“Tarih ne zaman kendisini tekrarlasa fiyat yükseliyor.”

Aletlerin İsyanı
Alaycı duvar yazılarına zaafım var. İlerlemenin tehlikeleriyle ilgili bir duvar yazısı şöyle: “Tarih ne zaman kendisini tekrarlasa fiyat yükseliyor.” Dünya üzerindeki ilk medeniyetin, Sümer medeniyetinin çöküşü yalnızca yarım milyon insanı etkilemişti. Roma’nın çöküşü on milyonlarca insanı etkiledi. Bizim medeniyetimiz çökecek olursa, tabii ki milyarlarca insanın felaketi olacak.

Buraya kadar dört kadim topluma, Sümer, Roma, Maya ve Paskalya Adası’na baktık; her birinin yaklaşık bin yıl içinde doğanın onlara sunduğu hoşgeldin hediyesini parçalayıp çöktüğünü gördük. Ayrıca 3000 yılı aşkın bir süre boyunca var olmuş iki istisnadan, Mısır ve Çin’den bahsettim.

Joseph Tainter geçmiş medeniyetlerin çöküşüyle ilgili kitabında üç felaket biçimini Kontrolden Çıkmış Tren, Dinozor ve İskambil Kulesi olarak adlandırıyor.[1] Bu felaketler genellikle birlikte işler. Sümerlerin sulama sistemi kesinlikle kontrolden çıkmış bir trendi, felakete doğru giden değiştiremeyecekleri bir yoldu. Sümer yöneticilerinin sorunları halledememesi onların dinozor olduklarını, Sümer medeniyetinin hızla ve onarılamaz bir biçimde çöküşüyse onun iskambilden yapılmış bir kule olduğunu gösterir.

Aynı şeylerin büyük bölümü diğer başarısızlıklar için de söylenebilir. Belli bir zaman ya da yerdeki hatalardan daha derinlere inen bir şeyle karşı karşıyayız. Tarımın icadı başlı başına, kontrolden çıkmış bir trendir, nüfusların çok fazla artmasına yol açmış, ama iki kaçınılmaz (ya da hemen hemen kaçınılmaz) sonuca yol açacağı için gıda sorununu nadiren çözebilmiştir. Bu kaçınılmaz sonuçlardan biri biyolojiktir: Nüfus gıda tedarikinin sınırlarına varıncaya kadar artar. İkinci kaçınılmaz sonuçsa toplumsaldır: Bütün medeniyetler hiyerarşik hale gelir, zenginliğin yukarıda toplanması yüzünden etrafta hiçbir zaman yeterli zenginlik olmaz. Ekonomist Thomas Malthus ilk ikileme değinmişti, İsa’dan Marx’a kadar düşünürlerse ikinci ikilem üzerinde durmuşlardır. Bir Çin atasözünde dediği gibi: “Pişmiş bir ördeğin ağzına düşmesi için bir köylünün uzun süre dağda ağzı açık beklemesi gerekir.”

Avrupa’da Kara Ölüm yüzünden ortaya çıkan nüfus kaybı, eski hiyerarşileri kırdı ve değirmenlerin, başka basit mekanizmaların kullanımını teşvik etti. İslam dünyasında ağır işçi kaybı sulama işlerine hasar verip ekonomik gerilemeye yol açtı.

Medeniyet bir deneydir, insanlık tarihinde çok yakın zamanda ortaya çıkmış bir hayat tarzıdır ve benim ilerleme tuzakları dediğim şeye düşme eğilimindedir. Bir nehrin yakınlarında iyi topraklar üzerinde küçük bir köy kurmak iyi bir fikirdir, ama köy büyüyüp de kent haline gelince, iyi toprakların üzerine taş döşeyince kötü bir fikre dönüşür. Bunun önlenmesi kolay olabilirse de tedavi edilmesi imkânsız olabilir: Bir kent kolayca taşınmaz. İnsanın uzun vadeli sonuçları öngörme (ya da onlara karşı tetikte olma) yetisinden yoksun olması, milyonlarca yıl boyunca avcılık ve toplayıcılıkla rahatça yaşamamızın şekillendirdiği türümüze içkin bir özellik olabilir. Toplumsal piramidin teşvik ettiği bir atalet, açgözlülük ve aptallık karışımından pek öteye gitmiyor da olabilir. İktidarın geniş ölçekli toplumların zirvesinde toplanması elitlerin statükoda çıkar görmesine yol açar, elitler çevrenin ve genel nüfusun zarar görmeye başlamasından sonra çok uzun bir süre boyunca karanlık zamanlarda servetlerine servet katmayı sürdürürler.

