Şehrazat – 17 Yaşında, Esmer, Kıvırcık Saçlı, Yeşil Gözlü – Leïla Sebbar

Leïla Sebbar, Paris’te yaşayıp Parisli olamayanların, devrimcilerin, dandy’lerin, motorcuların, uyuşturucu bağımlılarının bir işgal evinde kesişen ve evden kaçan Şehrazat’ın etrafında dönen hikâyesini anlatıyor.

1980’ler Parisi’ndeyiz ama ortada ne Eiffel var ne de geniş bulvarlar. İşgal evleriyle, yeraltı partileriyle, militan gazetecilik faaliyetleriyle steril kent manzarası yerle bir ediliyor; bu romanda lüks mağazalar yalnızca soyulmak, yağmalanmak için bulunuyor. Bir nehir gibi akıp giden, aynı zamanda sağlam bir zincir gibi birbirine eklenen gündelik hayat fragmanlarında, Leïla Sebbar, azınlık olarak görülenlerin yaşamına nüfuz ediyor.

Şehrazat ince ince örülmüş, merak uyandıran bir göçebelik romanı.

“Mağrip imgeleri Sebbar’ın kitabında güneş gibi doğuyor; bu imgeler, yeni karakterlerin eklenmesiyle aile tarihleri ve hatıralar hakkında birkaç söz söylemek için duraklanan o parıltılı anlarda usul usul akıyor.”
Claudıa Pugh-Thomas


OKUMA PARÇASI

Şehrazat
“Gerçekten adınız Şehrazat mı?”
“Evet.”
“Gerçekten mi? Bu… Bu çok… Nasıl diyeyim? Şehrazat
kimdi, biliyor musunuz?”
“Evet.”
“Sizce bu önemli değil mi?”
“Değil.”
“Sizce insan böyle birdenbire Şehrazat olabilir mi?”
“Bilmiyorum.”
Adam, yüksek ve yuvarlak fast-food masasının diğer tarafında ayakta duruyor, şaşkınlıkla kıza bakıyordu.
“Peki, neden Aziyade değil?”
“O kim?”
“Yüz yıl önce Pierre Loti’nin sevmiş olduğu, İstanbullu
çok güzel bir Türk kadını.”
“Pierre Loti’yi biliyorum. Ama Aziyade’yi duymadım.”
“Bu kadın uğruna Türk gibi giyindi ve Türkçe öğrendi, hatta onu gizlice görebilmek için İstanbul’un kalburüstü semtlerinden birinde oturdu. Aziyade, ihtiyar bir Türk’ün
haremindeydi. Genç kız Çerkez bir köleydi, sonradan İslâm’ı seçmişti.”
“Niçin bana bu kadından bahsediyorsunuz? Beni ilgilendirmiyor.”
“Yeşil gözleri vardı, sizin gibi.”
“Bu bir gerekçe değil.”
Şehrazat kutu kolasını içiyordu. Artık onu dinlemiyordu.
Julien Desrosiers yeniden Libération gazetesinin küçük ilanlarını okumaya koyuldu.

Julien Desrosiers
Julien Desrosiers, küçük ilanların iki sütununun arasından,
adının Şehrazat olduğunu söyleyen ve daha yeni başlamış
sohbetlerini hoyratça sonlandıran bu kıza bakıyordu. Onu
sık sık kütüphanede görüyordu, ama daha önce ne okuduğunu öğrenmeyi ya da onunla konuşmayı başaramamıştı. Kız her zaman yalnız geliyordu. Sandalyesine yerleşiyor,
kimseye bakmıyor, okuyor ve gidiyordu.
Bir keresinde kızı takip etmeye karar vermişti, ama kız bu
durumun farkına varınca öyle onur kırıcı bir bakış atmıştı ki
takibe devam edememişti. Yeşil gözlerini o zaman görmüştü. Kızın karşısına tesadüfen oturmuşsa da Şehrazat uzun
süre gözlerini kitabından ayırmamış, o da kızın bakışlarını
yakalamayı başaramamıştı.
Kendi kendine, acaba aynı okuma salonunda, aynı masada, bazen ona dokunacak kadar ya da raflara gitmek için
masaların arasından geçerken omzuna değecek kadar yakın
oturduğumuzu biliyor mu diye sormuştu.
O, hemen hemen her gün geliyordu. Evi uzakta sayılmazdı, Horloge semtinde oturuyordu, Paris Belediyesi ona yeni, aydınlık ve tertemiz bir sosyal konut tahsis etmişti, bilgisayar dersleri vermediği ve sabahlarını ya da öğleden sonralarını Louvre Müzesi’nde, Drouot Müzayede Salonu’nda, Ulusal Kütüphane’de ya da Doğu Dilleri Merkezi’nde geçirmediği zamanlarda bu evde çalışıyordu. Pazar sabahları erkenden Puces, Montreuil, Vanves, Kremlin-Bicêtre mahallelerine giderdi. Gece geç saatlere kadar çalışırdı. Böyle yapmayı
seviyordu. Bazen sabahın ikisinde, üçünde partilere giderdi, ama bir süredir sıkılıyordu. Partilere dönecekti, Şehrazat’la birlikte. Onu fast-food’da ayakta dururken gördüğünde
kendi kendine böyle demişti. O içeri girerken kız ona sanki uzun zamandan beri tanışıyorlarmış gibi bakmıştı. Tebessüm ettiği için kızın masasına doğru yönelmişti. Eğer kız tebessüm etmemiş olsaydı, köşedeki başka bir masaya giderdi, girip çıkan herkesi görebileceği bir masaya. Kız kendisinin kütüphanedeki kişi olduğunu biliyor muydu? Yoksa öylesine tebessüm etmiş ve o da kendisine tebessüm ettiğini mi
sanmıştı? O kızın gözlerine doğru ilerlerken kız da ona bakmıştı. Ama o bakışlarda öfkeli bir ışıltıyla karşılaşmamıştı,
son derece yumuşak görünüyorlardı.
“Adım Julien,” demişti.
“Ben de Şehrazat,” demişti kız.

