Sadece Deli! Sadece Şair: Nietzsche

?Okuyamamak! Çoğu zaman yazamamak! Kimseyle görüşememek! Müzik dinleyememek!?. ?Sürekli bir acı, her gün saatlerce süren deniz tutmasına çok yakın bir his, konuşmamı güçleştiren bir yarı felç hali ve oyalanmak için de şiddetli ataklar(son seferinde üç gün üç gece boyunca kusmuş ölüme susamıştım?) Size bunların aralıksızlığını, başımdaki, gözlerimin üstündeki kıvrandıran sürekli acıyı ve bu baştan ayağa felç hissini tarif edemem.?

1880 yılında durumunu böyle anlatmış; sürekli bir acı, yarı felç hali?

Bu büyük acıları çeken kişi Friedrich Nietzsche. Uzun yanlış anlamalardan sonra hâlâ düşünceleri ve görüşleri üzerine yazılıp çizilen, modası asla geçmeyen, felsefe tarihinde göklere çıkarılan bir filozof, şair, çığır açıcı bir eleştirmen, kendini eserleriyle yaratan bir yazar?
Nietzsche?nin hayatının son dönemlerindeki büyük acılarını Deleuze?dan aktarıyorum:

?büyük yıl, 1888 gelir: Putların Alacakaranlığı, Wagner Olayı, Deccal, Ecce Homo. Nietzsche?nin yaratıcı yetenekleri daha da şiddetlenmekte, adeta çöküşünü önceleyen son bir atılım yapmaktadır. Büyük bir ustalığın ürünü olan bu eserlerde ton bile değişikliğe uğrar: Üstinsanın komedisi olarak, yeni bir şiddet, yeni bir mizah. Nietzsche bir yandan kendinden, kozmik dünyasal bir kışkırtıcı imgesi kurmakta ( ?bir gün korkunç bir şeyin anısıyla birlikte söylenecek benim adım?, ?dünyada, büyük politika ancak benden itibaren başlayabilir?) ama bir yandan da, ana odaklanıp, hemen gerçekleşmesini istediği bir başarı için kaygılanmaktadır. 1888 yılının sonlarından itibaren tuhaf mektuplar yazmaya başlar. Strindberg?e şöyle yazar: ?Roma?da bir prensler meclisi topladım. Genç Kayser?i kurşuna dizdirmek istiyorum. Görüşmek üzere! Çünkü görüşeceğiz. Tek bir şartla: Boşanalım? Nietzsche-Sezar.? Torino, 3 Ocak 1889, kriz. Nietzsche hâlâ Dionysos ya da Çarmıhtaki ya da her ikisi adına imzalanmış mektuplar yazmaktadır. Cosima Wagner?e: ?Ariadne, seni seviyorum. Dionysos.? diye yazar. Hemen Torino?ya gelen Overbeck, Nietzsche?yi aşırı coşkulu bir halde kendini kaybetmiş olarak bulur. Onu, zar zor Basel?e götürürler. Nietzsche burada kendini uysalca doktorlara bırakır. ?İlerleyen felç? teşhisi koyulur. Annesi onu Jena?ya aldırır. Buradaki doktorlar, Nietzsche?de 1866?dan beri ilerlemekte olan bir frengi enfeksiyonu olduğunu düşünürler. Kimi zaman sakin, kimi zaman krizde, Nietzsche tüm eserini unutmuş görünmekte ama hâlâ müzik yapmaktadır. Hastalığın gelişimi hissizliğe ve can çekişmeye kadar yavaşça ilerler. Nietzsche 1990?de Weimar?da ölür?