Gelgelelim yeryüzü geçmiş medeniyetlerin enkazlarıyla dolu olsa da medeniyet deneyi yayılmayı ve büyümeyi sürdürmüştür. Tahmin edilebildikleri kadarıyla rakamlar şöyledir: dünya nüfusu Roma’nın zirvede olduğu dönemde, MS ikinci yüzyılda 200 milyondu; 1500’de, Avrupa’nın Amerika kıtasına ulaştığı tarihte yaklaşık 400 milyondu;[2] 1825’te Kömür Çağı’nın başlangıcında bir milyardı; 1925’te, Petrol Çağı başladığında iki milyar olmuştu; 2000 yılındaysa 6 milyardı. Nüfusun artış hızı, ulaştığı rakamdan daha çarpıcıdır. Roma’dan sonra dünya nüfusunun 200 milyon daha artması on üç yüzyıl almıştı; dünya nüfusuna eklenen son 200 milyon kişiyse yalnızca üç yılda aramıza katıldı.[3]

KENDİ ÇAĞIMIZI İSTİSNAİ olarak görme eğilimindeyiz, birçok bakımdan da istisnai bir çağ. Ama şimdinin dar görüşlülüğü, gözlerimizin oyunu değil topu izlemesi tehlikelidir. Buraya ve şimdiye gömüldüğümüzden zaman içindeki yolculuğumuzu gözden kaçırıyor, Paul Gauguin’in son sorusunu kendimize sormayı unutuyoruz: Nereye gidiyoruz? Bizden önceki birçok çağ doğal sınırlarına ulaşıp çöktüyse, bizim kontrolden çıkmış trenimiz (eğer öyleyse) nasıl oluyor da hız kazanmaya ayak uydurmayı başarabilmiş?

Önceki bölümde Çin ve Mısır medeniyetlerinin istisnai derecede uzun ömürlü olduklarını, çünkü doğanın onlara, rüzgârlar ya da sularla başka yerlerden gelmiş, bol miktarda fazladan humuslu toprak yardımı yaptığını belirtmiştim. Ama insanın dehasına da hakkını vermek gerek. Bir hektar toprağın doyurabileceği boğaz sayısı, bunları doyurmayı sürdürebileceği sürenin uzunluğu yalnızca doğanın bereketine bağlı değildir. Medeniyet ilerledikçe çiftçilikte de iyileşmiştir. Kuzey Avrupa’nın bereketli topraklarında, sürülmüş toprakta insan ve hayvan dışkılarının kullanıldığı karma çiftçiliğin sonsuz derecede sürdürülebilir olduğu görülmüştür. Dönüşümlü ekim ve “yeşil gübre” (azot sabitleyen bitkilerin sürülmesi) erken modern devirlerde ürün miktarını hatırı sayılır ölçüde artırmıştı. Asya’da ıslak pirinç üretiminin geliştirilmesi son derece verimli sonuçlar verdi, kesin bir biçimde düzenlenmiş çeltik tarlaları yamaçlarda sürdürülebilir bir tarım yürütülmesini teşvik etti. İspanya’daki İslam medeniyeti geç Ortaçağ Avrupası’na klasik bilgileri vermekle kalmadı, Roma’nın geride bıraktığı aşınmış toprakları da zeytinlik terasları kurarak, sulama planları geliştirerek onardı. And Dağları’nda İnkalar ve İnkalardan önceki halklar, eriyen buzların oluşturduğu derelerin suladığı taş teraslarda verimli bir dağ tarımı geliştirdiler, gübre olarak sahillerdeki çorak adalardaki kadim deniz kuşlarının yuvalarından çıkardıkları guanoyu kullanıyorlardı. Andlar’da son 1500 yıldır kullanılan teraslama yönetimiyle ilgili çalışmalar verimlilikte bir kayıp olmadığını göstermektedir.[4]

Guano, deniz kuşlarının kurumuş dışkısıdır, Pasifik kıyılarındaki çorak adaların derinlerinde birikmiştir. İnka İmparatorluğu zamanında guano denizaşırı ticaret yapan kimseler tarafından çıkarılıyor, taş döşeli yollardan lama kervanlarıyla dağlara taşınıyordu. İngilizler guano rezervlerini yeniden keşfettiler ve Victoria döneminin ortalarındaki “guano patlaması” sırasında kazıp bitirdiler.

