçok fermanlar izledi. Kilise üyeleri hapsolunacak ve işkenceyle tanrılara sungularda bulunmalarına zorlanacaktı. Amaç halka yol gösterecek başkanlardan temizlemekti, böylece Kilisenin temelini yıkmış olacaktı… Sonunda bu son ferman bütün Hıristiyanlara uygulanacaktı.
Böylece, İmparatorluğun birliği uğruna Hıristiyanlık yok edilecekti. Bu fermanlar İmparatorluğun birliğini sağlamadıysa da, Kilisede ayrılığa sebep oldu.
Bunu izleyen yıllarda, İmparatorluğun birliğini sarsan rakip imparatorların çatışmasıydı. İ.S. 311’de Kilise ile İmparatorluk arasındaki ilişkilerde, yeni bir safhaya girilmiş oldu. “Her şeye rağmen, büyük sayıda bir insan topluluğu fikirlerinde ısrar ettiklerinden, ve tanrılara saygı göstermediklerini ve onlara tapmadıklarını, kendi tanrılarına taptıklarını göz önünde tutarak, onların yeniden Hıristiyan kalmalarına müsâade ediyoruz… Hıristiyanların ödevi, kendileri için olduğu kadar, başka halk toplulukları için ve genel refah için de duâ etmeleri olacaktır…” Korkunç bir hastalıktan ölmek üzreyken eski kovuşturuculardan Galerius, bu “Hoşgörü” fermanı’nı yazdırmıştır. Ama meseleye yeni bir veçhe veren İ.S. 313’deki Milano fermanı dedikleri ferman olmuştur – bu da devletin dîne karışmamasını sağlamıştır. Böyle bir ferman, aslında ferman olarak yoktur; ama tarihçi Lactantius’un söylediğine göre, bu “Ferman” denilen şey, İmparator Constantinus tarafından İ.S. 311-13 yılları arasında memurlarına gönderdiği talimattan çıkarılmaktadır. Bu eğilim şu parçalarda görülebilir. “…Hiç kimse Hıristiyan veya başka bir inanca bağlanmaktan alıkonmayacaktır, böylece ulu tanrı ki, özgürce kendimizi ona adamaktayız, lûtfunu ve rahmetini esirgemesin. Hıristiyanlara olduğu gibi, bütün başka inançlara bağlı kimselere de, istedikleri gibi tapmaları için izin veriyoruz ve herhangi bir dîni veya üyelerini hor görmüyoruz.” Kilisenin bütün malı mülkü, İmparatorluk hazinesine yük olması uğruna, geri verilecekti. Aynı zamanda İmparator Constantinus Hıristiyanlığını ilân etti ve putperestleri kovuşturmadan Hıristiyanlık tarafını tuttu.
Roma Hükûmeti Hıristiyanlık karşısında şaşırmıştı. Yeni inancı anlamak için epey zaman geçmesi gerekiyordu; bir zamanlar bağlandığı inanç yanlış anlaşılmıştı. Yanlış anlaşma yüzünden olmayacak denemelere tâbi tutmuştu: bu denemeler işe yaramamıştı, arasıra yapılan kovuşturmalar bir teşvik unsuru gibi olmuştu; son genel kovuşturmada çok geç kalınmıştı; biricik çâre dîne karışmamaktı, bu durum altmış yıl aynı şekilde sürmüştür. İmparatorlar putperest de olsalar, Julianus (İ.S. 461) gibi kimseler, putperestliği teşvik etmiş de olsalar, Constantinus’un kendinden önce Hıristiyan Kilisesini teşvik ettiği gibi, dîne karışılmıyordu. İ.S. 378’de son adım Theodosius tarafından atılmış ve lâikliği kabul edip putperestliği yasak etmiştir. Tapınaklar millîleştirilmiş ve sanat müzeleri hâline gelmiştir. O zamana kadar putperestlik bayramlarına dayanan takvim değiştirilmiştir. Bazı karşı koymalara rağmen, Tanrıların yok olduğu ilân edilmiştir. Geçen yüzyılda aleyhine kullanılan âleti bu kez Devlet, Hıristiyanlığın lehine kullanmıştır. Bir zıtlık gibi görünürse de, devlet yine eski sâikle hareket etmiştir. Nasıl eskiden İmparatorluğun birliğinin bozulmaması için Hıristiyanlar kovuşturuluyorsa, bu kez de aynı amaçla Hıristiyan olmayanlar kovuşturulmağa başlanmıştır. İmparatorluğun bekâsı, bir zamanlar İmparatorluğun birliğini tehdit eden şeye bağlanmıştı. Üyelerinin az sayıdaki bir kısmının dîni olan Hıristiyanlığa sığınmıştı şimdi Devlet. Böylece Devlet Cumhuriyetin başlangıcındaki Romalıların, Roma’nın tanrısal kudretinin iyi niyetine bağlı olduğunu söyleyen inançlarına bağlı kalmış oluyordu. Böylece, ilkel Roma’nın inancının öç almış olduğu söylenebilir.
