Sevgi Soysal’ın Hayatı

Bu yazı, Sevgi Soysal’ın edebiyatını, edebi formlar açısından yepyeni bir bakışla ışıtmak ya da bilinen pırıltılarını temize çekmek amacıyla yazılmadı. Cemre çoktan düştü çünkü. Soysal’ı beraberinde getirdiği bahar, yaza evrilmeden kaybettik. Geriye kitapları kaldı, 40 yıllık ömrünü paylaştığı, yazdığı, yaşadığı kadınlar… Kendisinin çok özel ve farklı kadınlığı… Sanki lise bittikten yıllar sonra sınıf arkadaşlarıyla bir kır kahvesinde buluşur gibi yazdım, eksiklerle, eskilerle, ‘kadın ve yazar’ Sevgi Soysal’ı, Sevgi Soysal kadınlarını… Böyle ve hepsi bu işte. Yüklü anlamları sırtlayan satırlar yok. Üfürükten teyyare edebi aforizmalar… Eleştirinin haddimi aşacak bileyli bıçağı da… Sevgi Soysal’ın kadınları buluştuk, o kadar.
İtiraf etmeli; hiç kolay değildi. Yazı konusu olan, daha ’60’lı yıllarda hem ideolojik hem cins bilinci gelişmiş, var oluşunun hayatla – düzenle değil – oryantasyonu için bireysel ve toplumsal kaygılar taşımış bir kadındı. Öyle oturup bir avazda yazamayacağınız türden. Seven, sevilen, sevişen, bırakabilen, gitmelerini de dönmelerini de anlamlı kılabilen, şefkatiyle gücü birbirine sırıtmayan, duyarlılığı ağlaklıkla karıştırmayan, dostun gülüyle yarelenip, kendi özgüveniyle dimdik ayakta durabilen, hem anne hem sevgili olabilen, yazıya ve hayata inanmış bir kadın.
O kadın, Sevgi Soysal, 30 Eylül 1936’da İstanbul’da doğar. Mithat ve Aliye Yenen’in 3. çocukları olarak… 1952’de Ankara Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde arkeoloji okumaya karar verir.
Lise yıllarında tanıştığı Özdemir Nutku ile 1955’te evlenirler. Bir yıl sonra da Almanya’ya giderler. Sevgi Soysal, zor geçen hamileliği nedeniyle Türkiye’ye döner; 1958’de ilk çocuğu Korkut’u dünyaya getirir.
1959’da Alman Büyükelçiliği’nde çalışmaya başlar. Aşk ve özgürlük adına yaptığı evliliği, sıkıcı işi, evi, bebeği ve bulunduğu entelektüel çevre içinde ilk öykülerini kaleme alır. Her daim canlı, enerjik, espirili kadın. Her daim düşünen, her daim akıllı ve her daim “kadın”.

Alışılanın aksine; sarışın ‘zeki’ kadın!
Yaşadığı dönemin çoğu maxi etekli kadınlarının Ankara’sında pantolonla da miniyle de dolaşabilen, kimi zaman abiye kimi zaman spor giyimi tercih eden, hiç eksik etmediği gümüş takılarıyla sade, şık ve hep biraz çizgi dışıdır Sevgi Soysal. Belki açık renk bir ruju olmuştur ara sıra sürdüğü hatta hafif çiçekli bir parfümü de… Kendi kestiği kısa sarı saçlarını da papatya suyuyla açar kimi zaman.

Tutkular ve kent mazgalları
İlk öykü kitabı “Tutkulu Perçem”, “Şeylerden şeyler işte – sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum,” diye başlar. Erkeklere öfkeli bir kadın dolaşır kentin sokaklarında. “Onlar böylesi kıvrılmasalar asmayacaktım tutkularımı uçlarına” serzenişiyle… O isimsiz kadın, o isimsiz kentte bir troleybüs direği, bir yol makinesi, bir kavga olmayı diler, “O zaman bakacaklardı,” der. Ve gün sonunda tutkularını, perçemlerinden çıkarıp mazgaldan aşağı lağım sularına atar.
Öyküdeki kadının aksine Sevgi Soysal, tutkularını yolup atmaz hiçbir zaman. Tutkuları perçemlerinde, tutkuları yüreğinde, tutkuları kaleminde, gözlerinde, inançlarında olur hep.
Birileri akıl edemez ya da unutturmaya çalışır belki. Ne de olsa erken dönem feministlerimizdendir, kadındır, güzeldir, zekidir, yazardır ve 12 Mart’ı, copun erkek organı olarak kullanılışına dahi şahit olmuş ‘siyasi suçlu’ kadınlarıyla birlikte sansürsüz yazmıştır. “Tante Rosa”yı yazdığı gibi… Başka birinin kaleminden Kerime Nadir – Kemalettin Tuğcu kıvamında çıkacak denli trajik öyküleri ağdasından ayırıp onlara kadınsı ve duyarlı bir naiflikle yaklaşır Sevgi Soysal.
“Tutkulu Perçem”deki ilk öyküler, dönemin modalaşan varoluşçuluk temalı bunalım edebiyatına bağlanıp fazlaca kişisel bulunsa da 25 – 26 yaşlarındaki bu genç yazarın satır aralarında daha fazlasını görmek mümkün. Eğer bir kez, yalnızca bir kez eliniz perçemlerinizdeki tutkularınızda, kent mazgallarıyla gözgöze gelebildiyseniz tabii.

