Şiir Üstüne – René Char

Kabul ediyorum, sezgi akıl yürütür ve buyruklar verir; yeter ki, anahtarların taşıyıcısı olarak, yankıların uyuduğu ve ön tansıklara bulanıp döllendiği yüce kafeslerin içinden geçsin, şiirin tohum biçimlerinin demetini titretmeyi unutmasın.
Ozanın araştırmaları sırasında, kendisinin ancak çok daha sonra, yok olup gittikten sonra beklendiği bir kıyıya vardığı olur. Ozan, geri kalmış çevresinin düşmanlığına duyarsız, kendini hazırlar, sertliğini yatıştırır, sözcüğü böler, kanatların doruğuna tutunur.
Ozan Söz?ün katyuvarında uzun süre kalamaz. Yeni gözyaşları içine kıvrılmak ve kendi düzeni içinde daha ilerilere gitmek zorundadır.
Bir şiir çetin yükseliştir; şiir ise kurak yamaçların oyunu.
Canlının sonsuz yüzünün koruyucusu ozan.
Abartma yeteneği olan ozan işkence altında doğru kestirimlerde bulunur.
Kuzuya aldatıcı bir anlam kazandırmak, onun yününü kuşatmak ozana yaraşmaz.
Şiir tüm duru sular arasında, en az takılıp kalandır köprülerinin yansımasına.
Şiir, yeniden nitelenen insanın içinde gelecekteki yaşam.
Kaygan, korkunç, eşsiz toprakla insanın ayrışık durumu kavrar ve nitelerler birbirlerini.
Şiir onların parıltısının taşkın toplamından çıkar.
Bir şiir istek olarak kalmış isteğin gerçeğe dönüşmüş aşkıdır.
Kimileri zırhın erteleyiciliğini bekler ondan; onların yaraları bengi kıskacın içsıkıntısını taşır. Ama saz ayakları üstünde, çakıl ayakları üstünde çıplak ilerleyen şiir küçülttürmez kendini hiçbir yerde. Ufuktaki cırcırböceğiyle yan yana, kış gecesi yoksul fırında, bir ışık ekmeği içinin altına girip şarkılar söylediği yerde, çok zaman dudaklarını öptüğümüz Kadın.
Ozan tiksinmez ölümün iğrenç gelişiminden, ama özel dokunuşuna bırakarak her şeyi, uzayıp giden yünlere dönüştürür.
Yerçekiminin eşiğinde, ozan tıpkı örümcek gibi gökyüzündeki yolunu yapar. Kısmen saklanarak kendinden, görülmemiş, ölümcül biçimde apaçık kurnazlığının ışınları içinde görünür ötekilere.
Ozanın konutu en belli belirsiz olanlardandır; üzgün bir ateşin uçurumu boyun eğdirir onun beyaz ahşap masasına.
Ozanın canı öbür dünyanın canı değil, yüce var oluşlarla gezgin fırtınaların günümüzdeki parıltılı noktasıdır.
Ozan olmak, içildiğinde, var olan ve sezilen tüm nesnelerin kasırgaları arasından, sessizliğe gömülme anında mutluluk getiren bir tasaya susamış olmak demektir.
Şiir verir ve kapalılığını terk eden ozanın eksiksiz yürüyüşünü alır kalabalığından. Bu kan panjurunun ardında yalnızca kendi kendini yok edecek bir gücün çığlığı yanar, çünkü korkar o güçten, öznel ve kısır kız kardeşinden.
Ozan hacmi ölçülemeyecek sırların yardımıyla pınarlarının biçimini ve sesini çarpıtır.
Ozan şunu öğütler: ?Eğilin, daha çok eğilin.? Sayfasından sağ salim kurtulmaz o her zaman, ama tıpkı yoksul gibi bir zeytinin sonsuzluğundan yararlanmayı bilir.
Her bir kanıtın çöküşüne bir gelecek duasıyla karşılık verir ozan.
Verdikten sonra (iki köprü arasında gidip gelen) hazinelerini ve yorucu çalışmasını bıraktıktan sonra, ozan, bedenin yarısı, bilinmezdeki soluğun doruğu, ozan, olmuş bitmiş bir olayın yansıması değildir artık. Artık onu hiçbir şey ölçüp biçmez, hiçbir şey bağlamaz. Erinçli kent, kapalı kent önündedir.
Ayakta, zaman içinde büyüyen şiir, tahta geçen giz. Bir kenarda, ortak bağın ağaçlı yolunu izleyen ozan, Büyük Başlayıcı, geçişsiz ozan, toplardamarlarındaki görkemde herhangi biri, kendi uçurumundan acı çıkaran, yanında Kadın, ender üzümü öğrenen ozan.
Tekinsizliğin büyücüsü ozanın ikincil doyumları vardır sadece. Her zaman tamamlanmamış kalan kül.
Ozanım ben, ey aşkım, senin ufkunun doldurduğu kurumuş kuyuların yöneticisi.
Yaşamın yalanladığı, ozanın yeğlediği deneyim.
Şiirin merkezinde, bir çelişki bekliyor seni. Hükümdarındır o senin. Dürüstçe savaş onunla.
Şiirde, dönüşmek uzlaştırmaktır. Ozan gerçeği söylemez, onu yaşar; ve onu yaşayarak, yalana dönüşür. Musaların çelişkisi: şiirin doğruluğu.
Şiirin dokusundaki gizli tünellerin, uyum odalarının, aynı zamanda da gelecek öğelerinin, güneş siperlerinin, aldatıcı yolların ve birbirlerine seslenen varlıkların sayısı eşit olmalıdır. Ozan bir düzen oluşturan tüm bunların salcısıdır. Ve başkaldıran bir düzendir bu.
Ozanlar, alarm çanlarının çocukları.
Şiir ölümümü çalacak benden.
İnsanın kendisiyle ve dünyayla ilgili bir parçacık hata olmadan, ilk sözcüklerde bir tutam saflık olmadan şiire başlanamaz.
Şiir büyük bir sevinçle elimizde tuttuğumuz, bize göründüğü anda, kırağıyla kaplı sapının üstünde, çiçeğin çeneğinde, geleceği belirsizleşiveren o olgunlaşmış meyvedir.
Bak işte yine baş başayız, ey Şiir. Geri döndünse, bir kez daha seninle, genç düşmanlığınla, dingin uzam susuzluğunla boy ölçüşmem ve sahip olduğum o denge sağlayıcı yabancıyı senin sevincin için hazır etmem gerekiyor demek.