İ.S. 313’de yer alan böyle anî bir siyaset değişikliğinin belli ve önceden görülen sebeplerin kaçınılmaz sonucu olarak göremeyiz. Olayların sırasını izleyen ve insanların düşüncelerini anlamağa çalışan tarihçi, hiç de hazırlıklı olmadığı bir durum karşısında şaşırıp kalır. Bu değişiklik bir kişi tarafından yapılmıştır, karakteri çağa uymayan, inançları tamamıyla kendine özel olan, mektuplarda, hukukî konulardaki cevaplarında görüldüğü gibi, yepyeni ve beklenmedik bir dili olan bu kimse Constantinus’tur. Diocletianus’un kovuşturmasından yirmi yıl kadar sonra, Roma İmparatoru Constantinus şöyle yazmaktadır (bu yazının hangi şartlar altında yazıldığından burada bahsedemeyiz): “Bu çeşit ayrılıklar (kilisedeki) benden saklanmamalıdır, çünkü bu yüzden ulu Tanrı sadece insan ırkına karşı değil, bana, kendime karşı da gazaba gelir, ben ki ulu irâdesi sâyesinde dünyanın bütün işlerini yönetmekle görevliyim, işler bugüne dek olagelen şekilde olmamağa başlar. Ancak o zaman kaygıdan tamamıyla uzak olurum ve insanlığın kardeş bağıyla bir olup tâ kendisine lâyık olan Katolik diniyle ulu Tanrıya taptığını gördüğümde, kudretli Tanrının daimâ lûtfuna ve cömertliğine mazhar olduğunu ümit edebilirim”. “(Ayrılığın) sonucu maddî ve manevî birliği sağlaması gereken kimselerin böyle ayrılması ayıptır, onlar böyle davranarak bu kutsal dinden olmayan kimselerin, onlarla alay ederek bu dîne sırt çevirmelerine sebep olmuş olurlar. “İnciller ve Resuller” kitapları ve eski peygamberlerin kehânetleri, bize açıkça Tanrıyı düşünmemiz gerektiğini göstermektedir. Bu yüzden savaş açan çatışmayı ortadan kaldıralım ve tanrının ilhamıyla yazılmış o kutsal kitaplarda sorunlarımızın çözümünü arayalım.” “Aklımızla kavrayamayacağımız Tanrının, sonsuz ve tanrısal iyiliği insanların uzun süre karanlıkta kalmasına, bazı kimselerin günah yolunda yürümeye devam etmelerine ve kurtuluş ve erdemin ışıklı yoluna karşı kör gibi davranmalarına râzı değildir. Bunu birçok örneklere dayanarak, kendi içimde de tartarak söylüyorum… Bana kuluna lûtfettiği tanrısal cömertliğinin belirtileri olan şeyleri doğrusu sayamam. Mutluyum, mutluyum çünkü özellikle, sizler (İmparatorun “sevgili kardeşleri, Katolik rahipler”) şeytanın kötülüğünün işi olan kimseleri doğru yola getirdiniz ve Katolik yasasının mutlu ışığından sırt çevirmemelerini sağladınız.”
