Sanatçı için özgürlük yeterli midir? – Müslüm Kabadayı

Yaklaşık 200 bin yıldır, kendinden önceki insansıların ateşi bulma, eti pişirerek yeme, jest-mimik-işaret dilini geliştirme deneyimlerini arkasına alan homosapiens, araçtan araç yapmayı becerdiği dönemle birlikte maddi üretim yanında zihinsel gelişimde de sıçramalar gerçekleştirmiştir. Son iki yüzyıldaki ?muhafazakarlık-özgürlükçülük? geriliminin siyasal ve sanatsal anlamından bağımsız olarak, insanın doğadan bağımsızlaşma süreciyle muhafazakarlık-özgürlük çatışmasının başladığını söyleyebiliriz. Nasıl mı? Özetle şöyle:
Yaklaşık 1.8 milyon yıllık Afrika?dan diğer coğrafyalara göç serüveni incelendiğinde insan türünün, önce yaşamını sürdürme ihtiyacından ve sonra yaratma süreçlerinde özgürleşme zorunluğundan kaynaklı olarak mevcutla yetinmeyle yeni olanı geliştirme çelişkisi yaşadığı bilinmektedir. ?Özgürleşme zorunluğu? insanın sadece dış dünyayla değil, aynı zamanda kendisiyle de çatışmasını derinleştirmiştir. Köleci topluma kadar doğanın zorluklarını yenmek için odaklanan insan toplulukları, tarım uygarlığıyla birlikte sınıfsal çelişkileri ve devlet aygıtının baskılarını yenme mücadelesiyle tarihi yazmaya başlamışlardır. Sanayi devrimine kadar köleci ve feodal toplumsal formasyonların yavaş değişimi, 19. yüzyılda Avrupa kıtasında kapitalizmin egemen olmasıyla hızlanmaya başlamıştır. Fransız burjuva devriminin getirdiği ?eşitlik-özgürlük-kardeşlik? dalgasına ve rasyonalizme karşı Avrupa?da yükselen ?muhafazakarlık? Fransa ve İngiltere?de, sonra da ABD?de farklı biçimlenmiştir. Çünkü, eşitsiz gelişim yasası çerçevesinde emperyal güç olma süreci, bu devletlerin sermaye merkezileşmelerini de farklılaştırmıştır. Dolayısıyla İngiliz muhafazakarlığı kapitalist devlet yapısında tedrici değişimi, ABD muhafazakarlığı ise hızlı değişimi öne çıkarmıştır. Ancak, genel anlamda muhafazakarlık, toplumun ya da toplumda yapılacak her türden radikal taleplerin yıkıcı olabileceği endişesini taşıyarak, bireyden devlete bütün kurumsal yapılara ve bu yapıların devamlılığına önem verdiği ve toplumda ortaya çıkabilecek küçük ve yavaş değişimi, büyük ve ani olana tercih eden bir ideolojidir.
Kapitalizmin egemen olduğu Batı?da, sanatta muhafazakarlığın ilk çarpıcı örneği, 1863 yılında Manet? nin, kuvvetli ve sert çatışıklar uğruna geleneksel yumuşak gölgeleme yöntemini bıraktığı ilk resimlerine tutucu akademi üyesi ressamların kazan kaldırarak onun resimlerinin sergi salonunda sergilenmesini yasaklamalarında görülmüştür. Oysa İngiltere Parlamentosu?nda, bu olaydan 27 yıl önce sanatçının özgürlüğüyle ilgili bir karar alınmıştır. Bu örnekten hareketle, toplumsal ve siyasal alanda sayısız örneğini gördüğümüz devletlerin yasaları ve hukuk sistemlerinin gerçek hayattaki gelişmelerle çelişmesinin temelinde sınıfsal çatışma yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye?de muhafazakarlığı temsil ettiğini söyleyen DP-AP-ANAP-AKP çizgisi, 60 yıllık siyasal iktidar oldukları dönemde İnsan Hakları Bildirgesi başta olmak üzere birçok uluslararası sözleşmeye imza atmışlar ama ya u sözleşmelerin gereğini iç hukuka yansıtmamışlar ya da iç hukukta ?ancak?lı öyle düzenlemelere yapmışlardır ki yasaların hiçbir hakkı koruyucu hükmü kalmamıştır. Pratik olarak da sürü toplumu yaratabilmek için sürekli yasak ve baskılara başvurmuşlardır. AKP döneminde çok daha açık biçimde uygulandığı üzere tiyatrolar kapatılmış, tarihi sinemalar yıkılarak AVM?ler yapılmış, heykeller sökülmüş, ?sanatın içine tükürülmüş? ya da sanat yapıtları ?ucube? olarak görülmüştür.
