Tarih ne zaman kendisini tekrarlasa fiyat yükseliyor.

Aletlerin İsyanı
Alaycı duvar yazılarına zaafım var. İlerlemenin tehlikeleriyle ilgili bir duvar yazısı şöyle: “Tarih ne zaman kendisini tekrarlasa fiyat yükseliyor.” Dünya üzerindeki ilk medeniyetin, Sümer medeniyetinin çöküşü yalnızca yarım milyon insanı etkilemişti. Roma’nın çöküşü on milyonlarca insanı etkiledi. Bizim medeniyetimiz çökecek olursa, tabii ki milyarlarca insanın felaketi olacak.

Buraya kadar dört kadim topluma, Sümer, Roma, Maya ve Paskalya Adası’na baktık; her birinin yaklaşık bin yıl içinde doğanın onlara sunduğu hoşgeldin hediyesini parçalayıp çöktüğünü gördük. Ayrıca 3000 yılı aşkın bir süre boyunca var olmuş iki istisnadan, Mısır ve Çin’den bahsettim.

Joseph Tainter geçmiş medeniyetlerin çöküşüyle ilgili kitabında üç felaket biçimini Kontrolden Çıkmış Tren, Dinozor ve İskambil Kulesi olarak adlandırıyor.[1] Bu felaketler genellikle birlikte işler. Sümerlerin sulama sistemi kesinlikle kontrolden çıkmış bir trendi, felakete doğru giden değiştiremeyecekleri bir yoldu. Sümer yöneticilerinin sorunları halledememesi onların dinozor olduklarını, Sümer medeniyetinin hızla ve onarılamaz bir biçimde çöküşüyse onun iskambilden yapılmış bir kule olduğunu gösterir.

Aynı şeylerin büyük bölümü diğer başarısızlıklar için de söylenebilir. Belli bir zaman ya da yerdeki hatalardan daha derinlere inen bir şeyle karşı karşıyayız. Tarımın icadı başlı başına, kontrolden çıkmış bir trendir, nüfusların çok fazla artmasına yol açmış, ama iki kaçınılmaz (ya da hemen hemen kaçınılmaz) sonuca yol açacağı için gıda sorununu nadiren çözebilmiştir. Bu kaçınılmaz sonuçlardan biri biyolojiktir: Nüfus gıda tedarikinin sınırlarına varıncaya kadar artar. İkinci kaçınılmaz sonuçsa toplumsaldır: Bütün medeniyetler hiyerarşik hale gelir, zenginliğin yukarıda toplanması yüzünden etrafta hiçbir zaman yeterli zenginlik olmaz. Ekonomist Thomas Malthus ilk ikileme değinmişti, İsa’dan Marx’a kadar düşünürlerse ikinci ikilem üzerinde durmuşlardır. Bir Çin atasözünde dediği gibi: “Pişmiş bir ördeğin ağzına düşmesi için bir köylünün uzun süre dağda ağzı açık beklemesi gerekir.”

Avrupa’da Kara Ölüm yüzünden ortaya çıkan nüfus kaybı, eski hiyerarşileri kırdı ve değirmenlerin, başka basit mekanizmaların kullanımını teşvik etti. İslam dünyasında ağır işçi kaybı sulama işlerine hasar verip ekonomik gerilemeye yol açtı.

Medeniyet bir deneydir, insanlık tarihinde çok yakın zamanda ortaya çıkmış bir hayat tarzıdır ve benim ilerleme tuzakları dediğim şeye düşme eğilimindedir. Bir nehrin yakınlarında iyi topraklar üzerinde küçük bir köy kurmak iyi bir fikirdir, ama köy büyüyüp de kent haline gelince, iyi toprakların üzerine taş döşeyince kötü bir fikre dönüşür. Bunun önlenmesi kolay olabilirse de tedavi edilmesi imkânsız olabilir: Bir kent kolayca taşınmaz. İnsanın uzun vadeli sonuçları öngörme (ya da onlara karşı tetikte olma) yetisinden yoksun olması, milyonlarca yıl boyunca avcılık ve toplayıcılıkla rahatça yaşamamızın şekillendirdiği türümüze içkin bir özellik olabilir. Toplumsal piramidin teşvik ettiği bir atalet, açgözlülük ve aptallık karışımından pek öteye gitmiyor da olabilir. İktidarın geniş ölçekli toplumların zirvesinde toplanması elitlerin statükoda çıkar görmesine yol açar, elitler çevrenin ve genel nüfusun zarar görmeye başlamasından sonra çok uzun bir süre boyunca karanlık zamanlarda servetlerine servet katmayı sürdürürler.