Soluksuz kalmadan önce…
1962’de gelen ilk öykü kitabı “Tutkulu Perçem”, genelde farklı bir kadın yazarın, özelde ise tıkanmış bir evliliğin şiirsel habercisidir.
Güzel ve bilge kadın, ne kadar zor olsa da, “gitmek” fiilinin peşine takılır, yanında sözcükleri, benzersiz imgeleri, ele avuca ve eksik aşklara sığmaz zekâsı, yaşama, anlama ve yazma telaşıyla…
1960’lı yılların başıdır henüz. Feminizm dünyada yeni bir dönemeçte. Ama darbeler Türkiye’sinde tıss yok! Geleneksel taassub, bugünkünden daha koyu. O şartlarda kendisinden 6 yaş küçük birine âşık olan evli bir kadın hem de anne! Ve o, “hayatın emekçisi” dediği birçok hemcisinin tahayyülünü zorlayacak kararı verir. Birçoklarımız bugün bile kurtlanmış ilişkilerimizi berber çırağı erkeklerin insafına bırakırken, obsesif bir teslimiyetçilikle, o eli hafif dişçiler gibi hiç acıtmadan çeker çürümeye başlamış ilişkinin kara sarı dişlerini. En çok acıyan kendi canı olur belki. Hissettirmese de…
Ve evet Özdemir Nutku’yu bırakır Sevgi Soysal. Bu bırakma durumunu kadın erkek ve evlilik ilişkilerini sorgulayan 3. kitabı “Yürümek”te şöyle anlatır: “…Temiz hava. Temiz havaya çıkmak için önce soluksuz kalmanın ne gereği var… Kimse kendiliğinden bir şeyi bırakmıyor, kapanmış bir kapının tokmağını bile; öyle eli tokmağa yapışmış eller. Hava serin, erken kararıyor ortalık. Yürümek, dönüp bakmamak arkaya.?
Sevgi Soysal’ın ardından 40 yıl geçer. Türkiye’nin feminizm rüzgârlı yıllarını da görürüz. Bırakmak ve ikizi olan gitmek fiillerini bulamamış, bulsa da onu yaşamaya cesaret edememiş, afrodizyak antetli reçetelerle dolu kadın dergilerinin okuru, her sosyo kültürel katmandan sayısız cins -i latif doğar milenyum Türkiye?sine… Bir tarifsiz ?rağmen? duygusu ?ama?lar, ?keşke?ler ve ?işte bu yüzden?lerle el ele…

‘Ben içimi öldüremem’
Korkut, Sevgi, Başar üçgeni, karşılıklı fedakârlıklar, aşk, şehirlerarası yolculuklar derken, 1965’te evlenir Sevgi Soysal, Başar Sabuncu ile. 1964’te yeni bir işe başlamıştır. O artık TRT’de program sorumlusudur.
1964 – 70 yılları arasındaki TRT döneminde iki kitap daha kazandırır edebiyata: “Tante Rosa” ve “Yürümek.”
Önce “Tante Rosa”, Sevgi Soysal’ın sevgili kitabı. Yazarının “Anneannemden başlayıp bende biten bir çizgi,” dediği Bavyeralı Rosa…
At cambazlığına heveslenen küçücük bir kadın, 18 yaşında… “Vücudunun kötü bir şey olduğunu öğrendiği” rahibe okulu. Günaha başkaldıran Rosa tek ve samimi bir gerekçeyle “Ben içimi öldüremem”. Ve içindeki hayvanı uyandıran Rosa, valsler, tangolar, swing, bilumum dans…
Memesiyle kartopunun kırdığı camdaki deliği dolduran Tante Rosa… Aynı gün üç çocuğunu ve kocasını terk eden… Hayatı boyunca sürekli aforoz edilen Tante Rosa, sayısız mücadele, başarısızlık, yeni işler, yarım mutluluk, tam sayılıgillerden bolca mutsuzluk, ölen kocası, yeni kocası, onu aldattığı ve yakalandıklarında donunu bahçeye attığı sevgilisi, mektupla tanışıp gittiği bir diğer adam, adamlar ve Tante Rosa… O inanılmaz trajik hayatını olağanüstü bir dinginlikle yaşayan, ne şekerli yapış yapış hüzünler yaratan bir kadın ne de bir demir leydi… Uyaksız, komik akrostijlerle dalga geçen, aruz kalıplı kadınların hiç sevmeyeceği serbest vezin Rosa.
Tante Rosa, gerçek bir teyzedir. Cesur olmayan annelerimizin cevval kız kardeşleri, içimizdeki hayvanları bilgece yorumlayan anne yarısı teyzelerimiz.
Ya da Soysal’ın yazdığı gibi “…Yaşamak zorunda olmak, sürdürmek, ısrar etmek. Bu Tante Rosa demektir.”

