Sarkaç ve postmodern Leyla

Yaşam bireyi bir sarkaç gibi tutku ile ıstırap arasında sallar durur. Ancak bu sallanışta onursuzlukla suçlanan hep kadındır, erkeğin hatası, tutkularına bağlı gelişen tutarsızlığı çok da önemsenmez. Nasıl bir ülkede yaşadığımızı gözümüze gözümüze sokan Benjamin AE, günümüz Türkiye’sine yakışır biçimde, postmodern Leyla’nın kanını, kendi onursuzluğunu görmeyip tutkularını sahiplenemeyen kocasının ellerinde bırakır.

Tutku… Yokluğun yarattığı karşı konulmaz arzu, yargıları aşan güçlü bir coşku… Parası olmayan için para, annesini bilmemiş çocukta anne, evladı olmayan kadında çocuk… Sevdiği ile bir araya gelememiş, geldiyse bile elde edememiş, yanındayken bile özlem duyduğu için karşısındakinin varlığından acı duymuş insanın hissettiği… Bilim adamlarının obsesif kompulsif bozukluk olarak nitelediği aşkın gizli hançerinin parıldamasıyla hissetmeye başladığımız tutku, sonunda o hançerin kendi vücudumuza saplanıp kalacağını bilsek de ehlileştiremediğimiz bir duygu. Tutku; İngilizce ‘passion’ veya Latince ‘patio’ kelimesinden yola çıkarak anlayacağımız üzere ‘acı çekmek’ anlamına gelir. Hatta buradan ‘patient’ (hasta) ve ‘patology’ (hastalıklar bilimi) sözcüklerine bile gönderme yapılabilir.

Evet, ehlileştirip kendinden kaçılması pek zordur. Yokluğunda boşluk, varlığında yorgunluk hissiyle boğuştuğumuz bu duygu, biraz akıl tutarsızlığının sebebi gibi görünse de belki de en insani duygudur. Çünkü tutku; yapmamak gerektiğini bile bile yapmaktır, yaşamı tutarlılığın sıkıcılığından kurtaran, kaosa ve anlaşılmazlığa sokandır. Yeminler edip günün birinde büyük laflar ettiğini görmek, doktorun, bunlar sağlığınıza zararlı, yemeyin, dediği şeyleri inatla yemek, “yüz bin kere tövbe edip yine şarap içmek”, yıkımıyla, düzensizliğiyle aşkı aşk, sanatı sanat yapan şeydir.

Hıristiyanlığın öğretilerini görselleştirerek yaymayı amaçlayan; erken dönem Batı sanatındaki “Âdem ve Havva’nın Cennetten Kovuluşu” tasvirleri “ilk günah” ın farklı anlatımlarını içerir. Pek çok sanat tarihçisine göre; Batı resmindeki çıplak kadın imgeleminin kaynağı, Havva’nın işlediği günaha dayanır. İlahi dinlerde tasvir edilen, hikayesi anlatılan Âdem ve Havva çıplaktır. Yasak meyveyi yedikten sonra kendi çıplaklıklarının farkına varırlar, ilk kez utanırlar, saklanırlar ama Tanrı ikisini de cennetten kovar, yeryüzüne gönderir; kadını doğum sancısı ile simgeleştirilen acı ve kölelikle, erkeği ise nedense bitmek bilmez bir efendilikle “cezalandırır”.