Tarım yöntemlerindeki bu gibi istikrar getiren ıslahlar nüfusta hızlı bir artış olmasını açıklayabilir, ama son birkaç yüzyıl içindeki nüfus patlamasını açıklayamaz. Makineleşme ve sağlık hizmetleri nüfus patlamasının son aşamalarını açıklayabilir, ama mekanize çiftçilik ve kamu sağlığından önceki tarihlere uzanan başlangıcını açıklayamaz. Nüfus artışı Colomb’dan bir yüzyıl sonra hızlanmaya başlamıştı. İspanya’nın fethinin tuhaf meyvelerinin hazmedilmeye başladığı tarihlerde. Gezegenin tam anlamıyla gelişmiş, ama neredeyse savunmasız yarısı birden avcuna düşünce, lütufların en büyüğü Avrupa’nın olmuştu.

Amerika vahşi bir kıta olsaydı, işgalciler uzun bir süre boyunca buradan bir şey elde edemezlerdi. Her tarlanın ormandan sökülüp alınması, her ürünün ithal edilip buraya uyarlanması, her madenin keşfedilmesi, her yolun çöllere ya da dağ sıralarına çıkması gerekirdi. Ama bu bilinmeyen dünya kendi Neolitik devrimini yapmış, zengin bir tarımsal temel üzerine bir dizi medeniyet inşa etmişti.

“İnkaların devri” olarak bilinen altın bir çağa duyulan özlem, üç yüzyıl boyunca İspanyollara karşı girişilen isyanların birleştirici yönü oldu. İsyan liderleri, on yedinci yüzyılda Arjantin’de patlak veren isyanın İspanya doğumlu lideri de dahil olmak üzere İnka isimleri ve unvanlarını kullanıyorlardı.
Meksika’da Aztek yönetimini yeniden kurma yönünde benzer çabalara rastlanmaz, ama Colomb öncesi dünyaya özgü unsurlar Meksika milliyetçiliği için esin kaynağı olmuştur.

Üç Amerika Asya’ya çok benzer biçimde, 80 ilâ 100 milyon insanla dolu karmaşık bir dünya oluşturuyordu; nüfusun toplamı, insan türünün o zaman dünya üzerindeki sayısının dörtte biri ile beşte biri arasındaydı. 1500’de Amerika kıtasındaki en güçlü siyasi oluşumlar Aztek İmparatorluğu, Meksika olarak bilinen kent birleşiminin hâkim olduğu Aztek İmparatorluğu ile And Dağları ve Pasifik sahili boyunca yaklaşık 5000 kilometre boyunca[5] uzanan İnka İmparatorluğu, yani Tawantinsuyu’ydu.[6] Her birinde yaklaşık 20 milyon insan yaşıyordu, ölçeğe vurulduğunda kadim Mısır ile Roma arasında kalan bir orandır bu.[7]> Çeyrek milyon sakini olan Aztek başkenti Amerika kıtalarındaki en büyük kentti ve dünyadaki yarım düzine büyük kentten biriydi. İnka İmparatorluğu bu kadar kentli değildi, ama sıkı bir örgütlenmesi vardı: Yaklaşık 22.500 kilometre uzunluğunda taş döşeli yollar,[8] bir komuta ekonomisi, kölelik yerine emek vergilendirme sistemiyle inşa edilmiş geniş teraslama ve sulama projeleri. İnka’nın bir işçi cenneti olması zor olsa da İspanya yönetiminde hayatta kalanlara çok geçmeden cennetmiş gibi görünmeye başlamıştı.[9] Aztek de İnka da genç imparatorluklardı, başka imparatorlukların mirasçılarıydı ve dışarıdan gelenler olmasaydı önlerinde asırlar olabilirdi.[10] Olgun meyve bahçeleri gibi işgalcileri bekliyorlardı.

Çiçek hastalığı genellikle bir “bakir toprak” salgınında nüfusun yüzde 50-75’ini öldürür. Pizarro’nun Peru’da karşılaştığı iç savaşlar ve çözülme tümüyle çiçek hastalığının ve Eski Dünya’dan gelen diğer salgınların sonucuydu.

