Stefan Zweig’in Son Günleri – Laurent Seksik

Stefan Zweig, ta Brezilya’ya gitse de, geride bıraktığı, yıkılmakta olan bir dünyayı içinde taşıyordu. Bazen aralık kalan pencereden esen ılık rüzgâra kapılıp geçip giden yılları unuttuğu oluyordu. Utanç duygusunun bir huzur hissiyle aynı anda benliğini kapladığı zamanlar, bir umut ışığı olarak Lotte’ye bakıyordu. Buralara aşinaydı sanki… İnsana yaşadıklarını unutturacak bir yer. Ama bir gazete haberi bile yıkıp geçiyordu içini: Viyana Belediyesi Yahudilerin oturduğu dairelerde gazı kesme kararı aldı. Bu konutlarda gazla intihar edenlerin artması, vatandaşın rahatını kaçırdığından, gazla intihar etme, bundan böyle kamu düzenini bozmak olarak kabul edilecek. Demek kitaplarını yakan, yasaklayan ülkesinde, insanları öldürme hakkı olduğunu düşünenler, ölme hakkına bile el koyuyordu. Ama o, hakkını saklı tutmakta kararlıydı. Nerede olursa olsun…

Laurent Seksik, Stefan Zweig ve karısı Lotte’nin ölüme doğru çıktıkları yolculuğun son altı ayında onlara eşlik ediyor. İçine düştükleri o derin bunalımı, mücadeleyi değil de kaçmayı seçmiş olmalarının o dayanılmaz vicdan azabını her sayfasında hissettiriyor, o kederli günleri onlarla birlikte yaşıyor, yaşatıyor.
 İnsanın yüreğini burkan bir öykü. Gerçek olduğunu bilerek okumak, bir dönemin, bir dünyanın yok oluşuna tanık olmak daha da hüzünlü… (Tanıtım Bülteninden)

Veronal bir yolculuk – Ömer Erdem
(24/08/2012 tarihli Radikal Kitap)
Veronal, insanı bir tür dönülmez uykuya hazırlayan ilaç, (belki zehir) şişeciğidir ve Stefan Zweig sonuna kadar yanında taşımıştır onu. Eğer bir gün (o bir gün her andır ona göre) onu yakalamaya gelirlerse, ?kapı gıcırdar gıcırdamaz, daha katiller silahlarını doğrultmaya fırsat bulamadan etkisini gösterecektir şişedeki. Veronal onların, izi sürülenlerin büyülü iksiridir. Veronal onların son müttefikidir.? Ve Zweig, onlar gelmeden, düşman kapıya dayanmadan Walter Benjamin?in, Ernst Weiss?ın ve Erwin Reiger?in ve daha nice adsız sansızların yanında taşıdığı şişeyi kullanma yoluna gitmiştir. Laurent Seksik, bilinenin aksine, gazla değil, soda ile birlikte içilen bir sıvıyla, zehirle intihar ettirir Zweig?ı. Şişeciktir onlar. Bir tanesi karısı Lotte için. Diğeri kendisi için. Oysa Lotte, son anda ?üstüne yürümeyi, şişecikleri devirmeyi, evden kaçıp gitmeyi nasıl da istemiştir.? İstemez mi?

Eylül 1941 ile 22 Şubat 1942, pazar, öğleye kadar geçen sürede Zweig?ın Brezilya?da geçirdiği günlere odaklanıyor roman. ?Yazısının yegane itici gücü geçmiş özlemi olan, yalnızca geçmiş zaman kipiyle yazabilme? noktasına sürüklenen Zweig?ı bu dönemin başkahramanı saymak doğru değildir. Her ne kadar romana konu olan somut günler boyunca Zweig?ın ?bildiği tanıdığı dünya harabe halinde, sevdiği insanlar ölmüş, hatıraları yağma edilmiş? olsa bile, Seksik, çok başarılı, biyografi ile kurguyu, anlatım diriliği ile zaman ve olay canlılığını iç içe geçiren okunulası bir roman yazmayı başarıyor. Kendisi de bir biyografi büyücüsü, dil virtüözü sayılan Zweig?ı bütün çehresiyle vermeyi, anıları roman içinde örmeyi başarıyor. Einstein ile yenilen yemekten, altmış milyonu bulan kitap satış toplamına, elindeki iki adet Rembrant tablosundan bazı tuşları çalışmayan Remington marka daktiloya değin her malzemeyi yerinde kullanıyor Seksik.