Bu kısa parçaları burada almamızın sebebi, ikinci yüzyıla nazaran dördüncü yüzyılda, dil ve düşünce alanındaki âni değişikliği daha kolay ve çabuk göstereceğini umduğumuzdandır.
Bir Roma İmparatoru Hıristiyanlığın, Hıristiyan Kilisesinin ve Hıristiyan Akidesinin temsilcisi olarak görüyordu kendini, kaçınılmaz gördüğü bir görevi olduğuna inanıyordu, Hıristiyan Tanrısı onu kulu olarak seçmişti, Roma devletinin birlik ve refahının temel şartı olan Kilise içindeki birliğin uğruna, sabırla çalışıp duruyordu, sadece bir Kilise birliği de değildi amacı, kendisini “dışarıdakiler”i de Katolik Kilisesine sokmakla, özel olarak görevlendirmiş görüyordu.
Hıristiyanlık ilkin büyük ulaştırma yollarında yaşayan toplumun en aşağı tabakasına va’z edilmişti; Constantinus’un saltanatı daha sona ermeden, İmparatorluğun en ücrâ köşelerine ulaşmış ve en yüksek seviyelerine kadar çıkmıştı. İlkin Mesih’in yakında döneceğine inanmıştı, dili de “Vahiy”in diliydi; sonra görüş uzanmış ve öğretilerinin mantıkî savunması ve açıklaması İncilleri okumuşların dikkatine getirmişti; ve en iyi savunma şekli olan saldırma da putperestliğin temellerine balta indirmişti. Putperest edebiyat ve bilim eserlerine karşı önce insafsızca davranıldı, çünkü bunlar putperestliğin kutsal kitaplarıydı. Birtakım vicdan çatışmaları sonucu, kilisenin en kâbiliyetli üyeleri, putperest edebiyatının putperestlik olmadığını ve Hıristiyanlığın bu gibi bilim ve edebiyat eserlerinden faydalanabileceğini düşündüler. Bu üç yüzyıllık devrenin başında, halkın düşmanlığı devletin tedbir almasını gerektirmişti; sonraları Prenslik devrinden birlik üstünde daha çok duran devletin kendi teşebbüse geçti. Hıristiyanlarla putperestler, her yanı kaplayan bir hükümranlık altında barış içinde yaşadılar. Düşünce ve ifâde bakımından Hıristiyanlık, putperestliğe üstün görünüyordu; çünkü putperestlik şimdi hemen hemen tükenmiş bulunan toprakları yeniden sürebilirken, Hıristiyanlık yeni bir hayat anlayışı getiriyor ve bütün dil ve düşünce biçimlerini değiştiriyordu. Hangi kanunî hakla olduğu kesin olarak bilinmiyorsa da, Kilisenin Constantinus’dan önce de malı mülkü vardı. Kilise sırasıyla kovuşturmadan, önce ilgisizliğe sonra da başarıya; hoşgörüden, saygılılığa ve vakâra; kör inançtan felsefenin en güçlü mantıkî düşünceleriyle varılan bir inanca; bilgisizlikten bilime ve âlimliğe geçmişti. Bundan böyle Hıristiyan kilisesi tarihinin ikinci devresine, Greko-Romen uygarlığıyla baştan aşağı mücehhez bir şekilde geçiyordu. Bu devre aslında Roma tarihinin devamı denebilirse de, Orta Çağlardır.

Kaynak:
Romalılar
Reginald H. Barrow
İz Yayıncılık
2. Baskı; İstanbul, 2006

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”