Çevre tarihçileri Alfred Crosby ve William McNeill 1970’lerde Yeni Dünya’nın asıl fatihlerinin mikroplar olduğunu göstermiştir: Çiçek, hıyarcıklı veba, grip ve kızamık. Bunlar Amerika kıtasına ilk olarak (onlara karşı dayanıklı olan) Avrupalılarla gelmiş, adeta biyolojik silah işlevi görmüş, ilk dalgada Meksika ve Peru’nun yöneticilerini, nüfuslarının neredeyse yarısını öldürmüşlerdi.[11] Crosby, fatihlerin “mucizevi zaferlerinin büyük ölçüde çiçek virüsünün zaferlerinden kaynaklandığını” yazar.[12] İspanyollar tüfeklerine ve atlarına rağmen anakarada büyük fetihler yapamamışlar, ancak bir çiçek salgının etkili olması sonrasında büyük fetihler gerçekleştir[13]

Yıllar önce Pentagon nötron bombası denilen, Dr. Strangelovevari bir plan hazırlamıştı; nötron bombası Rus kentlerinin üzerine bırakılacak, böylece kavurucu bir radyasyon patlaması herkesi öldürecek, ama mülkler zarar görmeyecekti.[14] Amerika’yı istila eden Avrupalıların tam da bu etkiyi yaratan bir silahları vardı: hastalık. Kimse Yeni Dünya’nın savaşmaksızın çöküp gittiğini söylemesin: Meksika ve Cusco için verilen savaşlar tarihin en zorlu savaşları arasında yer alır.[15] Ama kıtanın epidemiyolojik dokusu bozulduğunda inanların sayısı atalarının 10.000 yıldır inşa ettiği şeyleri savunamayacak kadar azaldı. Meksika’daki bir İspanyol rahip “Tahtakuruları gibi yığın yığın ölüp gittiler,” diye yazıyordu.

1500’de Büyük Düzlükler ve soğuk bölgeler dışında Kuzey Amerika bile vahşi değildi. Hollywood bizi “tipik” Kızılderilinin bir buffalo avcısı olduğuna inandırmış olabilir. Ama güneybatıdan güneydoğuya, kuzeye Missouri, Ohio ve Büyük Göller’e kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin bütün ılıman bölgelerinde tarım toplumları yerleşikti. Yerleşimciler Massachusetts’e vardıklarında Kızılderililer o kadar kısa bir süre önce ölüp gitmişlerdi ki beyazlar boş odalar, kışlık mısır, onları bekleyen temizlenmiş tarlalar buldular: Yerleşimcilerin kıtada asalakça ilerlemelerinin bir emaresiydi bu. Amerikalı tarihçi Francis Jennings “Avrupalılar burada vahşi bir ortamla karşılaşmadılar, vahşi bir ortam yarattılar,” diye yazar.[17]

Tahminlere göre Bolivya’da Potosi’de üç yüzyılı aşkın bir süre boyunca devam eden madencilik sırasında bir milyonu aşkın And kızılderilisi çalışırken ölmüştür. Bu insanlar İnkaların eski emek vergisinin çarpıtılmış bir biçimi uyarınca zorla, eski sistemin yararlarından mahrum bırakılarak çalıştırılmıştı.

İspanyollar açısından hastalıklar nötron bombasından daha iyi bir silah olmuştu, çünkü tam da madenlerde çalışmaya yetecek kadar yerli sağ kalmıştı.[18] Aztek ve İnka madenleri Atlantik’in öte yakasına yüzyıllar boyunca akacak altın ve gümüşün başlangıcı olan bir ön ödemeydi yalnızca.[19] Karl Marx, finansal olarak Sanayi Devrimi’nin Atahuallpa’nın altınlarıyla başladığını gören ilk ekonomistlerden biriydi. 1847’de “İmalat sanayisinin kurulmasının vazgeçilmez koşullarından biri Amerika’nın keşfedilmesi ve değerli metallerinin ithal edilmesi sayesinde gerçekleştirilen sermaye birikimidir,” demişti.[20] İspanya İmparatorluğu’nu sigortalayan bankerler altın külçeleri içinde yüzüyor, yapacak bir şeyler arıyorlardı. Birçoğu Kuzey Avrupa’ya yöneldi, tersaneleri, silah dökümhanelerini ve başka imparatorluk teşebbüslerini finanse etmeye giriştiler. Birçok banker de Avrupa savaşlarını finanse etti, akranlar arasındaki savaşlar icatların anasıdır. Mao Zedung’un hiç kast-etmediği bir biçimde iktidar gerçekten de bir barut fıçısından çıkmıştır: Topun “tüten borusu”ndan buhar ve petrolle çalışan motorların silindirleri türemiştir.