Dönüp bakmadan yürümek
1968’de yazılan “Tante Rosa”yı 1970’te “Yürümek” izler. Ve biz 1970 TRT Başarı Ödülü’ne, 12 Mart sonrası Türk Ceza Kanunu’nun 426/427. maddelerine muhalefetten toplatılma cezasına layık görülen bu romanın anlattığı bir başka kadınla karşılaşırız: Ela.
Ela’nın kimliğinde gene kadınlık sorunlarını işler Sevgi Soysal. İlk kitabın, iç sokakları çıkmazlarla dolu isimsiz kadını, ikincideki hayat dağınığı Rosa’yı geride bırakmış, Ela ile “Sevgi Soysal”lığa yapılan geçiş kaleme alınmaya başlamıştır. Artık düşünen, soran, sorgulayan, öznesiz, tümleçsiz arayışlarını anlaşılır hale getirmiş, kimseyi değil yalnız kendini değiştirebileceğini fark etmiş, hayatla, evlilikle, ilişkilerle, erkeklerle ve tabii kendiyle gördüğü hesapları açık verme risklerini göze alarak kapatma yolunda bir kadındır. Ve yürüyüp gider, dönüp bakmadan arkaya…

Anne – kız ilişkisi
1969 sonu 1970 başı zor günlerle gelir Sevgi Soysal’ın yaşamına. Başar Sabuncu askerdedir. 30’lu yaşlarının başında genç bir kadın, otistik oğluyla yaklaşan 12 Mart’ın iş yerlerinden evlere kadar sızan ağırlığıyla birliktedir.
Program sorumlusu Sevgi Soysal, o günlerde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Anayasa profesörü Mümtaz Soysal ile bir röportaj yapar. Birbirlerinden etkilenirler.
Sevgi Soysal’ın o günlerdeki durumunu, adını “Yaşasaydı Âşık Olurdum” koyduğu Everest Yayınları’ndan geçtiğimiz ay çıkan biyografide şöyle anlatıyor Erdal Doğan: “O da oğlu Korkut gibi Başar’ın yokluğuna tahammül edemiyor, arkadaşlarıyla ve daktilosunun başında daha çok zaman geçiriyordu. Çünkü son beş – altı yılda hayli şey birikmişti. Ama bunlar da yetmiyordu yalnızlığın labirentinden kurtulmak için. Her aşk böylesi bir labirentten kurtulmanın biricik yoluydu. Sevgi, labirente, askere giden aşkı Başar’ın yokluğunda girmişti, ama çıkmak için onun gelmesini bekleyecek sabrı gösteremeyecekti.”
– Yorumsuz!!! –
Sevgi Soysal… Kadın sorunsalını hayli erken sorgulayan, yazan, düşünen, düşündükleri uğruna uyduruktan gerekçelerle 12 Mart hapishanelerinde 8 ay, Adana sürgünlerinde 2.5 ay geçiren, bütün bu süreçlerde yalnızlığı epeyce tecrübe ettiğinden en azından kitaplarını okuduğumuzda emin olduğumuz Soysal.
Ve aynı Sevgi Soysal, sabırsızlık yüzünden âşık olduğu (!) Mümtaz Soysal ile, hoca “komünizm propagandası yapmak” suçuyla girdiği Mamak Cezaevi’ndeyken, 1971’de evlenir. Kocasının içeride oluşunun getireceği doğal yalnızlığı göze alarak…
Tam da bu noktada Sevgi Soysal ve Aliye Yenen’in ilişkilerine bakmalı.
Kallavi vericiliğini saymazsak, evlendikten sonra Aliye adını alan Alman asıllı anne Anneliese Rupp olağanüstü bir kadındır. Sevgi Soysal için mihenk taşıdır anne. O bir şeyi beğendiyse tamamdır.
Yenen ailesinde sevgi kavramı önemlidir. Sevgide samimiyet. Hasından olsun hesabı. Anneden böyle görülmüştür. Aslında babadan da… Kocasına çok âşık bir anne modelidir Aliye Hanım. Düzgün ve fazla sevmiş, bunu bedelsiz sunmuştur. Mithat Bey ile yaşadığı aşk yapay bir kadın erkek ilişkisi değildir. Ama öte yandan çok da kavgalı kanlı bir birlikteliktir onlarınki. Çocuklar ve Sevgi Soysal, çok defa “Keşke annem babamı boşasaydı,” diye düşünür. Ne kadar aşkla başlayıp evlilikle ve altı çocukla sürse de, arada aşkın yan etkisi zaaflar varsa da Aliye Hanım için giderek zorlaşan bir evliliktir bu. Katlanmanın yanlışlığını ilk kez annesinde görür Sevgi Soysal. Dolayısıyla bu yanlışı sürdürmemek gerektiğini..
Her kız çocuğu gibi annesinden edindiği doğru – yanlış kabukları kırk katıyla birlikte soyunamaz belki ama birey olmaya sekte vuran katları da çok genç yaşta atar Sevgi Soysal.
O evde büyüyen kendisidir. Annesinin hüznüne ve mutsuzluğuna şahit olan. Dahası Özdemir Nutku ve Başar Sabuncu ile yaptığı evlilikleri yaşayan… Ve en kötü yalnızlık türü olan çift kişiliklerde beş metrakaresinde kendisiyle kalabilen; içeride ya da dışarıda…
Bir gün birileri anne – kız ilişkisini çözerlerse kadınlar da erkekler de çok mutlu olacaklar… Belki bir gün.
Ve o gün kadınlığından ödün vermeden ama ille de aklıyla yaşamış, yazmış bir kadına yapıştırılan ‘off çok sıkıldım yalnızlıktan, kocamın tezkeresini bekleyemeyeceğim, derhal birine âşık olmalı, lay lay lom…’ kabilinden yaftalar, üzerleri yazılmadan önce biraz daha düşünülecekler.

