Tüketimin Sözde Ödülleri

III. Tüketimin Sözde Ödülleri
Bundan 23 yüzyıl önce Aristoteles, istekler tatmin edildikçe yerlerine yenilerinin nasıl geldiğini, “insanoğlunun hırsı doymak bilmez.” diyerek açıklamıştır. Bu gözlem, ekonominin ilk kuralını oluşturmaktadır ve insan deneyimlerinin çoğuyla da doğrulanmıştır. İsa’dan bir yüzyıl önce, Romalı düşünür Lucretius şöyle yazmıştır “Meşe palamutlarından aldığımız zevki kaybettik. Böylece yeşilliklerle çevrili ve yapraklarla dolu o sedirleri de terk ettik. Bu yüzden vahşi hayvanların kürklerini giymenin modası geçti… Dün deriler, bugünse mor (Mor, kraliyeti simgeleyen bir renk olduğu için seçilmiştir) ve altın. Bu tür şeyler insan yaşamını acılaştıran ucuz aksesuarlardır.”
Yaklaşık 2000 yıl sonra Leo Tolstoy, Lucretius’un düşüncesini tekrar etmiştir “Dilencisinden milyonerine kadar tüm insanlar arasında sahip olduğuyla yetinen birini arayın; bin kişide bir kişi bile bulamazsınız… Bugün bir palto ve bir çift çizme almak zorundayız, yarın bir saat ve zincir; bir sonraki gün, kanepesi ve bronz lambası olan bir daireye taşınmamız gerekir; sonra halılarımız ve kadife elbiselerimiz olmalıdır; sonra da atlarımız, at arabalarımız, tablolarımız ve süs eşyalarımız.”
Zenginliğin tarihini inceleyen çağdaş araştırmacılarda aynı fikirde birleşmektedir. Bir petrol servetine sahip olarak doğan Lewis Lepham, yıllardır insanlara mutlu olmak için ne kadar paraya ihtiyaçları olduğunu soruyor. Lepham “Gelirlerinin ne olduğu önemli değil,” diye belirtiyor, “üzüntü verecek kadar çok sayıda Amerikalı, kazandıklarının iki katına sahip olsalar, Bağımsızlık Bildirisi’nde vaat edilen mutluluk malikanesinin varisleri olacaklarına inanıyor. Yılda 15 bin dolar alan birisi, acısını yılda yalnızca 30 bin doları olsa hafifletebileceğinden emin; yılda 1 milyon dolar kazanan ise, yılda 2 milyon doları olsa her şeyin yolunda gideceğini biliyor…” Lepham sözlerini şöyle tamamlıyor “Hiç kimse, hiçbir zaman yeterli paraya sahip değil.”
İnsanların arzuları sonsuza kadar artabildiği sürece, tüketim tatmin sağlamaktan acizdir ki bu da, ekonomi kuramının ihmal ettiği bir sonuçtur. Aslında toplumbilimciler yüksek tüketime sahip toplumların, aynen yüksek yaşam standardına sahip bireyler gibi, tatmin elde edemeden giderek daha fazla tükettiğine ilişkin çarpıcı ipuçları bulmuşlardır. Tüketim toplumunun cazibesi güçlüdür, hatta dayanılmazdır, fakat aynı derecede de yüzeyseldir.
Doların bu günkü değeriyle ölçüldüğünde, dünyadaki insanların 1950’den bu yana, daha önceki tüm nesillerin tükettiği kadar mal ve hizmet tüketmiş oldukları görülür. 1940’dan beri yalnızca Amerikalılar, dünyanın mineral kaynaklarını kendilerinden önceki herkesle eşit oranda kullanmışlardır. Yine de bu tarihi, muazzam tüketim çağı, tüketici sınıfını daha mutlu etmekten aciz kalmıştır. Chicago üniversitesi ulusal Kamuoyu Araştırma Merkezi’nin düzenli olarak yaptığı araştırmalar, örneğin şu anda 1957’dekinden daha fazla sayıda insanın “çok mutlu” olduğunu belirtmediğini ortaya çıkarmıştır. Gayri safi milli hasılanın ve kişi başına düşen özel tüketim giderlerinin yaklaşık iki katına çıkmış olmasına rağmen, nüfusun “çok mutlu” bölümü ellilerin ortasından bu yana üçte bir civarında değişmiştir.