Delacroix
Kız gidiyordu.
Walkman kulaklığının demir çubuğu başının üzerindeki sık bukleleri yassılaştırmıştı. Fularını son defa bağlıyordu ve Julien, o anda karşısında uzun süre geçirmekten keyif
aldığı tabloyu düşündü. Uzanmış Odalık ya da Türk Hamamı değil, favorisi Cezayirli Kadınlar’dı. Bu kız, fazlasıyla sarı ve fazlasıyla kırmızı fularını, Vahran’ın o küçük köyündeki evinde, avluda ya da babasının öğretmen olduğu okulda,
annesinin onu götürdüğü, kadınları ve çocukları tedavi ettiği, mechtas denen taştan ve kerpiçten kulübelerde gördüğü
Arap kadınlar gibi bağlıyordu. Şehrazat’ın elleri, parmakları asi bir düğüm atmak için fuların iki ucunu çekiyordu, çift
düğümdü bu.
Bu hareketler Julien’ı heyecanlandırmıştı, öyle ki masanın
diğer ucunda kendini toparlaması gerekmişti. Şehrazat bir
şey görmedi. O gün taktığı ucuz fular sebebiyle Julien’ın aklına düşen Cezayirli kadınların kim olduklarını daha sonra
öğrendi. Cezayirli Kadınlar için onunla birlikte Louvre Müzesi’ne gittiğinde, dirseğinin üzerine yaslanmış, kırmızı ve dore şalı dizlerinin üzerinde duran soldaki kadının gözlerinin yeşil olduğunu fark etti.
“Gerçekten de öyle. Vay be! Haklıymışsın. Gözleri yeşilmiş.”
Gözlerini Şehrazat’a dikmiş, onu omuzlarından kavramıştı.
“Senin gibi.”
İkisi pek çok defa Delacroix’nın tablosuna, sonra da aksi yöne koşmuşlardı; gözleri bu kadınlardan başka bir şey
görmemişti, çünkü onlar için geliyorlardı; özellikle de Julien, rıhtımlar boyunca yürürlerken, nargile içen kadının saçındaki gülden, yerde üç kadının arasında duran mangaldan, çıplak bileklerindeki altın bileziklerden, gece mavisi
kısa bolerosunun altına siyah kırmızı çizgili bir şal bağlamış
olan güzel siyah hizmetçinin hanımlarına, tasasız cariyelere bakışından bahsediyordu. Şehrazat’a haremdeki kadınları, Delacroix’nın ve Fromentin’ın Kuzey Afrika’sını, Arap tarım işçilerini, Cezayir’de tanıdığı çiftçileri, oyunlar oynadığı sokak çocuklarını anlatıyordu. Sorusunu sordu Şehrazat:
“Peki, ya savaş?”
“O başka bir hikâye…”
Julien, Louvre’dan sonra Cezayir Savaşı’ndan bahsetmek
istemiyordu.