Bu meseli yol bilip görünüşte modern olan ataerkil toplumlarda çocukluğunu bile düzgün yaşayamaz kız çocuğu. Oynasa, zıplasa ayıplanır, hor görülür. Okuma yaşı gelir, erkekler okula giderken onun işi su taşımak, köyde anneye yardım etmektir. Büyür, olgunlaşır, gezmek ister. “Kötü kadın” sözünü daha o yaşlarda öğrenir. Evlenecek yaşa gelir. Âşık olur. Gönlünü kaptırır genç bir delikanlıya, ama delikanlının evlenecek parası yoktur. Eşini seçemez, ailesi seçer. Kendinden yaşça pek büyük olsa da, okumuş, memur bir adama verilir, köyden büyük şehre gönderilir. “Neyse, en azından burada musluktan su akıyor,” diye düşünüp kendini avutur. Ama zaman ilerledikçe, her şey rutine bindikçe, televizyon izlemek, yemek ve ev işleri yapmaktan başka hiçbir uğraşı edinemedikçe, kendini tutkusunun ellerine bırakır. Evli ve çocuklu bir kadın olarak genç bir Mecnun’a tutulur. İşte postmodern Leyla, böyle bir Leyla. Tilki Kitap tarafından geçtiğimiz Eylül ayında yayımlanan Benjamin AE’nin “Bir Leyla ile Mecnun Hikâyesi” yalın anlatımına ve üçüncü sayfa haberlerini anımsatan kurgusuna rağmen, satır aralarında hissettirdikleriyle okuru böyle uzun uzun düşündürüyor.

Kadın; doğurganlığı, yavrusunu emzirme ve yaşatma içgüdüsü sebebiyle yuvanın kurucusu ve sahibidir. Hamileliği ve anneliği kadını evine doğal olarak bağımlı / bağlı hale getirmiştir. Elbette “Kadının gelişimi, bağımsızlığı özgürlüğü kendisinden gelmelidir. İlk olarak kendisini bir obje değil, bir kişilik olarak ortaya koymalıdır. İkincisi, hayatını basit, fakat zengin ve derin kılarak; kendi bedeni üzerinde başkalarının iddia ettiği tüm haklara karşı koymalı, istemediği sürece çocuk yapmamalı, tanrının, devletin, kocasının, ailesinin bir kulu olmaya karşı çıkmalıdır. Bu da hayatın tüm karmaşıklığını ve özünü anlamaya çalışarak, yani kendini toplumun fikirlerinden ve yargılarından özgürleştirerek olur.”*

Kadın, kendini bir kişilik olarak ortaya koyamadığı zaman, tüketmeye endeksli günlük yaşam biçimi kısır döngü oluşturarak kadını bunaltmaya başlar. Varsıllığın ve yoksulluğun doruğunda yaşayan toplumlarda, kadınlar bir meta haline getirildiği için kimi zaman açlığın biçareliği kimi zaman da derin mutsuzluklar insana akla gelmeyecek şeyleri yaptırabilir. Ancak onursuzlukla suçlanan hep kadındır, erkeğin hatası, tutkularına bağlı gelişen tutarsızlığı çok da önemsenmez. Leyla’nın aklıselim görünen, evinden işine, işinden evine giden kocasının, dini bütün komşusu Fahriye Hanım’la yıllar önce tutkulu bir aşk yaşaması yine de pek göze batmaz, ayıplanan Fahriye Hanım’ın kendisidir.

Tüm isteklerin temelinde bir ihtiyaç, bir eksiklik, bir ıstırap yatar. İstek yahut tutku, nesnesini yitirdiğinde ise korkunç bir boşluk içine düşülür. Yaşam kişiyi bir sarkaç gibi tutku ile ıstırap arasında sallar durur. Suyunu çıkarmadığımız sürece, sonuç sıkıntılı olsa bile katlanılabilir bir hal alır, kurtuluş belki de buna sahip olandadır. Ancak nasıl bir ülkede yaşadığımızı gözümüze gözümüze sokan Benjamin AE, günümüz Türkiye’sine yakışır biçimde, Postmodern Leyla’nın kanını kendi onursuzluğunu görmeyip tutkularını sahiplenemeyen kocasının ellerinde bırakır.

* Emma Goldman / Kadının Özgürlük Süreci

Öznur Özkaya
16.11.2014, http://ilerihaber.org

Bir Leyla ile Mecnun Hikâyesi, Benjamin AE, Tilki Kitap, Eylül 2014, 91 sayfa.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar, Yazarlarımızın son çalışmaları
Dünyada yaşamın olmadığı bir yer var mı?

Dünyada herhangi bir canlının yaşamasının imkânsız olacağını düşündüğümüz bölgelerde bile bazı ilginç canlılar yaşayabiliyor. Yaşamın olmadığı bir ortam var mı?...

Kapat