12 Mart ve kadın
Biri, Mümtaz Soysal içerideyken diğeri ise tahliye edildikten kısa bir süre sonra olmak üzere iki kez tutuklanıp Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na gönderilir Sevgi Soysal. Kimliksiz dolaşmak – ki tutuklandığı sırada çantasında iki tane kimliği vardır – ve orduya hakaret suçlarından.
27 gün yattığı ilk tutukluluğu sırasında oğlu Korkut babaannesinin yanına gönderilir. Çıkışta TRT’deki işine son verilir. O dönemlerde ANKA ajansının kuruluş çalışmalarına katılır. Bir süre çalıştıktan sonra tam Mümtaz Soysal tahliye olacağı sırada yeniden tutuklanır.
8 ay sürecek ikinci tutukluluğu sırasında “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”ni yazar Sevgi Soysal. Bu kez de Yenişehir’de yaşayan kadınlı erkekli birçok kahramanın yanı sıra, bir devrimciye âşık olan burjuva Olcay ile tanıştırır bizi. Önceki romanın kadın kahramanında çözmeye çalıştığı kadın – erkek sorunu siyasi zemine kayar. Kadının sancıları farklıdır, iç sokakları daha karanlık…
Kendisine 1974’te Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazandıracak bu kitabında, hemen her sınıftan insanın hikâyesini roman bütünlüğü içinde verir Sevgi Soysal. Tutkulu perçem epeyce büyümüş, Ela hayatı hayli kavramış, kimbilir belki Tante Rosa kendine çeki düzen vermiştir Olcay’ın kimliğinde. Ki içine sürekli gelişen, değişen Sevgi Soysal’dan düşünsel ayrıntılar serpiştirilmiştir bolca. Sorunlar ve çözümün arandığı yerler de değişmiştir “kadın” için, Sevgi Soysal için.
12 Mart dönemi tutukluların er statüsünde değerlendirilip ast – üst ilişkilerine tabii oldukları bir dönemdir. Sevgi Soysal koğuş sözcüsü. İçeride Behice Boran’dan Oya Uysal’a dek birçok önemli ve renkli figürle birliktedir Sevgi Soysal. Her gün sekiz sayfa yazı, kitaplar, sabahın beşinde yaptığı jimnastik… Kadın gardiyanlar Zafer ve Suna’yla mücadele… Özlem… Avludaki voltalar… Dışarıdan içeri taşan acılar… Deniz’lerin boynuna geçirilen yağlı urganın kadınlar koğuşundaki herkesi umutlarından asması… Ama gene devam. Ayakta kalmaya, direnmeye…
Tutukluluk günlerini yazdığı “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu”nun kadınlarını burada gözlemler Sevgi Soysal.
Gözlem gücüne, keskin zekâsına, ironik üslûbundaki gizli hüzne 1976’da çıkaracağı bu kitapta bir kez daha tanık oluruz.