Peki nasıl oluyor da bunca hastalık- ya da delilik- ile mücadele eden, hayatının son dönemlerinde konuşamaz ve yürüyemez hale gelen biri, sağlıklı bir zihnin ürünü bunca eseri kaleme alıp dünyaya kocaman bir imza atmayı başarabilir? Şöyle mi demeliyiz: Nietzsche felsefeyi acıdan, rahatsızlıktan ya da kaygıdan doğan bir şey olarak kavradı ve hastalık- ya da delilik-, Nietzsche?nin eserlerinde bir esin kaynağıydı. Acının sınırlarında gezen bu büyük filozof, eserlerini bu büyük acıyla yazdı.

Elbette hayır! Bakın Deleuze Nietzsche?nin deliliği için neler yazmış:

Nietzsche hastalığı, beden-nesneyi ya da beyin-nesneyi dışarıdan etkileyen bir olay olarak kavramaz. O hastalıkta daha çok, sağlığa ilişkin bir bakış açısı görür; sağlıktaysa hastalığa ilişkin bir bakış açısı. ?Bir hasta gözüyle daha sağlıklı kavramları, değerleri incelemek, sonra, tersine zengin, bolluk içinde, kendinden emin bir hayatın doruğunda, bakışlarını decadence içgüdüsünün gizli çalışmasına dikmek, işte budur benim en sık yaptığım çalışma.? Hastalık, düşünen özne için harekete geçirici bir şey olmadığı gibi, bir düşünce nesnesi de değildir: O daha çok aynı bireyin bağrında gizli bir öznelerarasılık kurar. Sağlığın değerlendirilmesi olarak hastalık ve hastalığın değerlendirilmesi olarak sağlık dolu anlar: İşte Nietzsche?nin kendi yönteminin, değerlerin dönüştürülmesi yolundaki eğiliminin temelini gördüğü ?tersine çevrilmesi?. Oysa bu görünenin aksine, bu iki bakış açısı, iki değerlendirme arasında karşılıklık yoktur. Sağlıktan hastalığa, hastalıktan sağlığa bu hareketliliğin kendisi, sadece düşünsel bile olsa, üstün bir sağlıktır; bu yer değiştirme, yer değiştirmedeki bu hafiflik ?büyük sağlık?ın göstergesidir. Bu sayede Nietzsche sonuna kadar( yani 1888?e kadar) şunu söyleyebilmiştir: ?Ben bir hastanın tam tersiyim, aslında sağlıklıyım.? Her şeyin kötü sonlandığını hatırlamak bunu geçersiz kılmaz. Çünkü çılgına dönüşmüş Nietzsche, tam da bu hareketliliğini, yer değiştirme sanatını kaybetmiş, sağlığıyla hastalıktan sağlık üzerine bir bakış açısı elde edemeyen Nietzsche?dir.

Ve diyor ki Deleuze: Nietzsche?de her şey bir maskedir; sağlığı dehası için bir ilk maske, acıları ise hem dehası hem sağlığı için ikinci bir maske.
Evet, bazen deliliğin kendisi, ölümcül, fazlasıyla kesin bir bilgiyi saklayan bir maskedir, diye yazan Nietzsche?nin sakladığı bu kesin bilgi onun dehasıydı ve bu deha aşırı coşkulu, abartılı söylemleri yüzünden yıllar boyu yanlış anlaşılmaya sebep olacak ve hatta o, Nazizmin teorisyen heyeti tarafından otorite ilan edilecekti.

