Şeker/siz gibi hayat – Başak Gündüz

Merhaba çocuklar, size anlatacağım bu hikaye çok güzel yeşilliklerle kaplı bir köyde geçiyor. Köylülerimiz kendi besinlerini kendileri üretiyorlar ve aynı zamanda hayvancılık yapıyorlar. Tatlı mı tatlı tonton mu tonton Melek Hanım’ın ise bir sürü sebze ve meyve bahçeleri var. Bir de yedi yaşında çok sevimli, iştahlı tonton bir kızı var. Bu köyde biraz kilolu olmak, o kişinin çok sağlıklı ve zengin olduğunu gösterir. Başak ise her gün harçlığını mutlaka markette harcar, her gün şekerli besinler, çikolatalar yer, yani sizin anlayacağınız abur cubura bayılır!

Hem zaten ailesi Başak ne kadar çok yiyecek yerse o kadar mutlu oluyor. Çikolata yerken babası öper, “Aferin kızıma nasıl da güzel iştahla yiyor,” diye sever. Hem zaten annesi şeker hastası olduğu için Başak’ı sıkı sıkı tembihler: “Kızım şimdi yiyebiliyorken bol bol ye, ilerde zaten sen de benim gibi hasta olacaksın, o zaman yasaklanacak her şey.” Ayrıca çocukların enerjiye ihtiyacı vardır büyümek için. Başak ne kadar çok yerse o kadar çabuk büyüyebilir.

Başak bir gün yine marketten çikolata alıp tarlaya doğru gitti. Boncuk adında çok sevimli bir inekleri vardı. O kadar akıllı bir hayvandı ki, bağlamasalar bile Boncuk asla kaçmazdı. Bir de ne görsün! Boncuk annesinin ektiği, zorla büyüttüğü enginarı yiyor! Hemen koştu, kovaladı Boncuk’u. “Hayır Boncuk olmaz, bu bizim yiyeceğimiz,” dedi. Ve eğer Boncuk bir kez daha gelirse, oraya kadar koşmamak için enginarın etrafını dikenli çalılarla kapladı. Zaten nefes nefese kalmıştı ama bitkiyi kurtarmıştı. Tekrar eve doğru giderken birden Boncuk’un koşarak enginara gittiğini fark etti. Boncuk enginarın yanına gidince, dikenleri yularına doladı ve kenara çekti, sonra da yemeye başladı! “Boncukkk!” diye bağırarak koştu ama nefes nefese kaldığı için durmak zorunda kaldı. Yetiştiğinde ise Boncuk enginar bitkisini bitirmişti bile. Boncuk: “Üzgünüm Başak ama bu çok sağlıklı bir bitki! Çok yararlı! O yüzden yedim dayanamadım,” dedi. “Tamam, neyse afiyet olsun o zaman. Sana üzülüyorum zaten her gün ot yiyorsun. Şekeri yok, tuzu yok, meyven yok, çikolatan yok, ekmeğin yok. Biraz çikolatam kaldı ister misin? Ağzın tatlanır,” dedi ve çikolatayı Boncuk’a uzattı. Boncuk: “Çok teşekkür ederim Başak ama ben çikolata yemem biliyorsun.” “Evet ama neden ki Boncuk? Kim çikolatayı sevmez ki?” dedi. Boncuk sinirlendi: “Sen buraya kadar koşarken neden nefes nefese kaldığını sanıyorsun? Böyle giderse annen gibi hasta olacaksın!” Sonra devam etti Boncuk: “Başak, sen benim için çok değerlisin, arkadaşımsın, seni bir gün bile görmesem özlüyorum, hemen biliyorsun. Ama neden beni hiç örnek almıyorsun? Sana anlatıyorum ama beni hiç dinlemiyorsun. Ben seni hep dinliyorum ama!. Şu boynumdaki tılsımı tutar mısın Başak, sana göstermem gereken şeyler var!” dedi.