“Hayata çevrilmeyen tekrarın insan düşüncesinde durağanlığa yol açtığına inanırım,” der. Ve koğuşta her gün aynı tekrarlara koşulmuş Sevgi Soysal onların hepsini önce hayata sonra yazıya çevirir. Alaya aldığı 12 Mart’ı da… Dahası bizi kendisinin ve siyasi mahkûm kadınların iç ve dış coğrafyalarında derin bir yolculuğa çıkarır. Orada da gene kadındır, gene annedir: “Yeniden hüzünlenmemeye çalışarak oğlumu düşünüveriyorum. 12 Mart’la birlikte artık yanımda tutamadığım oğlumu. Hüznün bu konuda hiçbir yararı yok. Bunu konuşuyoruz Oya ile. Bu koşullarda onun için neler yapabileceğimi düşünmek daha yararlı.”
Bundan sonra ne yapabilirim? Daima bu soru. Öldüm, mahvoldum, kocam dışarıda, oğlum uzakta, çok yalnızım çok, bittim ben; hadi çök dibe bir de otur orada saatlerce, günlerce… Hayır böyle değil. Hep mücadele… Gülen bir yüz daima… Eğlenceli, şakacı, cin gibi bir kadın. Acılar içeri, sol memeye, Tante Rosa’nın kırık camı kapadığı sırada ayaz vuran sol memeye. Biriksin.

Yeni bir varoluş
1972 sonunda tutukluluğu sona erer Sevgi Soysal’ın. Aralık 1973’te Defne, Mart 1975’te ise Funda doğar. Aynı yıl, Adana’da sürgünde bulunan Oya’nın başından geçenleri daha gelişmiş bir varoluşçu lisanla “Şafak” adlı romanına aktarır. Kendi şafağını bir kez daha, yeniden, bambaşka bir bilinçle sorgulayacak olan bir kadın kimliğinin izlerini sürer; müjdesini verir. Sevgi Soysal’ın kadınları büyümeye, gelişmeye devam etmektedir.
“Şafak”ta yazılı ifade öncesi iç sesini dinlediğimiz Oya şöyle der: “Kavga titizlikle seçilmesi gereken bir şeydir, çok titizlik gerektiren. Aşk gibi… Kavgasını seçebilmeli kişi… Offf! Güzel cümleleri aşağılık durumlarla yan yana getirmeyi bırak. Güzellik gölgesizdir, sığınamazsın.”
Kavga ve aşkı benzeştiren kadın, güzel cümlelerin hamiliğine izin vermez. Yazı hiçbir zaman kötüye kullanılmaz.
1976’da “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu”nun yanı sıra “Barış Adlı Çocuk” isimli öykü kitabını da yayımlar Sevgi Soysal. 1975’te yakalandığı meme kanseri düşer bu kez otobiyografik öykülere: “Varsın, durduğum yerde bir hindi gibi semirttiğim ölüm, kanser biçiminde şakalaşsın benimle. Onu bir hindi gibi kesip attılar içimden. Hayat çekilişinden ölümsüzlük piyangosu çekmiş gibi seviniyorum,” der kitapta yer alan “Bir Ağaç Gibi”de. Yaşamın bedeli bir meme olsun ne çıkar? Hele hastalıklı tek memeli zavallı kadın olmak! Haşa: “… Anlamsız bir et parçasının ardından ağıt yakmayı bırak. Cansız ve ölümcül hücreler karşılığında kazandığın canlılığı çoğaltmanın yoluna bak… ”
Bu kitaptaki öykülerde gene çok şeyler anlatır çift memeli kadınlara; kendinden, diğer kadınlardan örneklerle. 12 Mart edebiyatçısı adıyla biçilmiş kalıba sığmayacağını bir kez daha gösterir.