Tıpkı Dünün Dünyası?nda salt Zweig?ın olmaması gibi romanda da sadece o yok. Alttan alta bir öykünmeyle çağı çizmeye çalışıyor yazar roman boyunca. Brezilya, Rio, Lotte, geçmiş ve görülemeyen gelecek arasında gidip geliyor. Birlikte ölüme gittiği son eşi Lotte?nin duygusal geçişleri, Zweig?ı algılayışı ve yer yer gün yüzüne çıkan çatışmalar da çekinmeden işleniyor. Bunalımı paranoyaya dönüşmüş halleri aktarmakta da çok başarılı. Geçen ve ağırlığıyla ezen günler, insan ve entelektüel olmanın pek tabii Yahudi bulunmanın efekti içinde dokulaştırılıyor. Bir yandan eski karısını özlermiş gibi gözüken Zweig de var burada, intihar öncesi bir zarfa son kirayı koyan Zweig da var. Başında panama şapkası üstünde beyaz elbisesi ile Rio karnavalına karışan Zweig ne kadar canlıysa ?öteki yarımkürede (Avrupa), toprak lal olmuş bir halkın karın altında yürüdüğü rutubetli bir zindandı? diye düşünen de gerçektir.

Kahraman bir Zweig yok romanda. Bir bakımdan yazması en zor insanlardan birisinin romanına, alan daraltarak girmekle doğru bir yöntem de izlemiş aslında. ?Artık hoşuna giden tek şeyin sessizlik olduğu? Zweig?ı iç ve dış seslerle canlandırmak kolay olmasa gerek. Yer yer umut patlamaları gösteren son yolculuklar Zweig?ın tıpkı Kleist çalışmasında olduğu gibi kendisine doğru çalışan trajedisini engelleyemez. ?Sevinmekten aciz, hiçbir şeye inanmayan, ne Tanrı?ya ne de Roosvelt?e inanmayan, tek yoldaşı çoktan ölüm olan? Zweig?dır o. Seksik bir bakımdan da başka yazarları kullanarak Zweig?ı konuşmayı başarıyor. Feder?in onu Freud?cu bulması ve ona dayanarak ?bir hikâye anlatmak için bir anlatıcı kullanmıyorsun ve bu anlatıcı, itiraflarını dinleyen üçüncü bir kişiyle söyleşiyor. Sen hikâye içinde hikâye tekniğini en üst seviyesine taşıdın. Psikanalitik roman stilini icat ettin? dedirtmesi de bunun göstergesi? Ne de olsa ?bir başkasından söz etmek, kendini anlatmanın bir yoluydu.?

?İnsanın tozdan doğduğu ve toza döneceği yer misali? Brezilya?daki Petropolis? günlerinden hareketle, Zweig?ın dünyasına sokulan roman hayat içinde belki silik ama romanda doku vazifesi gören Lotta için de okunabilir.