Başak tılsımı avcuna aldı. Ve birden Boncuk önünde büyüyordu! Boncuk büyüdü büyüdü devasa boyutlara ulaştı! Bir saniye… Boncuk büyümüyordu Başak küçülüyordu! “Boncuk hayır, dur, ne yapıyorsun! Hayır yeme beni!” Çok geç kalmıştı Boncuk Başak’ı yutmuştu. Koşarak Boncuk’un dişlerinden kurtuldu. Boncuk nerdeyse Başak’ı çiğneyecekti! Bunu nasıl yapabildi diye düşünürken Boncuk’u duydu. “Başak vücudumda biraz dolaşmanı istiyorum, sonra tekrar çıkaracam seni merak etme!” dedi. Ve Başak yemek borusundan aşağı kaydı. Bir saat her yeri her organı gezdikten sonra Boncuk tükürüverdi geri. Başak anında büyüdü, eski haline döndü. Ama sorun neydi, Başak anlamamıştı. Her şey yolundaydı, bütün organları çok mutlu işlerini yapıyorlardı, hatta nerdeyse gülüyorlardı. “Boncuk ben anlamadım, her şey yolundaydı, neden böyle bir şey yaptın ki..” Tam o esnada Boncuk gözlerini kapatıp bir şeyler fısıldadı. Ve hayır! Başak yine küçülmüştü! Ama bir saniye, büyük Başak’ta buradaydı ve büyük Başak küçük Başak’ı yuttu. Olamaz! Ağzının içi resmen çok kötü kokuyordu! Ya dişlerine ne demeli! Nerdeyse hepsi çürümüştü! Oysa Boncuk’un dişleri bembeyazdı! Midesinden kötü kokular geliyordu, hiç inmek istemedi. “Hadi Başak, çok vaktin yok!” dedi Boncuk ve Başak istemeyerek indi aşağıya. Olamaz! Bu midesi olmalıydı. “Merhaba!” dedi sessizce. “Merhaba” dedi üzgün bir sesle midesi. “Neden bu kadar üzgünsün?” diye sordu merakla Başak. “Şu halime baksana çöplük gibiyim! Ne bulursa yiyor, çok fazla yiyor, sürekli bir şeyler yiyor. Hepsini sindirebilmek için çok çalışmam gerekiyor. Bir de yapay gıdalarla uğraşmaktan çok yoruluyorum.” diye cevapladı. “Nasıl yani?” dedi Başak anlamamıştı, her şeyden yiyordu işte. “Çok yoruluyorum, hiç düzenli ve sağlıklı beslenmiyor, ne yapacağımı bilmiyorum ama daha ne kadar dayanabilirim, onu da bilmiyorum.” dedi mide. “Dayanmak derken? Beni hasta etmeyeceksin değil mi? Ne olur kusmayı bile hiç sevmiyorum! Ne yapabilirim senin için?” dedi Başak korkarak. “Her öğünü yemelisin ama çok değil. Az yemek yemelisin. Abur cuburdan zaten nefret ediyorum, mümkünse hiç yeme! Bak şu halime, abur cuburlar her tarafa yapışıyorlar, çok yoruyorlar. Mümkünse her gün aynı saatlerde aynı miktarda yemeye çalış. Ve ara sıra rahat bırak beni biraz dinleneyim!” dedi. “Tamam, merak etme, seni üzmeyeceğim bir daha!” dedi ve devam etti Başak. Bir ses duydu ama sanki her yerden geliyordu ses. “Yeter artık, daha fazla şeker istemiyoruz!” Acaba neydi bu bağıran? Hem hani şeker enerji veriyordu, neden istemiyorlardı ki…

Sesleri takip etti biraz yürüdü. Neresiydi burası? Her yerde dokular vardı ve bağırıyorlardı: “Yeter yahu daha ne kadar şeker alabiliriz ki?” Başak yavaşça birine yaklaştı ve sordu: “Neden şeker istemiyorsunuz ki?” “Dalga mı geçiyorsun? Bu kadar fazla şekeri ne yapacağım ben? Fazlasını depoluyorum ama onları da harcamıyorum ki… Spor mu yapıyor sanki. Sadece yiyor, böyle giderse fazla insülin üretmekten pankreas isyan edecek.” “Özür dilerim ama insülin nedir? Ve pankreas da kim oluyor?” “İnsülin kandaki şekeri düşürmemizi emreden bir hormondur. Böylelikle kan şekeri normal seviyede kalır. Aksi takdirde sana çok fazla zarar verir. Pankreas ise insülini kontrol eden organdır. İstersen git onunla konuş. Benim bütün bilgim bu kadar. Hem oyalama beni. Görmüyor musun dünya kadar şekerim var, bunlarla uğraşmam gerek!” dedi ve homurdanarak kendi işine döndü.