Bu Nietzsche?nin deliliğiydi. Bir de Nietzsche?nin sağlıkta hastalığa ilişkin bir bakış açısı yakalayarak delilik üzerine neler dediğine bakalım:
?Hemen hemen her yerde yeni düşüncelere yol açan, saygı duyulan bir geleneğin ya da batıl inancın büyüsünü bozan bir delilik var. Bunun neden bir delilik olması gerektiğini kavrıyor musunuz? Sesinde ve jestlerinde, havanın ve denizin şeytani mizacındaki gibi, korkunç ve ne yapmak istediği kestirilemeyen bir şey; ve bundan ötürü benzer bir korkuya ve gözleme değer oluşunu kavrıyor musunuz? Açık seçik olarak tümüyle istem dışılığın belirtisini taşıyan, tanrısallığın maskesinin ve sözcünün deliliğini karakterize eden, saralının kasılması ve köpükleri gibi görülen bir şey olduğunu kavrıyor musunuz? Yeni bir düşünce sahibine artık vicdan azabı değil, kendisine karşı hürmet ve dehşet veren ve onun düşüncesinin peygamberi ve şehidi olmaya zorlayan bir şey olduğunu kavrıyor musunuz? ? Bugün bize hâlâ durmadan, dehaya bir tuz tanesi yerine bir kuruntu otu tanesi eşlik eder, diye öğretilirken, eski insanlar daha çok nerede delilik varsa, orada bir deha tanesi ve bilgelik olduğunu düşünürlerdi? insanların kendi kendilerine ?tanrısal? bir şey fısıldadıkları gibi. Ya da daha çok: yeterince yüksek sesle ifade edilirdi. Platon, bütün eski insanlığıyla: Yararlı şeylerin en büyükleri delilik sayesinde Yunanistan?a geldi?, demişti. Bir adım daha atalım: dayanılmaz bir şekilde herhangi bir ahlaklılığın boyunduruğunu kırıp yeni yasalar koymak isteyen üstün insanlara, eğer gerçekten deli değillerdiyse, kendilerini delirtmekten ya da deli göstermekten başka çare kalmıyordu.

Bütün çağların en üretken insanlarının belki de içinde kıvranmış olduğu en acı ve en gereksiz ruhsal ıstıraplar vahşiliğine göz atmaya kim cesaret edebilir! Yalnız ve şaşkın olanların iniltisini dinlersek: ?Ah, siz ilahi varlıklar, bana delilik verin artık! Delilik verin ki sonunda kendime inanabileyim! Hezeyanlar ve çırpınmalar, ani aydınlıklar ve karanlıklar verin, korkutun beni hiçbir faninin hissetmediği şekilde ateş ve buzla, gümbürtü ve etrafta dolaşan şekillerle, ağlatın ve inletin beni, bir hayvan gibi, süründürün yerlerde.?

Hayatının son yıllarında deliren, delilik üzerine yazan Nietzsche?nin bir de delisi vardı, Tanrı?nın öldüğünü ulu orta duyuran bir deli.
?Öğle öncesi aydınlığında bir fener yakan, pazar yerinde koşarkan durmadan ?Tanrı?yı arıyorum?Tanrı?yı arıyorum?? diye bağıran kaçık adamı duymadınız mı? Oradakilerin çoğu, Tanrı?ya inanmayanlar olduğu için onun böyle davranması, büyük bir kahkahanın patlamasına yol açtı, onu kışkırttılar. ?Ne, yolunu mu şaşırmış?? diye sordu birisi. Bir başkası ?Çocuk gibi yolunu mu kaybetmiş? dedi. ?Yoksa saklanıyor mu bizden??, ?Bizden korkuyor mu??, ?Yolculuğa mı çıkmış??, ?Yoksa göçmüş mü??. Onlar birbirine böyle bağırarak güldüler?

Tanrı?nın ölümü bir başka yazının konusu olabilir; benim vurgulayacağım nokta; Nietzsche böylesine iddialı bir cümleyi bir delinin ağzından aktararak ?tanrı olmaya? aday, kendisini yeniden yaratacak olan insanların müjdesini vermek ister; Tanrı?yı insanlar öldürmüştür, o halde insanlara kalan tek görev kendilerini ?tanrı? yapacak güce ve yaratıma kavuşmaktır.

Yaşarken büyük acılar çeken Nietzsche, deliliğin sınırlarında gezmiş ve Deleuze?un da belirttiği gibi hastalıktan sağlığa bir bakış açısı yakalayarak, sağlıklı kavramları ve değerleri incelemiştir. Bu bağlamda bir delinin-hastanın- ağzından Tanrı?yı insanların öldürdüğünü söylemesine şaşırmamak gerek.