Ya delilik, ya ölüm… – Meliha Kesmez
(17/08/2012 tarihli radikal Kitap Eki)
Fotoğraf: 1942 yılında Stefan Zweig yatağın üzerinde karısı Lotte ile birlikte yatıyordu. Lotte nin eli kocasının göğsündeydi. Yaşamıyorlardı. Saatler önce içtikleri zehirle son vermişlerdi hayatlarına.
1942 yılının 23 Şubat günü, Brezilya?nın Petropolis kentinde, Rua Gonselves Dias sokağında bulunan 34 numaralı evin yatak odasının kapısı öğleye kadar açılmadı. Kapının dışında hayat kaldığı yerden devam ederken, içeride Stefan Zweig yatağın üzerinde karısı Lotte ile birlikte yatıyordu. Lotte?nin eli kocasının göğsündeydi. Yaşamıyorlardı. Saatler önce içtikleri zehirle son vermişlerdi hayatlarına. Masanın üzerinde pulları dahi yapıştırılmış veda mektupları duruyordu. İçlerinde birinde şöyle yazıyordu: ?Bütün dostlarımı selamlarım. Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hâlâ görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.?
Stefan Zweig?a dair cümlelerimi yan yana dizmem haftalarımı alır. Onları tek bir yazıda toplamamsa imkânsıza yakın. Hayatı, yazdıkları, özgürlüğe olan sevdası, hümanizmi, ama sanırım en çok faşizmin tüm dünyayı kasıp kavurduğu bir çağın en büyük yazarlarından biri olarak ölüm hikâyesiyle etkiler beni. İntiharı yücelttiğimden değil ama böylesi bir hayatın bitiş şekli ?üstelik sevdiği kadınla birlikte- her şeyden rol çalıyor gibi geliyor bana. Doğduğundan beri üzerinde taşıdığı karamsar gölgeleri her kitabıyla açık eden Zweig, her cümlesiyle sonunun karakterlerininki gibi olacağını fısıldamış sanki: ya delilik, ya ölüm?
Pek çok çağdaşı gibi sadece varlığıyla bile tarihin orta yerine derin bir çentik atan Zweig?ın ölümünden önceki sürgün hayatını ve kaçıp sığındığı Brezilya?daki son altı ayını anlatan bir kitap kaleme aldı Laurent Seksik. Ölümünden sekiz yıl önce Nazi işgalindeki Avusturya ?dan kaçan, önce Londra?ya, ardından New York ?a, en son Brezilya?ya giden Stefan Zweig?ın hayatının son dönemecine eşlik ediyor bu kitap. Zweig?ın ?vahşi ve intizamlı kudurgan? Hitler?in avuçlarında kaynayan Avrupa?dan uzakta, Petropolis?teki sürgün mücadelesini anlatıyor. Ülkesinden kaçtığı andan itibaren bavullarını nerede yere bıraksa, dünyanın ayaklarının altından kaydığını ve nereye gitse savaşın -aslında geçmişin ve onun tüm hayaletlerinin- peşinden geldiği hisseden Zweig?in kederini, çaresizliğini, ıstırabını taşıyor bugüne. Öyle ?içeriden?, öyle taze bir dille aktarıyor ki o yılları, her şey sanki dün olmuş, zaman sanki hiç derman olmamış dünyanın karnının orta yerine açılan o yaraya. Gözüm satırlarda ilerledikçe lanet okuyorum olan bitene bir kez daha.
1934 yılında mecbur kaldığı sürgün hayatı, önce Londra?da başlıyor Zweig?ın.
Avusturya ?dan Londra?ya kaçarak savaşı geride bıraktığını zannetse de, beş yılın sonunda İngiliz pasaportuna ?alien enemy? ibaresi işlenince, orada da barınamayacağını anlıyor. Bu sefer New York ?a düşüyor yolu. Lakin yüksek binaların arasında dolaşıp duran, sürgün Yahudi halkıyla dolu olduğunu gördüğü bu kent, ona hiçbir şeyi ama sadece savaşı ve düşmüşlüğü hatırlatıyor. Yıllarca oradan oraya savrulduktan sonra, en sonunda -1941?in sonbaharında- Brezilya?da bavullarını koyacak bir yer buluyor Zweig. Londra?da tanışıp evlendiği ikinci karısı Lotte?yle birlikte yeni bir hayata başlıyor Petropolis?te. İlk başta umut olsa da bu yeni topraklar, bu huzur hali sadece yüzeyde kalıyor. Zweig, Brezilya?da geçirdiği altı kısa ayda en çok vicdanıyla savaş veriyor. Öldürülmüş, kaybolmuş ya da hiç hak etmediği bir hayat sürmeye mecbur bırakılmış yakınlarını, arkadaşlarını (içlerinde kitapta da adı geçen onlarca ünlü düşünür, sanatçı, edebiyatçı, bilim insanı var) geride bırakmış, kalıp savaşmamış, kaçmış bir korkak olduğunu düşünüyor. Bu duygunun altında ezildikçe eziliyor. Muhteşem tabiatı -Seksik?in betimlemeleri bir cennet resmi çiziyor adeta- ve Avrupa?daki savaş ortamından ziyadesiyle uzak sakin ve keyifli atmosferiyle Brezilya?daki hayatı ona aradığı huzuru bir nebze sağlasa da, Avrupa ve inandığı her şey kafasının içinde yakıp yıkılmaya devam ediyor. Bir yanda kendini savaşamayacak kadar yorgun ve yaşlı hissetmesi, bir yanda utanç duygusu, bir süre ayakta kalmayı deniyor. Bu hayatı kendine hak görmüyor. ?Cennet?e kaçmış da olsa, her geçen gün toprakları genişleyen ?cehennem? yakasını bırakmıyor. Geride bıraktığı ve özlemini duyduğu dünya tüm değerleriyle enkaza dönerken, hatıralarının yağmalandığını hissediyor ve onlarla birlikte o da gittikçe çöküyor. Yazmaya devam ediyor bir süre. Bu sürede yazdıkları arasında otobiyografisi de yer alıyor. (Dünün Dünyası) Seksik, onun yazarken tek isteğinin ?harabelerin orta yerine bir mezar taşı dikmek? olduğundan bahsediyor. Bir yerde ?O ?bizler vardık? demek için kelimeler aramıştı sadece? diyor. Ruhsal çöküşü kuşkusuz yazıya da yansıyor. ?Zihninin kupkuru, mürekkep hokkasının bomboş olduğu? zamanlar geliyor sonra: ?Zihni, Yahudi dünyasının sureti gibiydi. Küller altında kalmış bir toprak.? Avrupa?da devam eden talandan çıkacak yeni dünyada yeri olmadığını düşünüyor. Tehditler alıyor ve tıpkı Walter Benjamin gibi yanında hep küçük bir Veronal şişesi taşıyor.
Tanrıya, dinlere, milliyetçiliğe inanmayan, tek tasası kendi özgürlüğünü korumak olan lakin Avrupa?da faşizmin yükselmesiyle yerinden yurdundan ve en sonunda hayatından olan Stefan Zweig?ın, intiharla sonuçlanan sürgün hikâyesinin hakkını vermiş Laurent Seksik. Böylesi zor bir hikâye ancak böyle samimi bir dille anlatılabilir. Olduğu gibi, hiçbir şeyi köpürtmeden, tüm vahametiyle.

