Savunma Saldırıyor – Jacques Vergès ‘Kimsiniz? Neyi temsil ediyorsunuz? Nedir tarihsel olarak varlık nedeniniz?’

Kimsiniz? Neyi temsil ediyorsunuz? Nedir tarihsel olarak varlık nedeniniz? Bunlar yargıçların, savcıların ve sanıkların her davanın eşiğinde kendi kendilerine sormaları gereken sorular.
Savunma politikasında her zaman iki yöntem olmuştur: Varolan adalet mekanizmasını kabul eden uyum savunmaları (Dreyfus, Challe) ve yeni bir gerçekliği gözler önüne sermeyi hedefleyen kopuş savunmaları (Sokrates, Dimitrov, Castro). Birinciler kafalarını kurtarırken, ikinciler davalarını kazanmışlardır.
Davaların, mahkeme salonunun dört duvarı arasında kalmadığı, dünyanın gözleri ve kulakları önünde yer aldığı günümüzde, hem davasını kazanıp hem de kafasını kurtaranların sayısı artmaktadır. “Uygarlık”larının ve ellerinde tuttukları öldürme gücünün verdiği güvenle davranan tuzukurular, “adaletlerinin” geçerliğinin kalmadığını, tek söz söyleme hakkının kendilerinde olmadığını anlamalıdırlar artık.

Jacques Vergès?le Söyleşi / Zeynep Kuray/ 31 Mayıs 2009 Tarihli Birgün Gazetesi
84 yaşındaki ?efsanevi? avukat Jacques Vergès İstanbul?da… ?Çakal? Carlos?tan Tarık Aziz?e, Klaus Barbie?den Miloseviç?e, Filistinli militanlardan Baader Meinhof?a, Cezayirli direnişçilere kadar diğer avukatların ele almaya cesaret edemediği tüm davalara tutkusuyla
sarılarak avukatlık mesleğinde adeta devrim yarattı. O, Che?den miras purosuyla hâlâ genç…

Kimi zaman onu ?terörün avukatı? kimi zaman ?şeytanın avukatı? lakabıyla tanıdınız ama aslında o sadece insanlığı oluşturan tüm duygularla empati kurarak toplum içinde yaşayan insanın savunulma hakkını savunmayı tercih etti. Bir davayı roman ve sanık sandalyesine oturan insanı ise bu romanın kahramanı olarak tanımlayan, 84 yaşındaki efsane avukat Jacques Vergès, ?Çakal? Carlos?tan Tarık Aziz?e, Klaus Barbie?den Miloseviç?e, Filistinli militanlardan Baader Meinhof?a, Cezayirli direnişçilere kadar, imajlarının zedeleneceği gerekçesiyle başka avukatların ele almaya cesaret edemediği tüm davalara bir tiyatro tutkusuyla sarılarak avukatlık mesleğinde adeta devrim yarattı. Bir avukatın yeri geldiğinde düşmanını bile savunma erdemine ulaşması gerektiğine dikkat çeken Vergès, kimi zaman ?teröristi? kimi zaman da ?terör mağdurunu? savunduğunu belirtti. Dünya edebiyatının birçok büyük yapıtının bir duruşma gibi kurgulandığını söyleyen Verges, 2500 yıl önce Sofokles tarafından yazılmış ?Antigone? tradejisini örnek veriyor. Her bir duruşmanın, sonu belli olmayan bir trajedi olduğunu ifade eden usta Avukat, yargıcın savunduğu değerlerle, sanığın değerleri birbirinden farklıysa ve sanık inançlarında samimiyse, bu mücadelede adaletin yeri nedir sorusunun Antigone?nin olduğu kadar hukukun da temel sorularından biri olduğunu vurguluyor. Şu günlerde İstanbul?da olan Jacques Vergès sorularımızı yanıtladı…

»Kendinizden söz eder misiniz ?
1925 tarihinde Tayland?da Katalan asıllı hekim ve diplomat bir babadan ve Vietnamlı öğretmen bir anneden dünyaya geldim. O zamanlar babam Tayland?ta Fransız konsolosuydu ve annemle evlendiği için onu konsolosluk görevinden kovdular. Daha 3 yaşındayken annem sıtmadan öldüğünde, babam kardeşim ve ben Katalonya?ya geri döndük ve orada okula başladım. Genç yaştan itibaren politikayla ilgilendim ve 17 yaşındayken de Fransız Direniş Hareketi?ne katıldım. İkinci Dünya Savaşı?nda Cezayir?de, Fas?ta, İtalya?da daha sonra da Fransa?da savaştım ve o dönemden beri General De Gaulle?e hep hayranlık duydum.