Gelgelelim yeryüzü geçmiş medeniyetlerin enkazlarıyla dolu olsa da medeniyet deneyi yayılmayı ve büyümeyi sürdürmüştür. Tahmin edilebildikleri kadarıyla rakamlar şöyledir: dünya nüfusu Roma’nın zirvede olduğu dönemde, MS ikinci yüzyılda 200 milyondu; 1500’de, Avrupa’nın Amerika kıtasına ulaştığı tarihte yaklaşık 400 milyondu;[2] 1825’te Kömür Çağı’nın başlangıcında bir milyardı; 1925’te, Petrol Çağı başladığında iki milyar olmuştu; 2000 yılındaysa 6 milyardı. Nüfusun artış hızı, ulaştığı rakamdan daha çarpıcıdır. Roma’dan sonra dünya nüfusunun 200 milyon daha artması on üç yüzyıl almıştı; dünya nüfusuna eklenen son 200 milyon kişiyse yalnızca üç yılda aramıza katıldı.[3]

KENDİ ÇAĞIMIZI İSTİSNAİ olarak görme eğilimindeyiz, birçok bakımdan da istisnai bir çağ. Ama şimdinin dar görüşlülüğü, gözlerimizin oyunu değil topu izlemesi tehlikelidir. Buraya ve şimdiye gömüldüğümüzden zaman içindeki yolculuğumuzu gözden kaçırıyor, Paul Gauguin’in son sorusunu kendimize sormayı unutuyoruz: Nereye gidiyoruz? Bizden önceki birçok çağ doğal sınırlarına ulaşıp çöktüyse, bizim kontrolden çıkmış trenimiz (eğer öyleyse) nasıl oluyor da hız kazanmaya ayak uydurmayı başarabilmiş?

Önceki bölümde Çin ve Mısır medeniyetlerinin istisnai derecede uzun ömürlü olduklarını, çünkü doğanın onlara, rüzgârlar ya da sularla başka yerlerden gelmiş, bol miktarda fazladan humuslu toprak yardımı yaptığını belirtmiştim. Ama insanın dehasına da hakkını vermek gerek. Bir hektar toprağın doyurabileceği boğaz sayısı, bunları doyurmayı sürdürebileceği sürenin uzunluğu yalnızca doğanın bereketine bağlı değildir. Medeniyet ilerledikçe çiftçilikte de iyileşmiştir. Kuzey Avrupa’nın bereketli topraklarında, sürülmüş toprakta insan ve hayvan dışkılarının kullanıldığı karma çiftçiliğin sonsuz derecede sürdürülebilir olduğu görülmüştür. Dönüşümlü ekim ve “yeşil gübre” (azot sabitleyen bitkilerin sürülmesi) erken modern devirlerde ürün miktarını hatırı sayılır ölçüde artırmıştı. Asya’da ıslak pirinç üretiminin geliştirilmesi son derece verimli sonuçlar verdi, kesin bir biçimde düzenlenmiş çeltik tarlaları yamaçlarda sürdürülebilir bir tarım yürütülmesini teşvik etti. İspanya’daki İslam medeniyeti geç Ortaçağ Avrupası’na klasik bilgileri vermekle kalmadı, Roma’nın geride bıraktığı aşınmış toprakları da zeytinlik terasları kurarak, sulama planları geliştirerek onardı. And Dağları’nda İnkalar ve İnkalardan önceki halklar, eriyen buzların oluşturduğu derelerin suladığı taş teraslarda verimli bir dağ tarımı geliştirdiler, gübre olarak sahillerdeki çorak adalardaki kadim deniz kuşlarının yuvalarından çıkardıkları guanoyu kullanıyorlardı. Andlar’da son 1500 yıldır kullanılan teraslama yönetimiyle ilgili çalışmalar verimlilikte bir kayıp olmadığını göstermektedir.[4]

Guano, deniz kuşlarının kurumuş dışkısıdır, Pasifik kıyılarındaki çorak adaların derinlerinde birikmiştir. İnka İmparatorluğu zamanında guano denizaşırı ticaret yapan kimseler tarafından çıkarılıyor, taş döşeli yollardan lama kervanlarıyla dağlara taşınıyordu. İngilizler guano rezervlerini yeniden keşfettiler ve Victoria döneminin ortalarındaki “guano patlaması” sırasında kazıp bitirdiler.

Tarım yöntemlerindeki bu gibi istikrar getiren ıslahlar nüfusta hızlı bir artış olmasını açıklayabilir, ama son birkaç yüzyıl içindeki nüfus patlamasını açıklayamaz. Makineleşme ve sağlık hizmetleri nüfus patlamasının son aşamalarını açıklayabilir, ama mekanize çiftçilik ve kamu sağlığından önceki tarihlere uzanan başlangıcını açıklayamaz. Nüfus artışı Colomb’dan bir yüzyıl sonra hızlanmaya başlamıştı. İspanya’nın fethinin tuhaf meyvelerinin hazmedilmeye başladığı tarihlerde. Gezegenin tam anlamıyla gelişmiş, ama neredeyse savunmasız yarısı birden avcuna düşünce, lütufların en büyüğü Avrupa’nın olmuştu.

Amerika vahşi bir kıta olsaydı, işgalciler uzun bir süre boyunca buradan bir şey elde edemezlerdi. Her tarlanın ormandan sökülüp alınması, her ürünün ithal edilip buraya uyarlanması, her madenin keşfedilmesi, her yolun çöllere ya da dağ sıralarına çıkması gerekirdi. Ama bu bilinmeyen dünya kendi Neolitik devrimini yapmış, zengin bir tarımsal temel üzerine bir dizi medeniyet inşa etmişti.

Kitabın Künyesi
İlerlemenin Kısa Tarihi
Ronald Wright
Çeviri: Ebru Kılıç
Kapak İllüstrasyonu: Sedat Girgin
Aylak Kitap

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here