Altın ve gümüş Atlantik’in iki yakası arasındaki yağma, toprak ve emek üçgeninin yalnızca bir kenarını oluşturuyordu. Yeni Dünya’nın ıssız kalmış arazileri, hepsinden de önemlisi ürünleri uzun vadede metallerinden daha değerli olacaktı. Şükran Günü yemeklerinde dindar Amerikalılar “vahşi bir ortam”da kendilerini besledikleri için Tanrı’ya şükrederler. Sonra hindi, mısır, fasulye, balkabağı ve patatesten oluşan bir ziyafeti gövdeye indirirler. Bu yiyeceklerin hepsi de binlerce yıl içinde Yeni Dünya medniyetleri tarafından geliştirilmiştir. Köriyi acı bibersiz, İtalyan yemeklerini domatessiz, İsviçre ve Belçikalıları çikolatasız, Hawaiilileri ananassız, Afrikalıları manyoksuz, İngilizleri balıklı ama patates kızartmasız düşünmek de zordur.

Bu yeni ürünler beslenme üzerindeki etkilerinin yanı sıra Avrupa’nın yanı sıra Afrika ve Asya’da üretimde de büyük bir artış getirdiler. Mısır ve patates arpa ve buğdayın iki katı verimliydi, aynı miktarda yiyecek için toprak ve işgücünün yarısı yeterli oluyordu.[21] Nüfuslar arttı, çok sayıda insan çiftlikten ayrıldı, Britanya’dan Altın Sahil’e kadar bir işgücü fazlası ortaya çıktı.[22] Kuzeyde bu insanlar değirmenler ve fabrikalara yöneldiler, Afrika’daysa mamul mallara, özellikle de silahlara karşılık takas edildiler.[23]

Avrupalılar yerli Amerikalıların yerine geçirmek üzere Afrikalıları gemilerle Atlantik’in öte yakasına taşıdılar, onlara Avrupa kentleri için şeker, pamuk ve kahve üretimi yaptırdılar.[24] Daha sonra Avrupa da insan fazlasını ihraç etmeye başladı, arpa ve buğday üretimi için ideal oldukları anlaşılan düzlükleri ve pampaları doldurdu. Makineleşmiş çiftçiliğin icat edilmesiyle birlikte Eski Dünya’nın tahılları daha az emek-yoğun hale geldi. İnka tarımının bir başka hediyesi olan guanonun yeniden keşfedilmesi ve dünya çapında kullanılmasıyla birlikte tarım üretimi arttı.[25] Guano rezervleri ve diğer doğal gübreler tükendiğinde ticari çiftçilik neredeyse tamamen petrol ve gazdan yapılan kimyasal gübrelere bağımlı hale geldi. Fosil enerjisi modern dünyaya enerji vermekle kalmaz, onu besler de. Kelimenin tam anlamıyla petrol yiyoruz.[26]

William McNeill 1991’de şu sonuca varmıştı: “Modern dönemde, büyük ölçüde yeni ürünlerin desteklediği nüfus artışı, ağır, ama öngörülemez ekolojik sonuçlara yol açarak hâlâ devam etmektedir.”[27] Onun bu satırları yazmasından 15 yıl sonra dünya üzerinde bir milyar insan daha belirdi, 1825’te makineleşmenin başlangıcı sırasında dünya nüfusunun tamamı bir milyardı. Sanayi devrimi başarısız olursa, kendilerini kas gücüyle besleyebilecek insan sayısı da bir milyara yakın olabilir.

AMERİKA OLMASAYDI Sanayi Devrimi ne zaman, nerede olurdu ya da hiç olur muydu sorularının cevaplarını hiç bilemeyeceğiz. Benim tahminim olurdu, ama daha sonra, daha tedrici ve farklı bir biçimde. Avrupa yerine Çin’de ya da her ikisinde birden başlayabilirdi.[28] Ama bütün bunlar, “ya şöyle olsaydı” tarzı tarihçilik ekolünün kapsamına giriyor. Söyleyebileceğimiz tek şey şu: Amerika olmasaydı işler olduğundan daha yavaş ve çok farklı bir biçimde ilerlerdi. Bugün sahip olduğumuz dünya Yeni Dünya’nın hediyesidir.