»Avukatlık tutkunuz nasıl başladı?
Şunu açıkça belirteyim ki ilk önce avukat olmak gibi bir eğilimim yoktu, beni çok etkileyen tarih eğitimi gördüm ve ilk etapta hayallerimi tarih öğretmeni olmak süslüyordu. Ama sonradan bir hiyerarşiye bağımlı olmak istemediğimden öğretmen olmak fikrinden vazgeçtim. En büyük zaafımın hiyerarşileri sevmemek olduğunu konuşmalarımdan belki fark etmişinizdir. O zamandan itibaren başka bir meslek seçmeye yöneldim ve avukatlıkla pek ilgilenmeme karşın hayatımı kazanabileceğim dürüst bir meslek olduğuna karar vererek bu mesleğe yöneldim. Daha birkaç aylık avukat iken bir genç delikanlıyı savunduğumda bu adamın gülüşüyle, sessizliğiyle, bu duruma nasıl geldiğine baktığım zaman öyle bir empati duygusuna kapıldım ki, bu meslek için yaratıldığımı anladım. Sonradan zaten büyük işlere yavaş yavaş adım atmaya başladım. Sömürgeciliğe karşı olduğum için Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi?ni destekleyerek idamla yargılanan sayısız militanı savundum. Bu militanlardan biri ise sonradan eşim olacak Djamila Bouhiret?i. 1970 yılına kadar Cezayir?de avukatlığımı sürdürdüm.

»Hem Fransız direnişi içinde savaşıp hem de çok tanınan bir Nazi?nin, Klaus Barbie?nin avukatlığını yapmak bir çelişki değil mi sizce ?
Hayır! çünkü canavar gibi gözükülenler de sonuçta insandır ve bir insan ne kadar zor durumdaysa benim onu savunma isteğim o ölçüde artar.

»Sizi buna iten nedir ?
Savunma tutkusu! Ben savunduğum herkesin bana kattıklarıyla zenginleşip, bugünkü ben oldum. Savunduğum bir canavar da olabilir, bir aziz de; ama birinin kalleşliği ve korkaklığı ne kadar insanın bir parçası ise öbürün cesareti ve iyiliğine aynı ölçüde insana aittir.

»Siz suç ile suçluyu birbirinden ayırıyorsunuz?
Evet. Suç mutlak bir kavramdır; yapılmış bitmiş bir eylemdir. Suçlu ise belirli koşular içerisinde hareket eden bir insandır bunları birbirinden ayırmak gerek. Üstelik Barbie hiçbir zaman toplama kampında gardiyanlık yapmamıştır. Ama o sırada bir rejim mahkûm edilmeye çalışıldığı için bir suçlu gerekiyordu o da Barbie oldu. Oysa bir davada bir rejim değil bir insan yargılanır.

»Peki Barbie?yi savunduktan sonra pişmanlık duydunuz mu? Çünkü bu konuda oldukça tepki aldınız…
Hiç pişmanlık duymadım. Zaten bu konuda da artık eleştirilmiyorum. İlk etapta duruşma sürerken herkes avukata küfür eder, darbe indirilmeye çalışılır ancak sonradan herkes onu tebrik eder. Örneğin Fransa?yı sarsan Patrick Henri davasını anımsarsanız, adam 7 yaşındaki küçük bir çocuğu fidye için kaçırıp öldürmüştü. İlk önce onu savunan avukatı da herkes ayıpladı ama bugün neredeyse bir simge haline geldi. Çünkü o Patrick Henri meselesi kadar idam cezasının da kabul edilemezliğini gündeme taşıdı.

»Peki meslek hayatınızda hiç pişman olduğunuz bir olay yok mu ?
Saddam Hüseyin Irak?ta idamla yargılanırken, kızı bana Ürdün?den telefon açıp davayı almamı istedi; ben de kabul etmedim. Ama hukuk dışı bir şekilde idam edildiği için bu kararıma pişman oldum. Gerçi kendisini savunan üç avukattan ikisinin öldürülüp, birisinin sakat bırakıldığını duyduktan sonra iyi ki kabul etmedim dedim ama yine de pişman oldum.

