Yarın Yeni Bir Gün Olacak – Öznur Özkaya

Doğu Almanya?nın yıkılmasından sonra kendince geçmişiyle hesaplaşmaya girişen yazarlardan biri de Monika Maron?dur. 1941?de Berlin?de doğan, ancak annesi ve Demokratik Alman Cumhuriyeti?nin kurucularından olan üvey babası Karl Maron ile birlikte 1951?de Doğu Almanya?ya yerleşip 1988?de ise Batı?ya göç eden Maron; geçmişle hesaplaşmasını, romanlarında yarattığı kadın karakterlerin portresini feminist bir yaklaşımla çizerek, politik koşullarca çevrelenmiş kadının öznelliğini sorgulayarak yapar. Maron; baba ve koca figürlerinin sınırlamalarına karşı savaşan, birey olmaya çalışan kadını resmeder.
Alef yayınlarından çıkan Zehra Aksu Yılmazer?in Türkçe?ye kazandırdığı ?Acayip Bir Başlangıç?, Monika Maron?un dilimize çevirilen ikinci romanı. Farklı pek çok açıdan okunabilecek bir roman olmasına karşın, özellikle kahramanı Johanna?nın yaşlılık, alışkanlık, mutluluk ve tutku ile ilgili söylemlerinden dolayı ivedilikle okunmalı.

Bir sabah önceleri gençliğin verdiği rahatlıktan hiç incelemediniz yüzünüzde kırışıklıklar oluştuğunu ya da birkaç tel saçınızın ağardığını fark ettiğinizde, yolda yürürken bir çocuğun ?Teyze, saat kaç?? diye sorması üzerine, amaçsız konuşmalar can sıkıntısı yaratmaya başladığında, dinginliği, sessizliği daha çok aradığınızda, yağmuru ve sonbaharı sevenleri anladığınızda irkilmenize neden olan his midir yaşlanma? Anıların güzelliğini kanıksamak mı, her yaşın biricik güzelliği olduğunu bilseniz de zaman zaman insan ömrüne ait tutkuların yalnız ilk çeyrekte kaldığını hesaplamak mıdır? Kürşat Başar?ın; ?Biz büyüdükçe acı azalıyor sanki. Ama sonra bir gün ansızın gözlerde, saçlarda, yüz çizgilerinde, ellerde derin, hiç silinemeyecek izlerle beliriveriyor. Çoğu kez de görünmüyor, içimizdeki boşluklara yayılıyor, bir yürek sıkıntısı, bu; gizleri çözülmemiş haritanın hiç adlandırılmamış ülkelerine yerleşiyor. Mutluluksa iz bırakmayacak kadar kısa ve çabuk geçiyor.? sözlerine istinaden acı bedeninizden iz bırakmadan geçip gitmiyorsa bunca zaman içinizde biriktirdiğiniz sızı mıdır yaşlanma?

Maron?un kahramanı Johanna, yazmaya başladığı ?Wilhelmine Enke? biyografisini tamamlayabilmek amacıyla Berlin?den kırsal Basekow?a gidişini ve şehir hayatından bıkışını yansıtmak için şöyle der: ?Şehirde; sabahları hem gideceğim yere uygun, hem bana yakışan bir giyside karar kılmak, makyaj yapmak için aynaya bakmak, saçımın dip boyasının geldiğini, saçlara, tene ve ete karşı verilen bu anlamsız mücadeleden bıktığımı görmek zorunda kalacaktım?(s.19) Üniversiteden sonra önsözler ve sonsözler kaleme almak, biyografiler yazmak dışında hiçbir şey yapmadığı için işinin anlamı hakkında neden önceden değil de şimdi kuşkuya düştüğünü anlamaya çalışırken, ?belki de yaşla ilgiliydi bu; kendimizi hala genç zannederken aniden karşı karşıya kaldığımız yaşlanmanın onursuzluğu ve biçareliğiyle ilgiliydi??(s.26) dese de, arkadaşı Elli?nin ?yaşlılar, özellikle de yaşlı kadınlar, kırılgan görünüşlerinin ardına saklanarak çoğu kimsenin maalesef haklı olarak onlardan beklemediği acayip yaramazlıklar ve yasak şeyler yapabilirler?(s.20), sözü belki de Johanna?nın farklı düşünmeye başlamasına sebep olan unsurlardan biri olur.

Emma Goldman, ?Aşk ve Evlilik? adlı makalesinde, Dante?nin İlahi Komedyası?nda gördüğümüz inferno?nun kapısında yazan sözün evlilik için de geçerli olduğunu belirtir: ?Buraya giren her kimse, bütün umudunu dışarıda bırakır.? Susan Sontag; evliliği ?başarısız bir ütopya? olarak nitelerken, Özdemir Asaf; ?evlilik, iki kişilik yalnızlıktır?, der. Evlilik; insanın kendisiyle beraber bir başkasını daha aynı yorganın altına sığdırabilme çabası değil midir? Bu uğraşı, kişiyi yormaya başladığında mı bireyi yalnızlığa sürükler? Eskiden umursamadığı şeylerden artık rahatsız oluyorsa insan, alışkanlığa dönüşmüş yaşantısında neyi, nasıl değiştirir? Kim demişti hatırlayamıyorum, ?alışkanlık, başka bir ihtimali unutmaktır?, diye. İnsan o kadar benimser ki gidişatı, şikâyetçi olsa bile halinden görmezden gelir akışı.