Kim olduğunu Başak anlayamamıştı ama sormaya da korkuyordu. Yoluna devam etti, yabancının gösterdiği yönde yürümeye başladı, açıkçası pankreası çok merak etmişti. Ve şeker neden bu kadar sorundu vücudu için, bir türlü anlamıyordu. Bir müddet sonra şekli yaprağa benzeyen, homurdanan, fazla yorgun bir organ gördü. “Özür dilerim, siz kimsiniz acaba?” “Asıl sen kimsin, ben pankreasım,” dedi boğuk sesiyle. “Şey ben Başak” dedi utanarak. “Demek sen Başaksın! Ben sana dargınım, seninle konuşmak istemiyorum! Bak bana neler yapıyorsun?” dedi ve arkasını döndü. Başak bu tepkiyi hiç beklemiyordu. Kendi organı, kendisine nasıl darılabilirdi? “Özür dilerim pankreascım, belli ki bir şeyleri yanlış yapıyorum, hepiniz bana kızgınsınız. Ama ben anlamıyorum nedenini?” dedi Başak üzülerek. Pankreas döndü ve Başak’a baktı, gerçekten anlamadığını fark etti. “Peki madem, şimdi beni iyi dinle. Senin annen hasta biliyorsun, bu yüzden de senin de hasta olma ihtimalin yüksek. Daha dikkatli olmalısın. Ben insülin hormonu üretirim, kandaki şekeri düşürmek için veya tam tersi için başka bir hormon üretirim. Fazla şeker çok zararlıdır. Eğer ben insülin üretemezsem, şekeri düşüremezsem, mesela anında kör olabilirsin ya da bacağını kesmek zorunda kalabilirler. Böbreklerin çok çalışmaktan yorulup işlerini yapamayacak hale gelebilir. Ve daha birçok kötü şey gelebilir başına. Ömür boyu kendine insülin iğnesi yapmak zorunda kalabilirsin, ömür boyu ilaç kullanmak, yediğin her şeye dikkat etmek zorunda kalırsın. Sürekli yanında şeker ölçüm cihazı taşırsın. Ve meyve yerken bile çok tedbirli olursun. Mesela üzüm ve incire çok dikkat etmen gerekir. Evet onlar doğaldır, doğal şekerdir ama doğal diye bir tabak yememelisin! Tok karnına meyve yediğinde ya da uyumadan önce meyve yediğinde ne kadar çok çalışmak zorunda kaldığımı biliyor musun? Bir de sonra gidip çikolata yiyorsun! O şekerli abur cuburların bütün organlarını mahvediyor. Bunların hepsi bir yana spor bile yapmıyorsun! Spor yapsan kasların gelişse onlar da bana biraz yardım edebilirler, fazla şekeri tolere edebilirler. Günde yarım saat bile yürümüyorsun ki! Ben nasıl bu kadar şekeri harcayabilirim?” dedi kızgın bir sesle. Başak çok üzülmüştü. Kendi vücuduna bu kadar kötülüğü nasıl yapabiliyordu? Pankreas ne kadar yorgun görünüyordu, daha yedi yaşında olmasına rağmen nasıl da yorulmuştu. Pankreastan özür diledi ve söz verdi, bir daha kendisine dikkat edecekti.