O zamanlar Yeni Dünya gerçekten de Eldorado’ydu. Ayrıca Ütopya’ydı. Amazon toplumlarına dair ilk haberler, Sir Thomas More’un 1516’da yayımlanan aynı adlı kitabını etkilemişti. Bir yüzyıl sonra, yarı İnka olan, çok satan yazar Garcilaso de la Vega annesinin çökmüş imparatorluğunu ideal devlet olarak sunacaktı.[29] Kuzey Amerika’da bu etki daha doğrudandı, bir gündelik örnek meselesiydi. İlk dönemlerin sınır kültürü melez bir kültürdü, sınır bölgeler Kızılderililerin meyve bahçeleri yetiştirdiği, beyazların kafaderisi yüzdüğü yerlerdi. Yerleşimciler kendi kendilerini yöneten, toplumsal eşitliği gözeten, konseyde serbest tartışma ve fikir birliği kuralını uygulayan yerli halklarla çarpışıyor, ticaret yapıyor ve evleniyordu. James Adair 1775’te Cherokee’ler hakkında “Anayasaları özgürlükten başka bir şey kokmuyor!” diye yazmıştı. Benjamin Franklin de Iroquois Konfederasyonu hakkında benzer gözlemlerde bulunmuş, On Üç Koloni’nin onları taklit etmesi çağrısında bulunmuştu.[30] Beyazlar özellikle muhaliflerin uluslarının geri kalanından ayrılıp bağımsız bir grup kurmasından etkilenmişlerdi. Burada uzaktaki bir tahttan yaka silken yerleşimcilerin gözlerinin önünde özgürlük, demokrasi ve ayrılma hakkı yatıyordu.

Bugün Kuzey Amerika’da nüfusun yalnızca yüzde 2’si toprakları işlemekle uğraşır. Ne var ki çiftlik makineleri, petrol, petrokimya ve nakliye sektörlerinde çalışanlar da dahil edildiğinde gıda üretiminde çalışan insanların asıl sayısı çok daha yüksek olacaktır.

Bu yerli demokrasilerin büyük ölçüde Colomb sonrası bir gelişme olduğu o zamanlar pek iyi bilinmiyordu, hâlâ da bilinmez; 1500’lerdeki geniş çaplı ölümlerden sonra açılan boşlukta gelişip serpilmişlerdi. Doğuda çiftçilikle uğraşan “kabilelerin” çoğu bir zamanlar güçlü olan beyliklerin kalıntılarıydı. İngilizler Amerika’ya demografik çöküşten önce gelmiş olsalardı kendilerininkine çok benzer bir sosyal yapıyla karşılaşırlardı: Yükseklikleri onlarca metreyi bulan toprak piramitlerin üzerine kurulmuş büyük evlerde yaşayan lordlar, tahtırevanlarla taşınır, köleleri ve cariyeleriyle birlikte gömülürlerdi.[32] Aztek ve İnka imparatorluklarıyla birlikte bu gibi toplumları da alaşağı etmiş olan çiçek virüsü Amerikan Devrimi’nde öncü bir rol oynamıştı. Çoğu isyanın gerisinde ihtiyaçlar vardır, Amerikalı isyancıların esin kaynağı bolluk, Kızılderili toprakları ve Kızılderili idealleri olmuştu. Franklin’in yurttaşları birçok bakımdan, onun dediği gibi “beyaz vahşiler” haline gelmişti.

Amerikan Devrimi ise Fransız Devrimi’ni etkiledi, Fransız Devrimi’nin beyaz vahşeti Terör diye biliniyordu. Aynı gelişmelerin daha fazla yerde yaşanmasından kaçınmak isteyen hükümetler, sonraki yüzyıl boyunca bu girişimi genişletmeye başladılar. Toplumsal piramite istemeye istemeye bir nebze katılım unsuru dahil edildi, bu arada yeni sanayi ekonomisi de büyümekte olan bir orta sınıfı besliyordu.[33]

Batı’nın şanslı ülkelerinde yaşayan bizler, bugün iki yüzyıllık özgürlük ve zenginlik balonunu normal ve kaçınılmaz olarak görürüz; bu balona hem zamansal hem teleolojik anlamda “tarihin sonu” bile dendiği olmuştur.[34]> Fakat bu yeni düzen bir anormalliktir: Medeniyetler büyürken genelde olanın tam karşıtıdır. Bizim çağımız gezegenin yarısının alınmasıyla hazır geldi, geri kalan yarısının alınmasıyla uzadı ve yeni doğal sermaye biçimlerinin, özellikle de fosil yakıtların harcanmasıyla sürdürüldü. Batı Yeni Dünya’da tüm zamanların en büyük volisini vurdu. O zamanki gibi bir voli bir daha olmayacak, H. G.Wells’in medeni Marslılarını bulmazsak tabii; War of The Worlds’de bizim mikroplarımıza karşı hassasiyetleri Marslıların ortadan kalkmalarına neden oluyordu.[35]