Üstün bir kavrayış yeteneği olan, deli dolu, hakikat arayıcısı Nietzsche?nin üsluplarından biri de şiirdir. ?Peki ama saflık ve güzellik, görenek ve seremoniden başka nerede doğar? diyen Yeats ve ?tangolar kendisiymiş kim kime ne deseymiş, her yer tanrı gibiymiş bir sonsuz pistmiş? diye gözlerini dünyaya diken, acıyla dans eden Cansever?in kalbinden gidiyorum Nietzsche?ye; perspektifini dünyanın çıplak güzelliğine bir kez de şiirle çeviren, kah yıldızlara uzanıp hakikatin karanlık boşlukta göz kırpması gibi, kah uzanıp zihninin derinliklerinde uzun yolculuklara çıkan bir gezgin gibi, kendini dolaşan bu pırıltılı zekaya hayran olmamak elde değil.

Hayatının son demlerini ?deli? geçirmiş olması zayıf ve hasta ruhlu, kendinden bir tanrı yaratamadan ölen, sıradan sürü insanına karşı savurduğu son küfürdür. İnsanın kendisini yaratmasını söyleyen Nietzsche, yaratmanın ölmek anlamına da geldiğini, yaratıcılığının doruğuna çıkarak ve nihayetinde zihinsel çöküş yaşayıp ölerek bir kez daha göstermiştir. Nietzsche ?tanrı? olmuştur ve evet, tanrı ölmüştür, onu insanlar öldürdü, şimdi tanrı olma sırası bizde.

Şair Nietzsche, bir rüzgâr gibi karanlıkta hakikatin peşine düşmüş, kendini bu dünyada ele vermeyen hakikat karşısında acıyla maskeler takarak şiirin özgür topraklarında gezinmiştir. Çünkü şiir anlatım özgürlüğüdür. ?Gerçek? şair bu özgür topraklarda acı çeken kalbiyle hakikatin peşine vermiş yorgun ayaklarıyla mutlulukla dans edenlerdir.

Şairin kışı elbet soğuk geçer, ancak hakikat arayışına girmiş bir şairin ilkbahar ve yaz mevsimlerinin geceleri de soğuktur. Şairin mangal yüreği bir avuntu gibi, ışıksız soğuk gecelerin ardından doğan sabahların yapraklarına inen çiğ damlaları kadar geçici, hafif bir rahatlama yaşar. Ancak hakikati arayan şair için bu rahatlama gelip geçicidir. Çünkü kem gözlü akşam güneşi, ağaçların arasından şairi yeniden gecenin içine çağırır; acıyla ve sevinçle. Şairin arayışı, avutucu hiçbir olayın mutluluğuna kanmaz, o yine karanlığa döner yüzünü, kendisinden kaçan hakikati yakalayacağı yeri bilir çünkü. Hakikate hiçbir zaman ulaşamayacağını bilecek kadar bilir bunu.

SADECE DELİ! SADECE ŞAİR!
Kararan havayla,
çiyin avuntusu olmaktayken
yeryüzüne doğru,
görülmezce, işitilmeden
-çünkü yumuşacık patikler giyinir
avutucu çiy, bütün avuntuyla yumuşamışlar gibi-
anımsarsın sen, sıcak gönül, anımsarsın,
bir zamanlar nasıl susadığını,
kutsal gözyaşı ile çiy yağmurlarını özleyerek
yanıp tutuşurken, bitkinlikle susadığını,
kem gözlü akşamüstü güneşinin bakışları
sararmış otlu patikalar üzerinde
kararmış ağaçların içinden geçip dolaşırken çevrende,
güneşin kör edici kor bakışları, acı vermekten haz duyan.