1974’te yapılan önemli bir çalışma, Nijeryalıların, Filipinlilerin, Panamalıların, Yugoslavların, Japonların, İsraillilerin ve Batı Almanların tümünün mutluluk ölçeğinde kendilerini ortaya yakın bir yere koyduklarını ortaya çıkarmıştır. Maddi zenginlik ile mutluluk arasında bir ilişki kurma çabasından çekinen düşük gelirli Kübalılar ve zengin Amerikalılar kendilerini normalden çok daha mutlu olarak değerlendirmişlerdir ve Hindistan ile Dominik Cumhuriyeti vatandaşları da kendilerini az da olsa mutlu kabul etmektedirler. Psikolog Michael Argyle, “zengin ve çok yoksul ülkelerde bildirilen mutluluk düzeyleri arasında çok az fark vardır.” diye yazmaktadır.
Gelir ile mutluluk arasındaki ilişki mutlak değil, görecelidir. İnsanların tüketimden duydukları mutluluk, komşularının tükettiğinden ya da kendilerinin geçmişte tükettiklerinden daha fazla tüketip tüketmediklerine bağlıdır. Bu yüzden ABD, Birleşik Krallık, İsrail, Brezilya ve Hindistan gibi çeşitli toplumlardan derlenen veriler en üst gelir düzeyinde bulunan tabakanın orta tabakadan biraz daha mutlu olduğunu ve tabandaki grubun da daha az mutlu olduğunu göstermektedir. Herhangi bir toplumdaki üst sınıf, hayatından, alt sınıfa oranla daha fazla memnundur; fakat çok daha yoksul ülkelerin üst sınıflarından -ya da daha az zengin olan geçmişteki üst sınıflardan- daha fazla memnun değildir. Bu yüzden tüketim, herkesin kendi statüsünü kimin önde ve kimin geride olduğuna göre belirlediği sıkıcı bir iştir.
Bu sıkıcı iş bazı absürd sonuçlar doğurmaktadır. Seksenlerin ortasında, kumarhanelerin yaygın olduğu yıllarda, örneğin, yılda “yalnızca” 600 bin dolar kazanan pek çok New Yorklu yatırım bankacısı kendisini yoksul hissetmiş, endişe ve kendine güvensizlik duymuştur. 600 bin dolardan azıyla Joneslar’la rekabet etmekten acizdirler. Ümitsiz bir işadamı şöyle sızlanmaktadır “Ben bir hiçim. Anlıyor musunuz, bir hiç. Yılda 250 bin dolar kazanıyorum, fakat bu bir hiç ve ben de bir hiçim.”
Bu tür aşırı hassasiyetler uzaktan katıksız bir hırsı yansıtıyormuş gibi görünmektedir; fakat yakından bakıldığında, daha çok insanların toplumsal doğasının belirtileri gibidirler. Bizler, sahip olmaya gereksinim duyan varlıklarız. Tüketim toplumunda başkaları tarafından değer verilme ve saygı duyulmaya olan bu gereksinim, tüketim aracılığıyla dışa vurulmaktadır. Bir Wall Street bankacısının New York Times’a anlattığı gibi, “Net değer, kişinin kendine verdiği değere eşittir.” Bir şeyler satın almak hem kendini beğenmenin bir kanıtı (bir şampuan reklamında “Ben buna değerim” sözleri geçmektedir), hem de toplum tarafından kabul görmenin bir yoludur. Bu yüzyılın başındaki iktisatçılardan Thornstein Veblen’in “maddi görgü” diye tanımladığı şeyin bir işaretidir. Fazla tüketim, bu kabul görme arzusuyla güdülenmektedir Doğru giysileri giymek, doğru arabayı kullanmak ve doğru semtlerde yaşamak, kısaca “Ben iyiyim ve gruba dahilim” demenin yollarıdır.