»Peki mesleğinizde sizi en çok etkileyen dava hangisiydi ?
Cezayir?de baktığım davalardı çünkü her gün birisi idam ediliyordu ve evlerden her saniye ağıtlar yükseliyordu.

»Bir zamanlar Fransız Komünist Partisi üyesiydiniz? Hâlâ Komünist misiniz ?
1950?de Komünist Partisi?nden ayrıldım. O dönemde komünistlik sömürgeciliğe de karşıtlık anlamına geliyordu; o yüzden komünist olmuştum. Ben geçmişini inkâr edenlerden değilim sömürüye ve sömürgeciliğe hâlâ karşıyım.

»Türkiye?deki hukuk sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz ?
Türkiye?deki durumu bilmiyorum. Paris?te oturup Türkiye?dekilere, Cezayir?dekilere, Vietnam?dakilere ne yapmaları gerektiğini söyleyen Fransızlardan da değilim.

»Siz Mao Zedung?u aynı zamanda da Che?yi de tanıdınız. Bize onlar hakkında bir anınızı anlatır mısınız?
Mao ile 1963?te tanıştım. Kültürüyle ve duyarlığıyla beni çok etkiledi; hatta, beni çok şaşırtan bir soru sordu, o sırada yanımda müvekkilim olan genç bir kadın vardı. Mao birdenbire durdu, ?siz ikiniz evlenmeyi düşünüyor musunuz?? diye sordu. Ben böyle bir soru beklemiyordum ve düşünüyoruz dedim. Mao?da bana, ?Bu zor bir iş ama dayanın, aşk her zaman isyankârdır? dedi. Che ile Paris?te tanıştım. Ben o sıralar ? Revolution? (Devrim) dergisini çıkarıyordum ve o dönemde pipo içiyordum. Che ağzımda pipo?yu görünce, ?Bırak şunu da puro iç? dedi. Ben de o gündür bu gündür puro içiyorum…
***
Jacques Vergès

1925?te Tayland?da Fransız (diplomat) bir babayla Vietnamlı bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi, Fransa?ya bağlı olan Réunion Adası?nda büyüdü.
Genç yaşta Rèunion Komünist Partisi?ne katıldı, sömürgecilik karşıtı bir tutum benimsedi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Liverpool?a giderek Nazi karşıtı direnişe katıldı. Savaştan sonra Paris Üniversitesi?nde hukuk öğrenimi gördü ve avukatlığa atıldı.

Kariyeri boyunca terörist, savaş suçlusu ve militan olarak yargılanan sanıkları savunarak çeşitli çevrelerden tepki alan Vergès?in yaşamı 2007?de Fransız yönetmen Barbet Shroeder tarafından
?Terörün Avukatı? adıyla belgeselleştirildi.