Kitaptan Bir Bölüm
Koridorda diğer bavulların yanına bırakılmış bej rengi deri sandığa şöyle bir baktı. Başını Banfield?e, o sevgili Margarida Banfield?e doğru çevirdi ve uzanıp kadının ona ikram ettiği bir bardak suyu aldı. Teşekkür edip bir dikişte içti. Kadının daireyi gezdirme teklifini geri çevirdi. Evi biliyordu zaten. Üç küçücük odanın her birini, sade ve rüstik mobilyaları, dışarıdaki kuşların tiz ve tutkulu ötüşünü, verandanın karşısındaki vadinin enginliğini sevmişti. Yirmi-otuz kilometre güneyde, Corcovado Dağı ile Pão de Açúcar Doruğu denizden çıkıveren adaların üstünde taş sütunlar gibi dikiliyorlardı ? bu manzaralar dünyanın kalbini barındırıyordu. Alpler?in zirvelerini saran pusa, Tuna?nın üzerine düşen kıpırtısız ve soğuk alacakaranlıklara, Viyana otellerinin debdebesine, akşam inerken Waldstein Bahçesi?nin ulu kestane ağaçlarının altındaki gezintilere, güzellerin ipekli elbiseleriyle arzı endam edişine, kana ve ölü ete susamış siyah giysili adamların meşaleli geçit törenlerine elveda. İnsanın tozdan doğduğu ve toza döneceği yer misali, Petrópolis bütün başlangıçların mekânı, ilklerin doğum yeri olacaktı; ilkel, keşfedilmemiş ve bakir dünya, düzene ve kesinliğe karşı korunaklı, ebedî baharın hüküm sürdüğü zaman bahçesi.

Kitabın Künyesi
Stefan Zweig’in Son Günleri
Laurent Seksik
Çeviri : Sosi Dolanoğlu
Can Yayınları / Roman Dizisi
İstanbul, 2012, 1. Basım
170 s

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Turquetto – Metin Arditi

1519'da Osmanlı topraklarında, Konstantiniyye'de dünyaya gelen Eli, resim yapma tutkusuyla yanmaktadır. Ancak o bir Yahudi'dir ve dini, resim yapmasını yasaklamıştır....

Kapat