Nédroma
Julien Desrosiers’nin babası küçük Charente kasabasını terk
edip öğretmenlik yapmaya Cezayir’e gelmişti. Önce küçük
bir köyde, ardından Nédroma’da çalışmıştı. Başka öğretmenlerle tanışmıştı, bunların çoğu Fransızlardı, birkaç tanesi ise başkent Cezayir’deki Bouzaréa Öğretmen Okulu’nda
eğitim görmüş, “oralı” Cezayirlilerdi. Köydeki öğretmenleri tarafından Cezayir’deki bu öğretmen okuluna gitmeye teşvik edilmiş pek çok fakir çocuktan biri olan Mouloud Feraoun’dan bahsedildiğini de böyle duymuştu. Julien, babasının Oran’dan, Tlemcen’den Hennaya’ya, Nemours’a, AïnTémouchent’e değişik bölgelerde öğretmenlik yapan arkadaşları mücahitlere para ve ilaç yardımı ağını daha işler hale getirmek için loş bir sınıfta toplandıklarında, onların konuşmalarına sık sık kulak misafiri olmuştu. Babası sınıfı ona
yasak etmiyordu, doğrudan söylenmese de kendisine gözcülük görevi verildiğini anlıyordu. Sonra babası ve arkadaşları kahve ya da çay için, ayrıca annesinin hazırladığı pastalar için okulun yemekhanesine geçerlerdi. Annesi Fransız
mutfağını bildiği gibi Arap mutfağını da çok iyi bilirdi. Cezayir’in doğusundan, Sétif tarafından çiftçi kızı olan annesi,
Oranais’ye aşk yüzünden sürgüne gelmiş olmalıydı. Doktor
olmak istemişti, ama o dönemde çiftçi kızların eğitim görmesi desteklenen bir şey değildi. Çiftçi köyünün bütün öğrencileri gibi dikiş dikmeyi, nakış işlemeyi, evi ve kümesi çekip çevirmeyi, çiftlik evine bitişik bahçeyi ekip biçmeyi öğrenmişti. Babası, erkek çocukları gibi kızlarına da ateş etmeyi öğretmeye pek hevesliydi. Ekilip biçilen engin yaylalarda at binilirdi, kızlar da erkek kardeşleri gibi şevkle, dörtnala at sürerlerdi. Bu kızlar tıpkı anneleri ve anneanneleri gibi
tabanca ve tüfekle ateş etmeyi bilirlerdi; o anneanneler yüzyılın başında, yanlarında iki-üç Arap işçiyle köyün beş kilometre uzağında yapılan ekim, hasat işlerine nezaret etmeye
gittiklerinde, köylü eteklerinin derin cebinde tabanca olmadan dışarı çıkmazlardı. Erkekler savaşıyordu. Julien’ın annesi, dikiş dikmeyi bilen, tüm bahçe ve tarım işlerinin üstesinden gelen, Yüksek Yaylalar’da at binen, tüfekle ateş eden,
mechtas’lardaki kadınları tedavi edip doğurtan, ellerinde ecza ve iğne çantasıyla hemşirelik yapan, elişi okulunun öğretmenlerine yardım eden, gözü pek, güçlü kadınlar tarafından
yetiştirilmişti.
Savaştan sonra Cezayir’i tamamen terk ettiklerinde, Julien’ın annesi bir gün ona şehir okulu ve taşra okulundaki “yerli kızlara verilen kurslara” dair detaylı bir rapor göstermişti. Julien, iki sayfayı sonuna kadar okumuş ve Aix-enProvence’ın, Cezayir’deki kadın ve erkek öğretmenler hakkındaki denizaşırı arşivlerine erişmek konusunda kendi
kendine söz vermişti, ancak oryantalist resim tutkusuna kapılmış ve yavaş yavaş bir koleksiyoncunun yüce zaaflarına
tutulmaya başlamıştı.
Bağımsızlık savaşı Julien’ın annesinin şifa dağıtan eylemlerini durdurmamıştı. Vaktiyle anneannesinin yaptığı gibi, şikâyet etmeksizin devam ediyordu; bir keresinde yaralı
bir adamla ilgilenmişti, daha geçenlerde köyün yaşlı ebesiyle doğum yapan Arap bir kadının kocasıydı, hiç şüphe yok
ki bir mücahitti, ama Julien’ın annesi hiç soru sormamıştı.
Eve dönünce kocasına bahsetmiş, ama kocası onu uyarmamıştı. Ne derse desin karısının yine gideceğini biliyordu; fakat savaştan önce, küçükken olduğu gibi Julien’ı götürmüyordu artık.


KÜNYE
Şehrazat
17 Yaşında, Esmer, Kıvırcık Saçlı, Yeşil Gözlü
Leïla Sebbar
İletişim Yayınları
Çeviri: Bahadırhan Bozkurt
1. baskı – Kasım 2020
204 sayfa


Leïla Sebbar
19 Kasım 1941’de Fransız bir annenin ve Cezayirli bir babanın çocuğu olarak Cezayir’de doğdu. On yedi yaşındayken Fransa’ya göç etti. Aix-en-Provence’ta ve Sorbonne’da çağdaş edebiyat öğrenimi gördü. Öykü, gezi yazısı, deneme ve roman türünde eserler yazıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here