Aynı şekilde tüketimin verdiği tatmin, başkalarına yetişmek ya da onları geçmek ve hatta bir önceki yılı aşmakla mümkün olur. Bu yüzden bireysel mutluluk daha çok, tüketimi belirtilen biçimdeki yüksek tüketimden daha yukarı çıkarmanın bir işlevidir. Stanford üniversitesi iktisatçısı Tibor scitovsky’ye göre bunun sebebi tüketimin alışkanlık yapıcı olmasıdır. Her lüks, kısa sürede bir gereksinim haline gelmektedir ve yeni bir lüksün bulunması gerekmektedir. Bu durum, bir radyoyu siyah-beyaz bir televizyonla değiştiren genç Çinli fabrika işçisi için olduğu kadar, bir BMW’yi bir Mercedes ile değiştiren genç Alman yönetici için de aynı derecede geçerlidir.
Lüksler, nesiller geçtikçe de gereksinimler haline gelmektedir. İnsanlar mevcut maddi konforlarını çocukluklarında kurulan standartla ölçmektedirler. Böylece her nesil, tatmin olmak için bir önceki neslin sahip olduklarından daha fazlasına gereksinim duymaktadır. Bu süreçte, refah birkaç nesil sonra yoksulluk olarak nitelendirebilir. ABD’deki ve Avrupa’daki varoşlarda, yüzyıllar öncesinin mahallelerinde yaşayanları hayrete düşürecek televizyon gibi şeyler vardır; fakat bu, ne tüketici sınıfının kenar mahallelerde yaşayanlara yönelttiği küçümsemeyi azaltmakta, ne de modernize olmuş yoksulların duyduğu acıyı hafifletmektedir.
Sürekli yükselen tüketim standartları karşısında toplum gerçekten tatminsizdir. “uygun” bir yaşam standardının -tüketim toplumunda iyi durumda olan bir bireyin yaşam gereksinimlerinin- tanımı durmadan yukarıya doğru kaymaktadır. Ebeveynleri en son çıkan video oyununu almamış olan çocuk, arkadaşlarını eve davet etmekten utanır. Otomobili olmayan gençler, kendilerini yaşıtlarıyla eşit hissetmezler. İktisatçıların kısa formülüyle; gereksinimler toplum tarafından belirlenir ve ekonomik gelişme oranında yükselir.”
Tüketim ile tatmin arasındaki ilişkiler bu yüzden karmaşıktır ve zaman içinde ve toplumsal normlarla yapılan karşılaştırmaları içermektedir. Bununla beraber, mutluluk üzerinde yapılan çalışmalar, çok daha az karmaşık olan bir gerçeği göstermektedir. Yaşamdaki mutluluğun başlıca belirleyicileri tüketimle hiç bağlantılı değildir. Bunlar arasında en önemlileri, aile yaşamında, özellikle de evlilikte tatmin, ardından işte tatmin, becerileri geliştiren boş zaman uğraşları ve arkadaşlıklardır.
Tüm bunlar mutluluğu belirlemede gelirden daha fazla öneme sahip etkenler olarak sıralanırlar. Bundan ironik bir sonuç ortaya çıkar; örneğin aniden zengin olmak insanları perişan edebilir. Milyon dolarlık piyango talihlileri genellikle toplumsal ağlarından soyutlanmakta, çalışmanın daha önce yaşamlarına kazandırdığı yapıyı ve anlamı kaybetmekte ve kendilerini yakın arkadaşlarına, hatta ailelerine yabancılaşmış bulmaktadırlar. Aynı şekilde, Scitovsky gibi araştırmacılara göre gelir düzeyleri yüksek olanların mutluluk düzeylerinin de yüksek olmasındaki en büyük etken, bu kişilerin beceri gerektiren ve çalışan kesimin rutin işlerinden daha ilginç olan işlerde görev alıyor olmalarıdır. İdareciler, müdürler, mühendisler, danışmanlar ve diğer profesyonel seçkinler daha iddialı ve yaratıcı işlere sahiptirler ve dolayısıyla iş hiyerarşisinde alt sıralarda bulunan kişilere oranla daha fazla psikolojik ödül almaktadırlar.