?Önemli bir şey yapmak gibi çağ dışı bir ihtiyacım var benim.? (s.37) diye veryansın eden Johanna, yalnızlığını, neden yazdığını sorgular.?Bir kuş sürüsünün kiraz ağaçlarına saldırmasının, piyasaya yeni çıkan ikinci sınıf bir edebiyat kitabına dair eleştiri yazısından çok daha önemli sonuçlara yol açtığı kesindi? Bir köyün sakinlerini gözlemlemek, bir sosyoloji enstitüsünün istatiki araştırma sonuçları kadar önemliydi. Yine de, eğer Friedel Wolgast?ın derli toplu dünyasına kaçıp kurtulsaydım, hayatımı ıskaladığım duygusuna kapılırdım.?(s.42) derken her şeye rağmen sıradan bir hayat sürmenin kendisini memnun etmeyeceğine inanır. Eşi Achim?e yazdığı mektupta daha da belirginleşir Johanna?nın yalnızlığı, sıkıntısı, alışkanlığa dönüşen dünyasının onu ne denli bunalttığı. ?Çok sevgili Achim, seni düşündüğümde sırtını görüyorum? Bir sırta yazmak zor; bir sırtla konuşmak da zor? Önündeki yazılı kâğıtlar seni geri kalan canlı her şeyden daha çok ilgilendirdiği için mi dünyaya ve bana sırtını dönüyorsun, yoksa dünyadan bezdiğini gizlemek için mi tutunuyorsun kâğıtlara?? (s.38)

Johanna ile Achim?in birbirlerine ne denli yabancılaştıklarını, Achim?in Basekow?a Johanna?yı ziyarete gelişini, mantar toplamaya çıkışlarını ve Johanna?nın o an hissettiklerini okurken de görüyoruz. ?Kitabın üzerine eğilmiş Achim?e, gün ışığının seyrek saçlarının arasından pembe saç derisine vuruşuna baktım; üstümde lacivert marangoz önlüğü, çamurdan yapış yapış ellerimde mutfak bıçağı, gözümde, kurtçukların açtığı oyukları görebilmek için taktığım gözlük, bir de kendime baktım ve sıradan, yaşlıca, hazin bir evli çifte dönüştüğümüzü ve ne zamandan beri böyle olduğumuzu bilmediğimi düşündüm.? (s.54), ?Değişen bir şey yoktu aslında. Achim?in sırtı, mantar kitabı, her şey her zamanki gibiydi; ama benim artık hoşuma gitmiyordu.? (s.56) derken bile mutluluğun bir yanılsama olup olamayacağı üzerine düşünür.

Mutluluk; Camus?un söylediği gibi ?mutsuzluğumuzun merhamete gelmesi? midir yoksa ?ölü bir denizyıldızı? mıdır E. Cansever?in yazdığı gibi. Doya doya yaşamak mı, yaşadığının farkında olmak mıdır mutluluk? ?Öyle ya, artık değiştirilemeyen bir şeyin iyi olması gerekir. Dünyayı, bize ait olduğu zamanlardaki gibi bırakmak mı istiyoruz?? (s.72) diye sorarken ve ?bizim mutluluğumuz da mutluluk yanılsamasından başka bir şey değildi gerçi; ama geçici de olsa mutluluk gibi geliyordu en azından.? (s.23), diye söylenirken çelişkilerini, şu anki mutsuzluğunu vurguluyor Johanna.

Yeni bir başlangıç yapmak da neydi Johanna için? ?Ben yılanbalığını hala dereotu sosunda pişiriyordum ve kendime yeni bir hayat icat etmek, imkânlar buna elverdiğinde bile aklıma gelmemiş, saçımın kesimini bile değiştirememiştim.? (s. 49), diyen Johanna?nın düşüncelerine çöreklenir arkadaşı Elli?nin ?Çocuklar dışında hiçkimsenin kendi mutluluğu için bir başkasına bel bağlamaması gerektiğini? (s. 104) söylemesi. ?Özlediğim bir duygu var, âşık olduğunda ya da bir şey için mücadele ettiğinde hissettiğin o heyecandan ölme duygusu, bir tutku yani?? (s.22) diyen Johanna, normları bir kenara bırakarak Basekow?daki son gecesinde Mayakovski?ye benzettiği Igor?un kollarında bulur kendini. Sanmayın ki; Johanna?nın ?Acayip Bir Baçlangıç?ı Igor?la sevişip eşini aldatmasıyla taçlandı. Evet, Achim?in sırtı, mantar kitabı, her şey belki aynıydı; lakin artık Johanna farklıydı; çünkü sonunda yaşadığının farkına vardı.

Öznur ÖZKAYA

*Acayip Bir Başlangıç, Monika Maron, Çev: Zehra Aksu Yılmazer, Alef Yayınları, 2013.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar, Yazarlarımızın son çalışmaları
Gizlenen Bir Şairin Şiirlerini Yeniden Okumak – Öznur Özkaya

Alkole, eğlenceye, sekse, bitimsiz isteklere düşkün insan topluluğu diyorlar gençler için. Oysa yaşlıların aksine genç insanların düşleri vardır, düzene kafa...

Kapat