Hoşgeldin ölüm!
1976’da yazmaya başladığı son romanı “Hoşgeldin Ölüm”ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976’da gider Sevgi Soysal. Zincirlikuyu’daki kır kahvesine… Öyle kolay ölmeyecek kahramanlarında, okunmaya devam ettikçe her sözcüğünden yeniden yaratılacağını bilerek…
“Hoşgeldin Ölüm”de bize bıraktığı Sema’dır: “Gitmiş, bırakmış, ne olmuşsa olmuş…” dediği Sema ve onun sadece 60 sayfası yazılmış öyküsü… Gene gidebilen, bırakabilen bir kadın. Gene güçlü gene duyarlı.
‘Hoşgeldin’ dediği ölüm, Soysal’ın kendi ölümü müydü; ülkenin havasını dağatsa da anılarını yok edemediği ölüm mü; yoksa Sevgi Soysal’ca sezilmiş, 4 sene sonra 12 Eylül’de, 12 Mart’a kardeş gelecek acılı doğumu haber veren erken bir ölüm mü?
“Hoşgeldin Ölüm”ün Sema’sı bir önceki roman, “Şafak”ın Oya’sının kendine sorduğu sorulardan sonra küçücük kızları Defne ve Funda’nın dirimi sergileyişleriyle yaklaşan ölümün çelişkisini yaşayan bir yazarın kaleminden bambaşka bir anlatımla ve sonla çıkacaktı karşımıza kuşkusuz. Edebiyatın en yetim kadınlarından Sema’ya çay söyleyin şimdi.
Onu büyütebildiniz mi?
Ölümünün ertesi Yeni Ortam ve Politika gazetisine yazdığı günlük köşe yazıları “Bakmak” adıyla kitaplaştırılır. Bu kitaptaki bir yazısında “Gerçeği yazmaya uğraşacağız. Ötesi, tatara titiri,” der.
Sadece bu son satırlar bile gerçeği yazmaya uğraşmak dışında alternatif tanımayan bir yazarı yeniden anmak ya da ona başlamak için yeter de artar diye düşünüyoruz, kır kahvesinin kızları.
Hepsinin selamları var.
Bu arada böyle düşünen sadece biz değiliz. İletişim Yayınları Sevgi Soysal külliyatının yeni basımını yapıyor. Bu ay “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” ile devam edecek seri. Everest Yayınları’ndan ise Erdal Doğan’ın adı ve kimi bölümleri dışında hayli derli toplu, başarılı ve belli ki çok severek yazılmış Sevgi Soysal biyografisi çıktı.
Bir de bakmışız Milli Eğitim de el atmış konuya… Soysal, edebiyat kitaplarına girmiş. Sonra da çok ‘okunanlar’ listesine.
Bütün o acılar boşuna çekilmemiş olmuş.
Cemre yeniden düşmüş.
Sevgi Soysal ölmemiş.
Yaz gelmiş.
‘Sevgi Soysal’dan öğrenecek çok şey var’

TOMRİS UYAR
Sevgi Soysal’ın en önemli özelliği, kişisel yapısı ile dünyaya bakışını hiç zorlanmadan kaynaştıran bir biçem kullanması; kendisi kadar ele avuca sığmaz, hınzır, akışkan bir biçem. O kadarına ki öykülerini, romanlarını ince ince örmek için katlandığı sıkı denetim hemen açığa çıkmaz; ancak yapıtı bitirdikten sonra geriye doğru baktığınızda çözersiniz gizli ilmikleri. Sanırım onun yapıtlarını güncel kılan hep ustalıkla kurulmuş bir arka plana yerleştirilmeleridir.
Sevgi Soysal’ın bireyini yaşadığı toplumdan ayrı düşünemeyiz. Toplum bireyin yürümesini engelliyorsa birey de toplumun tartışılmaz diye önüne sürdüğü kalıpları alaşağı etmekten geri kalmayacaktır. Kendi içine kapanıp yakınmayan, sırasında kendisine de gülen, savaşmayı yaşamak için bir ön koşul sayan Sevgi Soysal’dan öğrenecek çok şey var okur ve yazar olarak.
?Eteklerin ne güzel uçuşurdu Sevgi!..?