Oxford üniversitesi psikologlarından Michael Argyle’ın kapsamlı çalışması Mutluluğun Psikolojisi, şu sonuca varmaktadır “Mutlulukta gerçekten fark yaratan yaşam koşulları şu üç kaynağın kapsadıklarıdır; toplumsal ilişkiler, iş ve boş zaman uğraşları. Bu alanlarda tatmin edici bir durumun sağlanması ne mutlak, ne de göreceli olarak zenginliğe pek dayalıdır.” Aslında bazı bulgular, özellikle evlerdeki ve toplumlardaki toplumsal ilişkilerin tüketim toplumunda ihmal edildiğini öne sürmektedir; boş zaman uğraşları da tüketici sınıfında pek çok kişinin tahmin ettiğinden daha kötü durumdadır.
Tüketim toplumunun yıpranan toplumsal dokusu, ölçülmesi mümkün olmasa da, yaşı daha büyük olan kişilerle yapılan görüşmelerde kendini etkileyici biçimde ele vermektedir. 1978 yılında araştırmacı Jeremy seabrook, İngiltere’de çalışan sınıftan çok sayıda yaşlı kimse ile refahı artırma deneyimleri üzerine röportajlar yapmıştır. Tüketimden sağlanan muazzam kazançlara ve ebeveynleri ile büyük ebeveynlerinin asla umut edemeyeceği maddi rahatlıklara rağmen bu kişiler memnun olmak yerine hayal kırıklığına uğramışlardır. Araştırmaya katılanlardan biri Seabrook’a şunları anlatmıştır “İnsanlar tatmin olmuyorlar, yalnızca neden tatmin olmadıklarını bilmiyormuş gibi görünüyorlar. Hayal edebildiğimiz tek tatmin olma şansı, şu anda sahip olduğumuzdan daha fazlasını elde etmek. Fakat hepimizi tatminsiz yapan şey de şu anda sahip olduklarımız. Daha fazlası neye yarayacak? Bizi daha fazla tatmin mi edecek, yoksa daha fazla tatminsiz mi kılacak?”
Seabrook’un görüştüğü yaşlılar, tamamen maddiyatçı bir dünyaya kapılmış olarak gördükleri çocukları için endişelenmektedirler. Anlayamadıkları bir şekilde insafsız görünen vandallardan, soygunculardan ve tecavüzcülerden korkmaktadırlar. Kendilerini komşularından soyutlanmış ve toplumlarından ayrı hissetmektedirler. Onlara göre bolluk, bir zamanlar maddi sıkıntıların geliştirdiği karşılıklı dayanışma bağlarını koparmıştır. Sonuç olarak her biri günlerini kendi oturma odalarında televizyonlarını izleyerek geçirmektedirler.
Günlük geçimi sağlamak üzere kurulan karşılıklı bağımlılık ilişkisi -tüketici sınıfına ulaşmamış olanlar için yaşamın temel özelliklerinden biri- insanları kişisel yakınlığın asla sağlayamayacağı şekilde birbirine bağlamaktadır. Daha önceleri aile üyelerinin ve yerel girişimin hakim olduğu bölgelere ticari toptan eşya pazarının kapsamlı biçimde girmesiyle birlikte bu tür bağlar da kopmuştur. Tüketici sınıfının üyeleri, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir kişisel bağımsızlık yaşamaktadırlar. Birbirimize olan bağlılığımız da bununla birlikte azalmaktadır. Yüzyılın ortalarından beri ABD’de komşular ve arkadaşlar arasındaki teklifsiz ziyaretler, aile sohbetleri ve aile yemeklerinde geçirilen zaman azalmıştır.”