MEDENİYET DENEYİ hakkında kuşkuya kapılanlar uzun zamandır mevcut, değişimin çoğu insanın fark edemeyeceği kadar yavaş ilerlediği zamanlarda bile kuşkulananlar vardı. Icarus, Prometheus ve Pandora’nın hikâyeleri lüzumsuz derecede akıllı olmanın risklerini resmeder, Tekvin kitabında da geçen bir temadır bu.[36] Herhalde bu konudaki en derin kadim hikâye, özellikle de çöküş deneyimini yaşayan bir kültürden geldiği için Maya yaratılış destanı Popol Vuh’ta yer alan,[37] çiftlik ve ev aletlerinin insanları alaşağı edişini anlatan “Aletlerin İsyanı”dır:

Ve (bu şeylerin) hepsi konuşmaya başladı… “Gücümüzü hissedeceksiniz. Etlerinizi öğütüp lime lime edeceğiz,” dedi değirmen taşları… O esnada elekleri ve tencereleri dile geldi: “Bize acı verdiniz, eziyet çektirdiniz… Sanki hiç acı çekmezmişik gibi bizi yaktınız. Şimdi aynısını siz hissedeceksiniz, sizi yakacağız.”[38]

Kübalı yazar Alejo Carpentier’in işaret ettiği üzere, makinelerin tehdidine dair aldığımız ilk açık uyarıdır bu.

Bu gibi uyarılar on dokuzuncu yüzyılda, zorlayıcı teknik ve sosyal değişikliklerin tarihte ilk kez tek bir ömür zarfında hissedilmesiyle birlikte yaygın bir hal aldı. 1800’de kentler nispeten küçüktü, hava ve su nispeten temizdi, yani sizi kanser etmiyor da kolera olmanıza yol açıyordu. Rüzgârdan ya da insan uzuvlarından daha hızlı hareket eden bir şey yoktu. Makinelerin sesi neredeyse hiç bilinmiyordu. 1600’den 1800’e getirilmiş bir insan kolayca başının çaresine bakabilirdi. Ama 1900’e gelindiğinde caddelerin üstünde arabalar, altında elektrikli trenler vardı; perdelerde filmler oynuyordu, dünyanın yaşının milyonlarca yılı bulduğu anlaşılmıştı, Albert Einstein Özel Görelilik Kuramı’nı yazıyordu.

Yüzyıl başında Mary Shelley Frankenstein adlı romanıyla yeni bilim üzerine kafa yormuştu. Charles Dickens Hard Times’ta sanayinin toplumsal maliyetleri hakkında keskin ve ileri görüşlü bir eleştiri sunmuş, “İyi Samariyeli yoksa Kötü Ekonomist mi?” diye sormuş, yeni dinin net getiri olduğunu öngörmüştü: “Doğumdan ölüme insanlığın varoluşunun her santimi tezgâh başında bir pazarlık olacaktı,” diye yazmıştı.[39]

Samuel Butler 1872’de yazdığı Erewhon (“Nowhere”in –hiçbir yer– ters çevrimidir) adlı romanda Avrupa’dan çok önce sanayileşmiş, ama ilerlemenin etkilerinin Luddite bir devrimin kıvılcımını çaktığı ücra bir uygarlık yaratmıştı. Erewhon’lu bir radikal, büyük tehlikenin mevcut makinelerden çok makinelerin evrilme hızı olduğunu yazıyordu: Zamanında durdurulmazlarsa bir dil geliştirebilirler, kendi kendilerini üretebilirler ve insanlığı boyunduruk altına alabilirlerdi. Butler burada Darwincilikle kafa buluyordu, ama Buhar Çağı’nın soluk soluğa canavarlarının neden oldukları kaygılar yeterince gerçekti. Genç Benjamin Disraeli başbakan olmadan yıllar önce Coningsby adlı romanında Erewhon’un korkularını haber veriyordu: “Gizemlerin gizemi makinelerin makineler yapmasıdır, insanın zihnini ilginç, hatta berbat spekülasyonlarla dolduran bir manzara.”[40]

Victoria dönemi ilerlerken birçok yazar “Nereye gidiyoruz?” diye sormaya başladı. Onların yüzyılında bu kadar fazla şey bu kadar hızlı oluyorsa, sonraki yüzyılda neler olurdu acaba? Butler, Wells, William Morris, Richard Jefferies ve başka birçokları fantazi, satir ve alegoriyi harmanlayarak bilimsel romans olarak bilinen bir tür yarattılar.

