Yazmak neydi, Poe? – Öznur Özkaya

Romanlarıyla tanıdığımız Nilüfer Kuyaş?ın ilk öykü kitabı olan ?Yok Adam?; istisnalar olsa da, erkek kahramanlara eğilen, kendini gerçekleştirememiş erkeklerin gözünden anlatılan bir derleme adeta.

Kitapta yer alan yedi öyküden, kitaba ismini veren ?Yok Adam?, acı portakal reçelinin tadını arayan Şehir(li) Hasan?ın kederini yansıtan ?Hayvanların Gece Hayatı?, kadına karşı tacizi ve tacize maruz kalan kadının içsel yolculuğunu gözler önüne seren?Şeytan Tüyü? ve kitabın sonundaki bir kadın, bir erkek ve bir kedinin konuk olduğu, yazmak ediminin güzelliklerini ve güçlüklerini en derininizde hissettirecek ?Elif? başı çeken öyküler olarak göz dolduruyor.

Bireyin kendine yenilmesi?
Başarısızlık; bireyde kaygıya, depresyona neden olan bir olgudur elbet. Seri halinde başa geldiğinde ciddi çöküş senaryoları bile çıkar ortaya. Hatta oldukça rahat görünen kişiler dahi mutlak tadar bu duyguyu. Şiddeti bireyin geçmişine, ailesine ve yetişme tarzına göre değişiklik gösterebilen bu duygu, başarılarınızla da ilgili değildir her zaman. Sizi seven arkadaşlarınız, iyi bir geliriniz, işiniz, sadık bir eşiniz, çocuklarınız, arabanız, eviniz dahi olsa; kusursuz gibi görünen hayatınızda siz eksik olanı bilirsiniz. Arzuladığınız yolun dışında kalmışsanız, keşkelerinizi sıralıyorsanız bu yol aklınıza her geldiğinde, siz de eksik birisiniz. Yine de yaşamda hiçbir şeyin tam olmadığını, her şeyin yarım kaldığını bilmek rahatlatır sizi.

Kişinin kendisine yenilmesi en ağır olanıdır. Her daim boynu eğik, omuzları düşük bir halde yaşaması; bireyin derinliklerine işler, benliğini sarsar, yarının farklı olacağı tesellisi ancak gündüz düşleri görmesine yarar. Kendini ?Ben eksik bir adamım. Daha da iyisi, yok adam. (?) İyice şahikası istenirse, hiç adam da diyebiliriz. Hiç kimse.? (s.20) sözleriyle tanımlayan ilk öykümüzün kahramanı Baki; başarısızlıklarından da bahseder: ?Kırk yaşıma kadar ilk milyonumu kazanmaya söz vermiştim kendime, artık o da olmayacak. Zaten yarım gönülle verilmiş bir sözdü, başka yenilgilere tepkiydi. Sinema yapma aşkı söndü, o müthiş senaryo yazılamadı. Müzik dersen, havada kaldı, güya caz gitaristi olacaktım, onun yerine gitar tıngırdatan bir salak oldum. (?) Evlilik. O da olmadı. Görünürde iyiyiz, bizi ideal çift olarak gören ahmaklar bile var?? (s.33-34)

İçindeki boşluğun sorumlusu olarak gördüğü annesinden, babasıyla yasak bir ilişki yaşayıp yurtdışına giden teyzesinden öç almak için ve elbette sık sık iş değiştirip aile ekonomisini düzeltemediğinden hırsızlık yapmaya başlar. Kleptomaniye yakalanan biri olarak, olayların akışına göre çalma dürtüsü harekete geçtiğinde kendini alışveriş merkezlerinde bulur Baki. Kendisi gibi çalan bir kadını, Nazan?ı, tanıdığında ise (ki tanıdığını sanacaktır, öykünün sonu Nazan?ın gerçek kimliğiyle aydınlanır) neden çaldığını anlamaya çalışır: ?Neden yaptığımı bilmiyorum. Yok, biliyorum. Öfkeden. Yalnızlıktan. Daha çok öfke. Öfkeyle başlıyor dürtü. Birden öfke geliyor üzerime, başka türlü baş edemiyorum. Yalnızlık öfkenin içinde durduğu bir kap gibi. Sürekli taşıyor kap. Çaresizliğimin öcünü alıyorum sanki.? (s.22)

Tüketim toplumunun bedeli: Mutsuzluk
Yıllar içinde, Avrupa ve Amerika?nın dünyanın geri kalanına allayıp pullayıp sunduğu hediye paketinin içinden tüketim toplumunun oluşmasını sağlayan bileştirici maddeler çıktı, biliyoruz. İhtiyacımız olmadığı halde ihtiyacımız olduğuna kendimizi inandırıp satın aldığımız ürünlerle simgesel bir tatmin yaşıyoruz, bu tatmin olumsuz hislerimizin kısa süreliğine de olsa kaybolmasına neden oluyor ve tüketme ihtiyacı süreklilik kazanıyor. Tükettiğimiz markaların bize sundukları imajlarla yeni kimlikler ediniyoruz. Böylece bilinçli olduğunu söyleyen bilinçsizce şartlanmış insanlardan oluşan bir toplum yaratıyoruz.