OYA BAYDAR
1970 kışı, 1971 baharıydı. Ankara günlerimizdi. Ülkelerin, şehirlerin, insanların geçici olduğu; heyecanların, umutların, aşkın ve devrimin kalıcı olduğu gençlik günlerimiz.
Sen yeni başlayan, alev alev bir aşkın; ben bitirmeye çalıştığım saplantılı bir tutkunun çekimine kapılmış, yaklaştığına inandığımız devrimden çaldığımız özel yaşamlarımızdan neredeyse utanarak, çok yönlü, çok katmanlı, gece kurt, gündüz insan yaşamlarımızı sürdürmeye çalışıyorduk.
Ben Üniversite’deki iki dersin, sen TRT’deki iki programın arasında, gevşemek için pek de uygun sayılmayan bir zamanda, öğle vakti buluşur, ikinci sınıf bir otelin, o çok kasvetli ama bize pek hoş gelen barında, kahve ve ahududu likörü içerdik. Şimdi de, seni hatırlamak için kahve ve ahududu likörü içiyorum bazen, ama o eski tadı bulamıyorum bir türlü.
Sen daha çok aşktan, ben devrimden söz ederdik. O günlerin modasına uygun muydu, değil miydi hatırlamıyorum; ama iri kalçalarını pervasızca sergileyen, beline oturmuş uçuk renkli – belki de pembeydi – bol eteklerini hatırlıyorum. Ne kadar kadındın Sevgi, ne güzel kadındın!.. Kadınlığını bir özür, bir eksiklik, hatta bir meydan okuma gibi değil bir tanrıça doğallığı ile dolu dolu yaşayan…
Ne edebiyat, ne sosyalizm, ne devrim; seninle duygulardan ve aşktan konuşurduk. Çünkü sen, duyguları ve aşkı, tıpkı kadınlığın gibi, tüm doğallığı ile hilesiz, sansürsüz, doludizgin yaşardın.
12 Mart’ın uğursuz günleriydi. Tam da sana yakışan biçimde, “Gece yasağını ihlal” gibi anlamsız bir nedenle, aslında o günlerde evlendiğin, sevdiğin adamı yıpratmak için atmışlardı seni de içeri. Gülüyordun, tadını çıkarıyordun, “Ah, yine aşk uğruna yandım” diyordun. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun gencecik tutsak öğretmen kızlarının şaşkın bakışları arasında, senin için özel olarak hazırladığım bol kolonyalı oraletlerimizi keyifle içerken yine aşktan, duygulardan, tutkulardan konuştuk. O gün bugün seni hep öyle hatırlarım: Ranzanın üstüne bağdaş kurmuş, yüzü o içten yansıyan ışıkla aydınlanmış, riyasız, yapmacıksız, âşık ve kadın. Hep olduğun gibi.
?Sevgi iyi bir anneydi?
Kızkardeşi Mine Kazmaoğlu Sevgi Soysal’ı anlattı.
“… Güçlüydü, ama bir o kadar da kırılgan ve hassastı Sevgi Ablam. İnişli çıkışlı bir yapısı vardı. Günbatımları ona hiç yaramaz, morali bozulur, efkârlanırdı… Ancak tahammül sınırı zorlandığında, üstüne üstüne gelen durumlar karşısında patlayıp, en çok kendini yıpratan tepkiler verirdi kimi zaman. Sokakta nara atan gençlere, sinirlerinin bozuk olduğu bir anda balkona çıkıp avaz avaz bağırdığını bilirim örneğin…
… Biraz da bahtsız bir kadındı doğrusu. İlk eşi Özdemir Nutku, hiç ona uygun değildi. Bitmeye mahkûm bir evlilikti o. Ama öyle sanıldığı kadar da kolay olmadı bitirmesi, çünkü Özdemir ancak Sevgi ona bir ev bulup, döşedikten sonra gitti benim bildiğim. İkinci eşi Başar Sabuncu çok ince, zarif ama zor bir adam. İnsanı uğraştıran, manen yük olan türden. Mümtaz Soysal da zordu ama Sevgi’ye daha denkti belki… Başar’dan ayrılırken de çok gelgitler yaşadı Sevgi. Zor bir karardı; hani kolunu kesip atar gibi. Bir bedel ödedi hep… Başkalarından çok kendisine acı verdi en çok. Kanseri de başka türlü izah edemeyiz…
… Erdal Doğan’ın kitabında Korkut konusu çok doğru yansıtılmamış. Korkut’u hep ‘karşı taraf’tan, ‘bırakılanlar’dan dinlemiş çünkü. Başar, tamam, çok iyi bir baba oluyor, ama o melek de Sevgi ilgisiz bir anne filan değil. Başar evde çalışıyor, dolayısıyla Korkut’la daha çok birlikte. Ayrıca, çocuk bir otistik sempatik olabilir; çok güzel bir oyuncak hatta. Korkut, onun her dediğini yapıyor: Yani burada karşılıklı bir şey var; Korkut’un da ona sunduğu bir şey. Korkut o yıllarda görece daha kolay bir çocuk. Mümtaz’ın karşılaştığı ise ergenliğe girmiş bir oğlan. Kitapta bu yok. Asıl vurgulamak istediğim asla kötü bir anne değildi Sevgi Ablam.
?İnsanın sesi, annesine dair konuşamıyor?