Her ne kadar sanat, yaratıcı insanın dış dünyayı algılayıp imgelem dünyasına dönüştürürken hiçbir engelle karşılaşmamayı öngörmesi bakımından ?özgürlükçü? bir nüveyi içinde barındırsa da, yaratıcı insanın ?imgelem?inin niteliğinde, temsil ettiği sınıf ve ideolojinin dokusu vardır. Bu doku, sanatçının gerçekliği algılama ve imgelem dünyasında yeniden biçimlendirme sürecinde ideolojik ve siyasi sıçramaya, hatta saf değiştirmeye de yol açabilir. Ünlü burjuva Alman şairi Heinrich Heine?nin ?Silezyalı Dokumacıların Marşı?nı yazarak saf değiştirmesi bunun çarpıcı örneklerindendir. Çarlık Rusya?sında doğan İlya Ehrenburg?un -sosyalist bir yazarın- ışıldağını romanlarıyla Dünya?ya yansıtması, köylü toplumundan Gorki gibi sosyalist gerçekçi yazarın doğması ve Asya bozkırlarından Cengiz Aytmatov?un emeğin aşkla özgürleşmesini betimlemesi, Nâzım Hikmet?in Anadolu?nun zengin dokusunu sanat emeğiyle yeniden yaratması bambaşka örneklerdir. Balzac?ın, ?sanatın baskıdan doğduğu ya da beslendiği? anlamındaki yaklaşımı ayrı bir düzlemde değerlendirilmelidir ama Sovyetler Birliği?nin kuruluş dönemindeki sinema, tiyatro, bale, müzik ve edebiyat alanlarında büyük yapıtların verilmesi, Vertov-Eisenstein-Tarkovski-Şostakoviç-Simonov-Gorki gibi büyük sanatçıların yetişmesi sosyalizmin insanlığa kazandırdığı değerlerden birkaçıdır. Aynı üretkenlik ve zenginlik, ne yazık ki daha sonra sürdürülememiştir. Evet, sanat her alanda kitlelerin uğraşısı haline gelmiştir ama devrimci dinamizmini yitirmiştir. Burada da eşitlik-özgürlük geriliminin yaratma süreçlerindeki yetkinleştirici moral değerlerle beslenmesi gerektiği ortaya çıkmıştır.
?Piyasa?nın baştacı edildiği ve her şeyin, dolayısıyla sanatın tüm değerlerinin de metalaştırıldığı günümüzde, sanatçının özgürlük sorunu kişisel olmaktan çıkmış, toplumsal eşitlik ve özgürlüğün temellendirilmesi gereğine dönüşmüştür. ?Piyasa-din kardeşliği?yle paranın saltanatının ayakkabı kutularına kadar indirgendiği Türkiye başta olmak üzere kapitalist dünyada sanat, estetik açıdan da sönümlenmektedir. İşte insanı alçaltan bu süreci tersine çevirme, sanatı paragöz ve elitlerin işi olmaktan çıkarıp tüm insanların uğraşısı haline getirebilmek için tek başına özgürlük yetmez; onu gerçekleşir kılan eşitliğin de sağlanması olmazsa olmazdır. Toplumsal eşitliğin olmadığı yerde sanatçının özgürlüğü kalaylamadır. Dolayısıyla Platon?dan beri seçkinlerin tekeline verilmek istenen sanat, herkesin hem yaratım hem de paylaşım sürecinde eşitçe ve özgürce etkin olabildiği zaman, doğayı ve toplumu estetik bakımdan zenginleştirecektir.

Müslüm Kabadayı

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Yoğunlaşmak Gerek / Denemeler 2 – Nejdet Evren

Yoğunlaşmak gerek; kümülüslerin su kristallerini evire-çevire yoğunlaştırmaları gibi; yoğunlaşmak gerek, en ufak kıvılcımda şimşeğin damlaları doğurması için?Ve yukarıdan süzülen damlalar...

Kapat