Gerçekten, şu andaki genç Amerikan kuşağı, iyi ebeveynler olmanın istenen şeyleri bol miktarda sağlamakla eşdeğer olduğuna inanmaktadır. Bir aile kurmak, onlar için hala yaşamda önemli bir hedef olmaya devam etmektedir, fakat çocuklarıyla vakit geçirmek konusunda aynı şey söz konusu değildir. Los Angeles Kaliforniya üniversitesi’nden Eileen Crimmins ile çalışma arkadaşlarının yaptığı bir alan araştırmasına göre Amerikalı lise son sınıf öğrencileri, “çocuklarıyla daha fazla vakit geçirmeyi” değil, “çocuklarına kendilerinin sahip olduklarından daha iyi fırsatlar vermeyi” çok istediklerini ifade etmektedirler. Liselilere göre “daha iyi fırsatlar”, “daha fazla mal” anlamına geliyor gibi görünmektedir. Population and Development Review’da yazan araştırmacılar şöyle demektedirler “Mutlu bir çocuk için tasarımcı etiketli giysilerin ve bilgisayarlı video oyunlarının ‘temel’ ihtiyaçlar olacağı on yıl önce kimin aklına gelirdi?”
Geçtiğimiz yüzyıl boyunca toptan eşya pazarı, daha önceleri evde yerine getirilen üretimsel görevleri giderek artan bir miktarda üstlenerek, insanların uygulamada birbirlerine olan karşılıklı güvenini azaltmıştır. Daha çok paraya, fakat az zamana sahip olan bizler, tercihlerimizi günden güne hazır, paketlenmiş gıdaların, mucizevi temizlik ürünlerinin ve peçetelerden fotoğraf makinelerine kadar kullanılıp atılabilen her şeyin konforundan yana kullanmaktayız.
Ev ekonomisindeki bu dönüşümün bir nedeni de, tüketici sınıfı kadınlarının can sıkıcı ev işlerinden kendilerini kurtarmış olmalarıdır; fakat erkekler boşluğu doldurmak için müdahale etmemişlerdir. Bunun yerine ev işleri, bedeli kadınların yeni işlerinden elde ettikleri kazançlarla ödenerek satın alınmak üzere toptan eşya pazarına kaymıştır. Hem erkekler, hem de kadınlar ev ekonomisini altüst ederek evi terk edince ev işlerinin yönü para ekonomisine doğru değiştirmiştir.
Ev işlerindeki cinsiyete dayalı eşitsizlik devam etmektedir ve değişen tek şey, ev idaresinin bir ortak üretim ve tüketim biriminden pasif, tüketici bir kuruma dönüşmesi ile kadınların toplam iş yükünün artmasıdır. Örneğin, düzinelerce “işgücünden tasarruf eden” ev aletine rağmen, altmışların başında yaşayan Amerikalı kadınların ev işlerine harcadıkları süre, yirmilerde büyükannelerinin harcadığı süreye eşittir. Ayrıca 1965’ten bu yana Amerikalı kadınlar ev işi yaptıkları saatleri bir derece azaltmışlarsa da, bunların birçoğu ev dışında da çalışmaya başlamışlardır. Öte yandan, Amerikalı erkeklerin ev işi yaptıkları saatler 1965’ten bu yana pek artmamıştır. İngiltere’den alınan veriler, orada da benzeri bir gidişin söz konusu olduğunu göstermektedir.
Ev ekonomisinin ticarileşmesi, doğal dünyaya pahalıya mal olmuştur. Evden dışarıya kayan can sıkıcı ev işlerinin yapılması için daha fazla kaynak gerekmektedir. Gömleklerin ticari işletmelerde ütülenmesi, çamaşırhaneye, genellikle arabayla, iki defa gitmeyi gerektirir. Paket servisli lokantalardan ya da dondurulmuş gıda bölümlerinden alınan gıdalar, bir aileyi beslemek için kullanılan paket malzemesini ve nakliyede kullanılan enerjiyi artırmaktadır.