Boncuk’un seslendiğini duydu, doğru yemek borusuna yöneldi, dişlerini görünce bir kez daha üzüldü, sağlam dişi kalmamıştı. Pat diye yere düştü. Ve birden büyüdü. İşte şimdi anlamıştı Boncuk, önce kendisinin şeker yemeden, sağlıklı besinleri düzenli ve uygun miktarda yiyerek, abur cuburdan uzak durarak ne kadar sağlıklı olduğunu, organlarının nasıl mutlu olarak çalıştığını göstermişti. Sonra da kendisinin vücuduna – en değerli hazinesi, dikkat etmesi gereken en önemli şey olan vücuduna – nasıl kötü davrandığını görmesini istemişti. Bunu başarmıştı.

Başak nerdeyse ağlayacaktı üzüntüden, bütün organları kendisinden nefret ediyordu. Sadece bir tane midesi bir tane pankreası bir tane vücudu vardı. Ya onlara bir şey olursa, Başak ne yapacaktı? Boncuk, Başak’ın elini yaladı. “Tamam üzülme! Üzülmenin bir yararı yok ama artık kendine gelmen gerek. Vücuduna dikkat edebilir misin? Bunu yapabilir misin kendi sağlığın için?” “Evet!” diye başını salladı Başak. Boncuk ’un boynuna sarıldı ve oradan uzaklaştı. Çok utanmıştı. Boncuk onu defalarca uyarmıştı ama o dinlememişti. Peki ya annesinin vücudu ne haldeydi kim bilir? Çok yorulmuştu, dişlerini fırçalayıp yatağa girdi. Dişlerinin etrafında kalan artık yemekler geldi aklına. Dişlerini güzelce ve dikkatli bir şekilde özenerek bir daha fırçaladı. Artık her gün çok dikkatli olacaktı. Ne yapabilirdi kendisi için? Her şey belliydi aslında. Abur cubur bundan sonra hiç yemeyecekti.

Boncuk yemiyordu ve çok sağlıklıydı demek ki yemeden de yaşanabilirdi. Hem parasını biriktirebilirdi böylece. Hatta kendisine önce bisiklet almak için para biriktirebilirdi mesela. Her gün spor yapması gerekiyordu. Çok sağlıklı olmak istiyordu Başak. Onun çok güzel ve çok fazla hayalleri vardı. Sağlıklı olmak zorundaydı. Daha dünyayı gezecekti, hatta belki de aya bile gidecekti. Elinde ilaç poşetiyle ya da cihazlarla gezemezdi. Şimdiden dikkatli olursa çok sağlıklı bir yaşam sürebileceğini söylemişti doktor ablası. Her şeyden az az yiyecekti. Makarnayı seviyor diye iki tabak yemeyecekti mesela. Bir öğünde bir tabak yeterliydi. Fazla olan her şey zararlı demişti ablası. Bundan sonra sabah kahvaltıda annelerine de şeker attırmayacaktı, anlatacaktı bütün öğrendiklerini. Reçeli de az yiyecekti.

Utanarak hatırladı her kahvaltıda nerdeyse bir tabak reçel yiyordu. Karar vermişti en yakın zamanda annesi ile doktora gidecekti ve hangi besinden ne kadar yemesi gerektiğini soracaktı. Doktorunun sözünden çıkmayacaktı. Artık Başak, ailesinin beslenmesine de çok dikkat edecekti. Mesela babası çok fazla ekmek yiyordu ya da çok fazla meyve yiyordu. Bir defasında bir sepet incir yemişti, incir sağlıklıdır kızım diyerek Başak’a da çok fazla yedirmişti. Ama artık Başak, duyduğu her şeye inanmaması gerektiğini biliyordu. Annesi hasta olduğuna göre yanlış besleniyordu. Yarından itibaren doktoru ne derse yapacaktı ve evin de küçük doktoru olacaktı. Artık sağlıklı yaşamaya başlayacaklardı. Mutlulukla uykuya dalarken, bütün organları Başak’ın aldığı kararı kutluyorlardı. Artık çok fazla yorulmayacaklardı ve sağlıklı bir şekilde çalışacaklardı.

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Taş ve hançer – Ergün Doğan

Hiçbir yolculuk nedensiz değildir. Uzun ya da kısa fark etmez, gizli bir öğretinin nesilden nesile taşınması gibidir yolculuklarımız. Zaman aktıkça...

Kapat