Fransızcadan çeviren: Orçun Türkay
Kitap-lık Sayı: 125 / Mart 2009

René Char ‘ın Hayatı
(14 Haziran 1907, L’Îsle-en-Sorgue – ö. 19 Şubat 1988, Paris) Fransız şair.
Avignon Lisesi ve d’Aix-en-Provence Üniversitesi’nde öğrenim gördü. II. Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline karşı Direniş Hareketi’nde görev alarak Provence bölgesinde ‘Yüzbaşı Alexander’ takma adıyla bir taşra çetesinin komutanlığını yaptı. Savaştan sonra doğduğu yer olan L’Îsle-en-Sorgue’a yerleşti.

René Char kendinden sonraki kuşakları hem biçem hem de içerik açısından etkilemiştir. Başlangıçta gerçeküstücülüğü benimsemiş, sonradan uzaklaşmış; özdeyişler ve yoğun imgelerle gelişen kısa ve özlü şiirler yaratmış, mağrur ama gösterişsiz bir alay içeren, yer yer ahlaksal bir boyut taşıyan ekonomik ve son derece çetin bir ‘hermetik’ şiire yönelmiştir. Düzyazı şiirler de yazan Char, karşıt düşünceleri iç içe geçirişiyle Heraklitos-Heidegger esintileri de barındıran farklı ve özgün bir söyleyiş elde etmiştir. 1966’da tüm yapıtları için Eleştirmenler Ödülü’nü (Prix des Critiques) almıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Şiire Dair
Edebiyatsever Bir Meslek Grubu: Mimarlar… – Hikmet Temel Akarsu

Yirmi altı yıldır üyesi bulunduğum Mimarlar Odasına ve daha sonradan kurulan Mimarlık Vakfı?na Edebiyatçı Mimarlar Antolojisi hazırlama önerisinde bulunduğumda, itiraf...

Kapat