Tüketim toplumundaki ideal ev idaresinde bizler kendimiz için pek az şey yapmaktayız Yemeğimizi baştan sona kendimiz pişirmiyoruz (Amerika’nın tüketici gıda bütçesinin % 55’i lokanta yemeklerine ve yenmeye hazır kolay besinlere harcanmaktadır). Giysilerimizi kendimiz ne dikiyor, ne ütülüyor, ne de onarıyoruz. Kendimiz için ne yemek pişiriyor, ne bir şeyler inşa ediyor, ne de onarım yapıyoruz. Çocuk dışında pek az şey üretiyoruz ve onu da bir defa yaptıktan sonra üstlenmemiz gereken rol giderek azalıyor. Çocuklarla ilgilenmek için günlük bakım şirketleri, eski moda ve şimdi dağılmış olan geniş aileden daha uygun. Tek kullanımlık çocuk bezleri (ilk yılda genellikle 570 dolara 3 bin tane), kumaştan yapılmış olanların yerini almış durumda.
Ev idaresinin, üretici olmaktan tüketici olmaya doğru geçirdiği evrim, zengin ülkelerdeki ev tasarımlarında açıkça görülmektedir. Eski evlerde bulaşık odaları, atölyeler, dikiş odaları, sabit giyecek sandıkları ve çamaşır kanalları vardı. Yeni evlerde ise hazır besinleri ısıtmak için gereken donanımdan pek fazlasına sahip olmayan ve çok az yer kaplayan mutfaklar vardır. Çamaşır odaları ile tavan kilerleri yerlerini sıcak küvetlere ve ev içi eğlence merkezlerine bırakmışlardır. Bodrumdaki atölyeler, bilardo masalarına ve büyük ekranlı televizyonlara yer açmak için alet dolaplarına sıkıştırılmıştır. Tüketici sınıfı arasında hala popüler durumdaki evde üretimin geride kalan biçimlerinden birisi olan bahçıvanlık bile, satın alınan ürünler arka bahçede yetişen kaynakların yerini aldıkça, giderek bir tüketim biçimine dönüşmektedir. Örneğin İngilizler bahçeleri ve çimleri için on yıl önce 1 milyar dolar harcarken, bu rakam 1991’de 3 milyara ulaşmıştır.
Ev idaresi gibi toplum ekonomisi de para ekonomisinin kör kuvveti altında güçsüzleşmiş ya da parçalanmıştır. Köşe başlarındaki bakkal dükkânlarının, yerel lokantaların ve semt tiyatrolarının -bir bölgede ortak kimlik ve toplum hissi yaratan şeylerin- yerini alışveriş merkezleri, süper otobanlar ve “dizi” mağazalar almıştır. Kimi uluslarda geleneksel yapıya sahip toplumsal gruplar neredeyse yok olmuştur. Yerel ekonomilerin en ileri düzeyde terk edildiği ABD’de mahallelerin çoğu, komşuların yalnızca bir video kaset kiralama servisini ve bir marketi paylaştığı, uyumak için kullanılan yerlerden pek öteye gitmemektedir. Amerikalılar ortalama olarak her beş yılda bir ev değiştirmekte ve yakınlarında oturan kişilerle çok az bağlantı kurmaktadırlar.
Satış biçimlerinin geçirdiği dönüşüm, dünya tüketim toplumunda yerleşmiş olan geleneksel toplum anlayışında görülen düşüşün başlıca sebebidir (bkz. İX’uncu Bölüm). İngiliz araştırmacılar Carl Gardner vs Julie shephard, toplumsal ve ortak kimliğin yerel satıcıların azalmasıyla ne şekilde aşındığını şöyle açıklıyor “Kasabada yaşayan ve çalışanlar için doğal bir odak olan kasaba merkezi, tek olma özelliğini ve özel geçmişiyle bağlantısını… kaybetmiştir. Artık yalnızca ülkenin her yerinde bulunan düzinelerce benzerinin bölünmüş bir versiyonudur. Alışveriş saatlerinin dışında… pek çok kasaba ve şehir merkezi, satışın tekil kültürünün bir sonucu olarak, kepenkleri kapanmış, demirleri indirilmiş, içinde yaşam olmayan yerler haline gelmiştir.”