Tükettikçe çalışmak, çalıştıkça tüketmek bağlamındaki bir kısır döngünün içinde sahip olduğumuz tatminsizlik hissimizle kendimizden başlayarak tüm toplumu tüketmeye doğru yol alıyoruz. J. Baudrillard?ın ?Tüketim Toplumu? adlı eserinde söylediği gibi “Uzun sözün kısası, tüketim toplumunun büyük bedeli, kendisinin neden olduğu genelleşmiş güvensizlik duygusudur.? Kendini ?mülksüzler hareketinin doğal bir üyesi? (s.50) olarak gören Nazan, ?Tüketim toplumunda nasıl mutlu olunur, aptal!? (s.29) diyerek mutluluğun uçucu ve geçici olduğunu vurguluyor, çünkü mutluluk veren haller sürekli hale gelince alışkanlığa ve sonunda duyarsızlaşmaya neden olur.

Acı Portakal
Yazarın; ?Bütün bir yıl, sonra bir yıl daha, bir tadın peşinde koştu. Bir kadının peşinde koşar gibi tutkuyla aradı tadı? (s.87) cümleleriyle okuyanı sarsarak başlattığı öyküsü ?Hayvanların Gece Hayatı?nda, mutluluğun tadını arayan Şehir(li) Hasan?ın iç monologlarına şahit olmak doyumsuz. ?Yok Adam?a karşılık gibi yazılmış bu öyküden çokça bahsetmek istemiyorum, biliyorum ki; anlatmazsam daha kolay düşecektir yollara okur mutluluğun tadını aramak için.

?Cinselliğimden utandığım yerdeyim.?
Üçüncü öykü ?Şeytan Tüyü?; minibüste elle taciz edilen bir kadının o kısacık yolculuk boyunca hissettiklerini, anımsadıklarını anlatan bir hikâye. Elle, gözle, sözle, ne ile olursa olsun tacizin doğal kılınması mümkün olamaz. Bir kadını giyiminden, dış görünüşünden, güzelliğinden dolayı taciz etmek nasıl normal karşılanabilir? Karşısındaki kadının korumasız olduğuna inanan bir erkeğin içindeki tüm pisliği biriktirip kendine mastürbasyon malzemesi yapması dürtü gereği midir? Erkeklerin farklı yaratıldığı, ihtiyaç anı geldiğinde kendilerini tutamadıkları gibi saçma sapan bilgileri uzman sıfatlı kişiler televizyon programlarından pompalarken, ülkemin bu uçkur düşkünü erkek yetiştirme modelinden kaynaklı taciz durumlarını yaşayan kadınlarda suçu kendinde arama gibi bir refleks yerleşiyor.

Öykümüzün kahramanı bu durumu nasıl anlatıyor, bakın: ?Kadın olmaktan utanıyorum, eziklik duyuyorum. Sokağın baskısı, yiyecek gibi pis bakan gözlerden bulaşan tedirginlik, beğenilmekten haz duymak yerine bir gizlenme ve örtünme ihtiyacı veriyor insana. Çünkü beğenilmekle ilgisi yok, sadece açlık gidermek.? (s.150) ?Toplum beni ezelden beri sindirmiş ve bir köşeye sıkıştırmış, hala oradayım, bağırmaya çekindiğim, olay çıkartmaktan korktuğum, cinselliğimden utandığım yerdeyim.? (s.156) Erkek kadına böyle hissettirme hakkını ve gücünü ne acı ki yetiştirilme tarzından ve erkek üstünlüğünü öngören iktidarın söylemlerinden alıyor.

Sahi, yazmak neydi?
Favori öyküm son sayfaları dolduruyor kitapta: ?Elif.? Bir kedi, bir kadın ve bir erkek denkleminde sağlamanın kolay yapılmadığını duyumsatan, yazmak edimi üzerine okuru uzun uzun düşündüren bir hikâye bu. Yazmak; özgürlüğe açılan yollardan sadece biridir, gürültüyle sükûnet arasında mahur bir bestedir. Sesleri resmetmektir, yaşamak için tek başına yeterli olmasa da ölmemek için kusursuz bahaneler yaratan bir yara izidir. Flaubert ?Yazmak bir masumiyet yitimidir.? dese de, benim bildiğim en kutlu eylemdir ve Kuyaş?a göre ?kuyruğu dik tutmaktır? (s.210) biraz.

“Keşke bir kedi kadar gizemli olan şeyler yazabilsem” diyen Poe, göz kırpıyor bana kitaplığımdan. Sahi yazmak neydi, Poe? Bak! Bir kedi, bir kadın ve bir erkek anlatıyor bize. ?Ah, zamanın durduğu yerdi edebiyat, hatırlayın şimdi! Güneşte bir kedi yalanıyordu, bir kadın kaleminin ucunu kemiriyordu gülümseyerek, bir erkek ıslık çalarak giyiniyordu. Yuvarlanan topa üçü birden koştular.? (s.212)

Öznur Özkaya
(http://haber.sol.org.tr/,29.06.2014)

*Yok Adam, Nilüfer Kuyaş, Can Yayınları, Mayıs 2014

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar, Yazarlarımızın son çalışmaları
Uzun Bir Adam?ı Hatırlamak? – Öznur Özkaya

İzmir?de düzenlenen kaçıncı Uluslararası Şiir Sempozyumu?ydu anımsayamıyorum. Can Yücel Sokağı?ndaki Miko?nun da yeni açıldığı dönemlerdi. Etkinlik bitimi akşam şairlerin ve...

Kapat