Giriş, s. 13-18.
Suçsuz bir toplum, gülsüz bir gül fidanı gibidir: tasavvuru imkânsız. Çelişki varoluşunun tam koşuludur, suç da hayatın kendisine, değişmesi için çaktığı bir sinyal: Uruffe papazınınki gibi tek bir cinayet, Kilise mensuplarının o zor bekâret sorununu, Konsillerden önce ivedilikle ortaya koymuştu; tıpkı Liège’deki ötanazi davasının tıp ilkelerinin bilim ve ticaretteki eşzamanlı gelişmelere ayak uydurmasını önermesinde olduğu gibi.
Davanın işlevi bireylerle toplumlar arasındaki çelişkileri, bizzat sanıkların rızasıyla ?en azından boyun eğişiyle? çözmektir. Toplum savunusu, ıslah, yeniden sınıflandırma, bağışlama, sınama gibi büyük lafların gerisinde toplumun hedeflediği, savurgan çocuklarını toparlamaktır; bir yargıcın işleyebileceği en ağır hata da, iyi aile evladını yasa düşmanıyla karıştırmaktır. İşte o zaman, rolüne ihanet etmiş olur ki, bu rol, sanığa, kendi kendini keşfettirerek teslim olma imkânı sağlamaktır. Suç ve Ceza’da Sonya, Kovalanan Adam’da Léontine: Her katilin gönlünde bir orospu yatar. Bu sadece Slav ruhuna ya da serseri takımına has bir özellik değil. Kendini Komün’ün Bonaparte’ı sanan subay Rossel, ölmeden önce, hem yargıcı hem celladı olan Albay Merlin’in elini sıkmak istemiştir. Merlin reddetti. Hatalıydı: Rossel’i sömürge seferlerinde kullanabilirdi.
Ama bazen, Devlet’in bağrında tehdit edici güçler de serpilir, yabancı vücutlar gibi. İddiaları, var olan düzeni doğrultmak yerine onu yıkmak ve yeni bir düzen getirmektir. Her tür uzlaşmayı devre dışı bırakan çelişkilerdir bunlar. Bir iç savaşa ve kolektif bastırma önlemlerine yol açmadıkları sürece, adaletin işlevi bu çelişkileri elinin altındaki imkânlarla çözmeye çalışmaktır ? bu da umutsuz bir iş değildir, çünkü sanık her zaman ilan ettiği yeni dünyanın o kadar da bilincinde değildir; çoğu zaman yargıçlarıyla mevcut yasaların meydanında karşılaşmayı kabul eder, hele, tarihin bir cilvesiyle, bu yasalar geçici olarak kendisine lütufkâr davranıyor gibiyse.
Devlet güçlü olduğu sürece adalet gerçekten bir Devlet meselesidir; ama buhran içine düşmeye görsün, yeniden büyük harfli oluveren Adalet’e hesap vermek zorunda kalır. Artık hükümran olarak davranacak gücü kalmadığı içindir ki, kudretli döneminde saptadığı kuralların bu kez kendine karşı çıkarıldığını görür. Oysa adalet, ister ilah gibi süslensin, ister paçavralara bürünsün, yönetici sınıfların emrindeki şu işlevini değiştirmez: Yasanın çiğnenmesiyle ortaya çıkan toplumsal çelişkileri bu sınıfların lehine çözmek.
Bunlar sahte uyum ya da örtük kopuş davalarıdır. Tarafların en azından biri, yasayı ve ahlakı kabul ediyormuş, hatta savunuyormuş görünerek sorunu ta başından salt kendi siyasal çıkarına göre çözer. Peçesiz yürümeyecek kadar ihtiyatlı olduğu için, demirden yüzüne bir yasa maskesi takar.
Can sıkıcı, heyecansız adamlar, uzun duruşmalar tünelinde mutlak bir kopuşun parıltısı tarafından aydınlatılmayan rakiplerin kör dövüşüne giriştikleri bu kâbus davalara bayılırlar. Savaştan ya da ticaretten ne daha fazla, ne daha az zalim olan bu dünyayı anlamaya çalışsalar, daha iyi ederlerdi.
Pek çok adli hata işin başında ille de birer siyasal hata değildiler. Girişim başarısızlığa uğrayınca siyasal hata oluverdiler. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Rosenbergler davasının amacı, bir casusluk gerçeğini ortaya çıkartmak değil; SSCB’nin teknolojik sıçrama skandalını, tek başına, Moskova ajanları diye tanıtılan Amerikan komünist ve ilericilerinin ihanetiyle açıklamaktı. Son dakikaya kadar, bağışlanmaları için gereken şey suçsuzluklarını doğrulayacak yeni bir unsur değil, suçlarının itiraf edilmesiydi.