Tüketim toplumunun insanlara bir diğer maliyeti de yaşam hızındaki bir artış olarak görünmektedir. Fresno’daki Kaliforniya Devlet Üniversitesi’nden psikolog Robert Levine, ülkeler endüstrileştikçe ve ticarileştikçe yaşam hızının arttığını göstermek üzere, altı ülkede şehrin caddelerindeki ortalama yürüyüş hızından, posta memurlarının ortalama konuşma hızına kadar her şeyi ölçmüştür. Buna göre, Japon şehirlerinde yaşayanların hızı en yüksek değerdedir. Onları Amerikalılar, İngilizler, Tayvanlılar ve İtalyanlar izlemektedir. Endonezyalılar hepsinden daha yavaş hareket etmektedirler. Başka bir deyişle, ülkeler zenginleştikçe aceleleri artmaktadır.
İktisatçı E. F. Schumacher, 1978’de bu gözlemi doğrulayan bir iktisat yasası önermiştir “Bir toplumdaki gerçek boş zaman miktarı, genellikle bu toplumda kullanılan işgücünden tasarruf ettiren araçların miktarı ile ters orantılıdır.” İnsanlar zamana ne kadar değer verirlerse ve dolayısıyla zamandan tasarruf etmek için ne kadar çaba sarf ederlerse rahatlarına bakıp, zamanın tadını çıkarmaktan o kadar aciz kalırlar. Boş zaman aylaklıkla “harcanmayacak” kadar değerli hale gelmekte ve fiziksel egzersiz bile bir tüketim biçimine dönüşmektedir. 1989’da Amerikalılar, 1 milyar çalışma saatinden elde edilen geliri Day-Glo Lycra vücut geliştirme giysileri, rüzgâr tüneli testinden geçmiş bisiklet ayakkabıları, uzay çağı polimerlerinden dokunmuş yağmurluklar ve tasarımcı elinden çıkmış şortlar gibi spor giysileri almaya ayırmışlardır. Bu arada Japonya’da bir reja bumu (boş zaman patlaması) doğaya yönelik artan bir ilgiyle birleşerek, İngiltere’den ithal edilen dört çekerli Range Roverlar’ın ve Amerika’dan ithal edilen kütüklerden yapılan kulübelerin satışını yükseltmiştir.
Endüstri ülkelerindeki çalışma saatleri, sendikacıların geçtiğimiz yüzyıl içinde gösterdikleri çabalar sayesinde azaltılmış olmasına rağmen, hala endüstri devriminden önceki alışılmış düzeyini aşmaktadır. Montreal’deki McGill Üniversitesi’nde mimari profesörü olan ve boş zaman etkinlikleri üzerinde çalışmalar yapan Witold Rybczynski, Ortaçağ Avrupası’nda dini bayramların, çalışma süresini modern düzey olan iki bin saatin çok altına düşürdüğünü gözlemlemiştir.
Tüketim toplumu, maddi konforlar aracılığıyla tatmin sağlama sözünü tutmayı başaramamaktadır, çünkü insanların istekleri tatminsizdir, insanların gereksinimleri toplum tarafından belirlenmektedir ve kişisel mutluluğun gerçek kaynakları başka yerlerdedir. Aslında, her ikisi de yaşamdaki mutluluğun çok önemli psikolojik belirleyicileri olan, toplumsal ilişkilerin gücü ile boş zamanların niteliği, tüketici sınıfının üst tabakalarına yaklaştıkça kaybolmuş gibi görünmektedir. Görünüşe göre, tüketim toplumu gelirimizi artırarak bizi yoksullaştırmıştır.

Ne Kadarı Yeterli?
Tüketim Toplumu ve Dünyanın Geleceği Alan Durning

Alan Durning

Çeviri: Sinem Çağlayan
ISBN: 9754031045
2. Baskı, Temmuz 1998
Tübitak
Tema

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”