?Hakikatin yavuklusu -sen ha? diye alay ederlerdi-
hayır! bir şair sadece!
bir hayvan, kurnaz yırtıcı sürüngen,
yalan söylemesi gereken,
bilerek isteyerek yalan söylemek zorunda,
av arzusunda,
elvan elvan maskelenmiş,
kendine maske,
kendine av
bu ha ?hakikatin yavuklusu? ..
sadece deli! sadece şair!
sadece parlak parlak laf eden,
deli maskelerinden dışarı renkli renkli konuşan,
yalancı söz köprülerine tırmanan,
yalandan gökkuşakları üstünde
kalp gökler arasında
dolanıp duran, sürünüp duran-
sadece deli! sadece şair! ..

Bu ha ?hakikatin yavuklusu? ..
durgun değil, dik donuk soğuk değil,
tasvirleşmemiş,
heykelleşmemiş,
tapınakların önüne dikili değil,
bir tanrıya kapı bekçisi değil:
hayır! bu çakılı erdem tasvirlerine düşman,
yabanlar ona daha rahat tapınaklardan,
kedi haylazlığıyla dolu
her pencereden zıplayıp
hop! her rastlantının peşinden
koklaya koklaya her yabanıl ormana dalansın sen,
yabanıl ormanlarda
renkli tüylü yırtıcı hayvanlar arasında
günahkarca sağlıklı, güzel, elvan gezinirsin,
arzulu dudaklarınla,
kutluca alaycı, kutluca şeytani, kutluca kan emici
yırtıcı yırtıcı, sinsi sinsi, yalancı yalancı gezinirsin?

Ya da kartal gibi, uzun,
uzun dik dik uçuruma,
kendi uçurumuna bakan kartal gibi?

-Nasıl da yukarıya,
aşağıya, içeriye,
hep daha derin derinliklere halkalanıyor uçurum! –
sonra,
ansızın,
düz uçuşla
aniden dalarak
kuzuların üzerine çullanmak,
birden aşağıya, yırtıcı açlıkla,
kuzu arzusunda,
bütün kuzu ruhlara kızgın,
öfkeli bütün erdemlice,
koyunca, kıvırcık kıvırcık
göz kırpıştıran, koyun sütü iyilikle alıklaşmışlara?

Böylesine
kartalcadır, parsçadır.
şairin özlemleri,
senin özlemlerin, binlerce maske altında,
sen ey deli! sen ey şair! ..

Sen ki bakarken insana,
tanrı bakar gibidir koyuna-
insandaki tanrıyı paralamak
insandaki koyunu paralar gibi
paralarken de gülmek-

Bu, işte senin kutluluğun,
bir parsın, bir kartalın kutluluğu,
bir şairin, bir delinin kutluluğu! ..

Kararan havayla,
ayın orağı
mor kızıllıklar arasında yeşil yeşil,
hasetle, sinsi sinsi dolanırken,

-Güne düşman,
her dolanışta biçerken
gülden döşekleri gizlice,
çökertene dek,
gecenin derinliğine uçuk uçuk gömene dek:

Ben de öyle düştüm bir kez
hakikat çılgınlığımdan aşağıya,
gün özlemimden aşağıya,
günden yorgun, ışıktan bıkkın
-aşağıya, akşama, gölgeye çöktüm
bir hakikatten
bağrı yanık, susamış
-anımsıyor musun hala, anımsıyor musun, sıcak gönül,
nasıl susadığını?
sürülmüştüm
tüm hakikatten!
sadece deli! sadece şair! .. (*)
Nietzsche

(*) Çeviri: Oruç Aruoba

Görsel: Victor Enguix

Naze Nejla Yerlikaya
(http://www.yalnizlarmektebi.com/, 14.09.2014)

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Rüyalar Rengârenk Bir Karanlıktır – Cezmi Ersöz

Bireyin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesinin çetrefilliğini belki de imkânsızlığını anlatan bir eser genç yazar Cem Kertiş?in ilk romanı olan ?Yüzümdeki Sen?,...

Kapat