Apolitik bir adalet maskesinin ardında beliren, kopuş ?ister açık kopuş, ister aldatmaca uyum olsun? davalarının mantığıydı: antiadalet. Burada, suçsuzdur suçlu, suçludur suçsuz. Hafifletici nedenlerden önce olumsuz bir işaret gereklidir; ağırlaştırıcı nedenleri mümkün kılan da olumlu bir işarettir.
Ceza davasının üslubunu belirleyecek olan temel ayrım, sanığın toplumsal düzen karşısındaki tavrıdır. Düzeni kabul ederse dava mümkün olur ve açıklamalarını getiren sanık ile değerlerine saygı gösterilen yargıç arasında bir diyalog oluşturur. Sanık eğer düzeni reddederse, adli makine parçalanır; bu bir kopuş davasıdır.
Sorun yokluğundan ötürü dava yokluğu ?adaletin sıfır noktası? ile, kopuş davasının büyük coşkunluğu arasında yüz çeşit renk ayrımına, yüz farklı dereceye yer vardır elbette.
Kopuş davası ya da uyum davası, bunlar sadece birer şema. Kopuş her zaman mutlak değildir, uyum nadiren mükemmeldir, boyun eğiş hiçbir zaman isyandan arınmış değildir. Hatta, dava senfonisinde suçlama ile savunmanın yaklaşımları birbirine karşıt olduğunda bile, diğer araçları hesaba katmak gerekir: müdahil taraf, basın, daha genel olarak kamuoyu, tanıklar, yargıçların kendileri, jüri üyeleri. Louis’nin davası Saint-Just’e göre bir kopuş davasıdır; krala göreyse anlaşılması imkânsız bir dava.
Adi suç davası ile siyasi dava arasındaki eski ayrım, ikinci planda kalır; adi suç davaları çoğu zaman uyum, siyasi davalar da kopuş davaları olsalar da böyledir bu ? zira bu iki tanım örtüşmez.
Devletlerin mutlak bozgununa kadar varan ihtilalci savaşlarla kıyaslanınca sonuç itibariyle sınırlı kalan 18. Yüzyıl savaşları için ihtilal sırasında kullanılan terimle, tüketim toplumlarındaki pek çok siyasi çatışma sıradan “kabine çatışması” oluvermiştir. Artık dürtünün soyluluğu, önemsiz siyasi suçlara burjuva saygınlığı kazandırmaktan öteye geçmez.
Bu toplumun kıyısında, kendilerine şiddet ve zulüm layık görülmüş olanların cephesinde olgunlaşan suçlar, daha derin kopuşları dile getirirler, her ne kadar açlık, işsizlik, fuhuş adi suç davaları konusu olsa da. Portreleri kulübe duvarlarını süsleyen Cartouche ve Mandrin de kopuş kahramanlarıydı.
Rakipler, iki tavır, kopuş ya da uyum arasında seçim yapma hakkına sahip olursa, başlıca üç bileşim mümkündür: uyum-uyum, uyum-kopuş, kopuş-uyum.
Birinci varsayımda, iki taraf iyi oynama koşuluyla, aynı anda kazanabilir ? düşman, dosya, yani Kader olduğuna göre.
İkinci ve üçüncü varsayımlarda, kopuşu seçen, kaybettiği anda masayı devirme olanağına sahiptir her zaman; oyunun hâkimidir. III. Richard ile Lady Anne’ın karşılaşması sırasında adli cephede meydana gelen ?uyumdan kopuşa? değişimin etkinliği hayranlık uyandırıcıdır. Lady Anne’ın kocasının, sonra babasının, en sonunda da aralarındaki açık tabutta cesedi yatan kayınpederi VI. Henry’nin katili olmuş Richard, önce cinayeti inkâr etmeye çalışır. Ama Lady Anne onu itirafa zorlar. O zaman Richard, öldürdüğünü kabul etmekle yetinmeyerek Lady Anne’ın yatağına girmek için diretir.(1) Lady Anne, yenilmiştir, kabul eder.