FUNDA SOYSAL
?Bir yazarı anne edindim,? demişim Radikal kitap ekine. Doğru, büyürken yaptım öyle bir şey gerçekten. Ama olmayan anneler var edilemiyor kolay kolay, yazar bile olsalar. Kitaptan okunmuyor sevgi. Yeni yeni fark ediyorum, anne edineceğim derken, kendimi parçalamışım bunca yıl; yakaladığım Sevgi Soysallıklarımı sevip, onun gibi olamayışlarıma yanarak. Bakmayın siz benim Sevgi Soysal?ın yazarlığı üzerine ciddi yazılar yazmış olmama. Beğenmiyorum ben onları. İnsanın sesi, annesine dair konuşamıyor. Onlar, bir büyüme habercisi. Bu yapay annelikten çıkarmak istemem Sevgi Soysal?ı. Solmayacak parlaklıkta olduğunu fark ettim; ondan olmak, yetiyor artık bana. Sevgi Soysal?dan bıkmak kolay değil; ama kızlar, annelerinden bıkınca büyür asıl. Yeniden yayımlayarak, harcamanız pahasına da olsa, onu size bıraktım. O benim annem; size kolay, bana zor…
http://www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/030306/portre.html

Sevgi Soysal?ın Hayatı
Sevgi Soysal 30 Eylül 1936’da İstanbul’da doğdu. Aslen Selanik’li mimar-bürokrat bir babayla Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Sevgi Yenen, 1952?de Ankara Kız Lisesi?ni bitirdi.Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi?nde Arkeoloji okudu. 1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya?ya gittiler. Göttingen Üniversitesi?nde arkeoloji ve tiyatro dersleri izledi (1956-57). 1958?de Türkiye?ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. Ankara?da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu?nda ve Ankara Radyosu?nda çalıştı (1960-61). Bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran ??yeni gerçeklik?? akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken, Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı(1960-64).
1961?de Ankara Meydan Sahnesi?nde Haldun Dormen?in yönettiği ??Zafer Madalyası?? adlı oyunda tek kadın rolünü oynadı. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayımlandı. ??Zafer Madalyası?? oyununda tanıştığı Başar Sabuncu ile evlendi (1965). Aynı yıl TRT?de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-69 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi?de öyküleri yayımlandı. Bu arada tezini vererek Arkeoloji diplomasını aldı. Teyzesi Rosel?in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa?yı yazdı (1968). Kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek?le (1970) TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü?nü kazandı.
12 Mart dönemi, Sevgi Soysal?ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dönem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Sevgi Soysal, kısa bir tutukluluk ardından TRT?den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa profesörü Mümtaz Soysal?la, Soysal?ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi?nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge?de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana?da kaldı. Cezaevinde yazdığı Yenişehir?de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı?nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973?te, Funda ise Mart 1975?te doğdu. Adana?da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart?ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975?te yayımlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği?nin kuruluşunda rol aldı. Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı (1976).
Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1975 sonbaharında bir göğsü alındı. Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976?da yayımlandı. Eylül 1976?da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra?ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoşgeldin Ölüm?ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976?da İstanbul?da öldü. Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak (1977) adlı kitapta toplandı.

ESERLERİ
ROMAN:
Yürümek (1970)
Yenişehir’de Bir Öğle Vakti (1973)
Şafak (1975)
Hoş Geldin Ölüm (1980 ölümünden sonra)
Bütün Eserleri (8 cilt 1986)

ÖYKÜ:
Tutkulu Perçem (1962)
Tante Rosa (1968)
Barış Adlı Çocuk (1976)

ANI:
Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu (1976)

DENEME:
Bakmak (1977)

ÖDÜLLERİ:
1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü Yürümek ile
1974 Orhan Kemal Roman Armağanı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti ile

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Jaklin Çelik ‘in Hayatı

1968 yılında Diyarbakır'da doğan Jaklin Çelik, 1970 yılında ailesiyle İstanbul?a yerleşti. Gedikpaşa?daki Surp Mesropyan Ermeni İlkokulu?nda ve Çemberlitaş Kıs Lisesi?nin...

Kapat