Bir davanın üslubu böylece suçlama ile savunma arasındaki karşıtlığın hakiki niteliğini de en iyi açığa vuran araçtır: 1961’de Kudüs’ te, “nihai çözümün”, altı milyon Avrupalı Yahudinin bilimsel katliamının başlıca sorumlularından SS albayı Eichmann’ın davası başladığında, bunun tarihteki en büyük kopuş davası olacağı düşünülebilirdi. Bir uyum davası oldu. Kudüs yargıçlarının Eichmann’ın ardında mahkûm ettikleri, dayanışma içinde bulundukları emperyalizm değildi, onun Nazizmle aldığı şekildi; cinayet değildi, sadece cinayetteki hırpanilikti. Nazizmin vahşetleri bu ışık altında Cermen ırkından gelen bir çeşit Marquis de Sade’ın canavarca kâbusu, bir ruh hastalığı halini alıyordu ve psikopatik bir kahramana dönüşen Eichmann da, bizzat bu hastalığın kurbanı olduğunu ileri sürebilirdi. Asya’da bugün açlığın siklon gazından daha iyi öldürdüğünü ve insanın başını daha az belaya soktuğunu bilen yargıçların önüne böylece, “kötülüğün dile sığmaz, ürkütücü banalliği”(2) sorununu getirmiş oluyordu.
Dava toplumsal çelişkilerin bireysel görünümleri altında gün ışığına çıkarılması ise, hedefi saptayan, her zaman terimin en geniş anlamıyla politikadır. Bu hedef, yenme isteği güçlüyken biricik ve berrak, zayıfken karmaşık ve bulanıktır.
Çağdaş siyasetçilerin eski davalar üzerine kafa yormaları gerekir. Bir sanığın, yeter ki hedefi hakkında belirgin bir fikri olsun, nasıl zor bir zafere doğru yürüyebildiğini öğrenebilirler. Örneğin İsa: Azap’sız ve Çarmıh’sız, ne şanı ne ölümsüzlüğü, aynı olurdu.
“Hasat için beyaz” dünyada, ölümüne din adamlarının karar verdiğini biliyordu. Bundan kaçmak için hiçbir şey yapmadı. Davası, başından itibaren, kendisi tarafından düşünülmüş ve biçimlendirilmiş bir çiledir; Diriliş’e dek, her evresi bir trajedi sahnesi gibi amansızca ölümcül sona doğru ilerler.(3) Görevi, güç mücadelesini kışkırtırken, ona maruz kalmış görünmek, insan zaafları sergilerken Tanrı metaneti göstermekti. Tatlı bir sesle savurur küfürlerini ve akılda sadece uşaklar tarafından yüzüne atılan tokatlar kalır, başında da askerlerin yaptığı dikenli taç. Savcının onu kurtarmak için harcamış olduğu beyhude çaba unutulur. Ve tamamen zamanın yargılama yöntemlerine uygun, “diğerlerinden farksız” davası, yüzyıllar boyunca bir skandal niteliğine bürünür. Kendisini Golgotha’dan(*) ayıran, üç kez düştüğü kısa yoldaki adımı, filozofun kararlı adımı değil, herkesin terk ettiği ?öyle olması gerekiyordu? sürgünün acılı yürüyüşüdür. Çektiği, esirlerin azabıdır. Yanındaki uyum haydutları bile çatarlar ona, kopuş suçlusuna, İncil yazılsın diye: “Ve ben bir yer kurduyum ve insan değil, insanların yüz karası ve halkın çöpüyüm.”
Kübalı ajitatörlerin, yerli işlerine bakan subayların, üç taraflı ajanların, herkesin birden ve herkesin kendi hesabına bağrıştığı bir Ben Barka davasıyla kıyaslandığında muhteşem bir etkinlik, sade bir güzellik. İsa, duruşmada ilerici bir Romalı avukat tarafından savunulurken, Judee savcılığının münevver bir temsilcisi tarafından yaşamına övgüler düzülürken düşünülür mü hiç?(4) Bazı ölülerin ağırlığı Tayşan dağınınkinden fazladır, bazılarınınki ise bir tüyün ağırlığından az, diyordu Sema Tsien.
Kimsiniz? Neyi temsil ediyorsunuz? Nedir tarihsel olarak varlık nedeniniz? diye soruyordu 1925’te komünist sanık Rakosi, naip Horthy’nin yargıçlarına. Bunlar, yargıçların, savcıların ve sanıkların her davanın eşiğinde kendi kendilerine sormaları gereken sorulardır.

Notlar

(1) “Richard’ın ilk zaferi buradadır. Yalan söylediği, aldattığı, cinayeti inkâr ettiği sürece, ahlaki düzenin varlığını kabul ediyordu. Şimdi, onu toz etmiştir.” Jan Kott, Çağdaşımız Shakespeare, çev. Teoman Güney, İstanbul: Mitos Boyut, 1999.
(*) İsa’nın çarmıha gerildiği küçük tepe. ?ç.n.
(2) Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil, New York: Viking Press, 1963 (Türkçesi Metis yayın programında: “Eichmann Kudüs’te, Kötülüğün Banalliği Üzerine Rapor” adıyla yayımlanacak. ?ç.n.) dön
(3) Aziz Jean-Baptiste’in korkunç, edebi ölümü, ne İsa’yı önünde eğdiren olağanüstü kişiliğine, ne öğretisine bir şey kattı, zira ölümünün cismi olmuştu, oyuncusu değil. Metne
(4) Gidip bedenine sahip çıkma saygısını gösteren Arimathyalı Joseph, duruşmaya gelmeme inceliğini de gösterdi.

Kitabın Künyesi
Savunma Saldırıyor
Yazar: Jacques Vergès
Özgün adı: De La Stratégie Judiciaire
Çeviri: Vivet Kanetti
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Metis Yayıncılık
Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Nisan 1988
2. Basım: Mayıs 2009

İçindekiler
Türkçe Basıma Önsöz
Giriş: Kimsiniz?

Birinci Bölüm
UYUM DAVALARI
Doktor Adams’ın Davası
Madagaskarlı Parlamenterler
General Challe
Julien Sorel ve Honoré Racadot
K’nın Evreni

İkinci Bölüm
KOPUŞ DAVALARI
Sokrates
XVI. Louis
Dimitrov

Üçüncü Bölüm
SİYASİ DAVA TEKNİĞİ
Spor Sarayı
Nürnberg
Buharin
Temple Tarikatı Şövalyeleri
Jeanne d’Arc’a İade-i İtibar
Dreyfus
Fidel Castro
FLN Davaları

Sonuç
TARİHİN AHLAKI

Jacques Vergès?in Hayatı
Jacques Vergès, 1925’te Katalan asıllı bir Fransız babayla Vietnamlı bir annenin oğlu olarak Fransız sömürgesi Réunion Adası’nda doğdu. II. Dünya Savaşı’nda Cezayir’de, Fas’ta, İtalya’da ve Fransa’da direniş hareketlerine katıldı. 1945’te Fransız Komünist Partisi’ne (FKP) girdi. 1955’te avukatlığa başladı. Cezayir Kurtuluş Savaşçılarının davalarına baktı. Ünlü “kopuş savunması” kuramını o sırada uygulamaya başladı; bu davalarda uyguladığı savunma stratejisiyle, müvekkillerine yüklenen suçları inkâr etmeden, koparttığı gürültü sayesinde idam edilmelerini engellemeyi başardı. 1957’de FKP’den ayrıldı ve az çok “başına buyruk” hareket etmeye başladı. Bağımsız Cezayir Dışişleri Bakanlığı Afrika İlişkileri sorumlusu olarak Mozambik, Angola ve Afrika’daki diğer bağımsızlık savaşlarında rol oynadı. Çin’e gitti, Mao’yla dostluk kurdu. Devrim adlı aylık bir dergi çıkardı. 1965′ te Bumedyen Ben Bella’yı devirince Cezayir’e döndü ve avukatlık mesleğini burada sürdürdü. Cezayir’de daha önce Kurtuluş Savaşı’nda savunmasını üstlenerek idamdan kurtardığı Cezayir kahramanlarından Camila Buhired’le evlenerek Mansur adını aldı. Aynı yıl El Fetih ve FKÖ militanlarını savunmak için çağrıldığı İsrail’e gitti. 1970-79 arasında ortadan yok oldu ve Fransa’da tekrar ortaya çıktığında bu süre içinde nerede olduğu ve ne yaptığıyla ilgili hiçbir bilgi alınamadı. 1979’da romanı Ajanda yayımlandı. Kızıl Ordu militanları da dahil çeşitli davaların savunmasını yaptıktan sonra eski Nazi Klaus Barbie’nin savunmasını üstlendi. Bu davayı almasının nedenini, “bu tip davaların topluma sorun çıkarması” olarak açıkladı. Ona göre bu, “dünyada barbarlığın 1939’da başlayıp 1945’te bitmediğini, sömürgelerde yıllardır sürdüğünü,” göstermenin bir yoluydu. Çeşitli teröristlerin davalarına bakma gerekçesini “romantikliğe ve özveriye saygı” olarak açıklayan Vergès, her suçun topluma sorulmuş bir soru olduğuna inanıyor.

Yorum yapın

Daha fazla Hukuk, Politika
Politikanın Çağrısı – Fatmagül Berktay

Günümüzde politika kavramı aşınıyor ve giderek daha fazla ?reel politika? ile özdeşleştirilerek ?kirli? bir anlam kazanıyor. Oysa politika ve politikayı...

Kapat