Wells 1895 tarihli Time Machine’de (Zaman Makinesi) bir gezgini, insan ırkının Eloi ve Morlock olarak ikiye ayrıldığı uzak bir geleceğe gönderir. Eloiler Morlockların sanayide çalıştırılmasıyla beyinsizce yaşayan, lükse düşkün bir üst sınıftır; yeraltında yaşayan, görünürde onların köleleri olan bu alt insanların onları yemek için besledikleri akıllarının ucundan bile geçmez.

William Morris News from Nowhere’de sanayi sonrası bir Yeni Çağ düşlemişti; dürüst zanaatkârlık, iyi tasarım ve serbest aşkın olduğu Raphael öncesi bir Ütopya’ydı bu çağ. Morris, buradan hareketle ilk büyük küreselleşme dalgasına, buharlı gemi, telgraf ve Britanya İmparatorluğu’nun hükmettiği dünya piyasasına saldırmıştı:

Zanaatkârın işindeki mutluluğunun, temel rahatı ve sağlığının… bu sıkıntı verici büyük bölümü üretmeye bile değmeyecek şeylerin “ucuz üretimi”nin yanında bir kum tanesi kadar bile değeri yok… Toplumun tamamı Dünya Piyasası denilen bu kurt gibi aç canavarın ağzında…

Geçmişten bir şeyler öğrenebilecek olmamıza rağmen, fazla bir şey öğreniyormuş gibi görünmüyoruz. Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki son kuşak, genç Einstein ve Oscar Wilde’ın yaşadığı, Josep Conrad’ın romanı Secret Agent’ın (Gizli Ajan) geçtiği dönem birçok bakımdan bizimkine benzer bir devirdi: Eski yüzyıl bitap düşmüştü, yeni yüzyıldaysa ahlaki değerler ve kesin diye bilinen şeyler solup gidiyor, gölgelerin içine bombacılar siniyor, sanayiciler köşklerinde bu dizginsiz serbest teşebbüsün herkese yeni bir Kudüs getireceğini ilan ediyorlardı.

Daha düşünceli gözlemciler değişimin kontrolden çıktığını anlamışlar, sanayinin güçleriyle birlikte insanlığın intihar aracını bulduğundan korkmaya başlamışlardı. Şovenist ulus-devletlerin bir silahlanma yarışına girdiğini görüyorlardı. Toplumsal sömürüyü, kentlerdeki geniş gecekondu bölgelerini, havanın ve suyun kirlendiğini, “medeniyet”in “vahşiler”e varil varil makineli tüfekle aktarıldığını görüyorlardı.[41]

Peki ya bu silahlar Zululara ya da Siouxlara değil de diğer Avrupalılara doğrultulursa? Ya gecekonduların geriliği insan ırkının yozlaşmasına yol açarsa? Birçok insan için köklerinden uzaklaşma, sefalet ve pislik anlamına geliyorsa bu ekonomik üretimin amacı tam olarak nedir? Wells’in Zaman Gezgini seyahatinin sonuna geldiğinde medeniyeti “kendisini kuranları sonunda kaçınılmaz olarak mahvedecek aptalca bir istifleme” olarak betimler.

Hiç kuşkusuz birçok kişi, bizim, bu karamsar Victoria dönemi insanlarını yalancı çıkardığımızı söyleyecektir. Çıkarıyor muyuz acaba? O insanlar, bizim zamanımıza dair hayal ettikleri dünyanın ayrıntılarında yanılmış olabilirler, ama bir bela çıkacağını öngörmekte haklıydılar. Onların hemen ardından Büyük Savaş ve 12 milyon ölü,[42] Rus Devrimi, Büyük Bunalım, arkasından Hitler, ölüm kampları, 50 milyon kişinin öldüğü İkinci Dünya Savaşı ve atom bombası geldi. Bunları Kore Savaşı, Soğuk Savaş, neredeyse ölümcül Küba Füze Krizi, Vietnam, Kamboçya ve Ruanda izledi. En karamsar Victoria dönemi insanı bile yirminci yüzyıl savaşlarında 100 milyondan fazla, Roma İmparatorluğu’nun toplam nüfusunun iki katı sayıda insanın kıyıma uğradığını öğrendiğinde hayrete kapılırdı.[43] Tarihin fiyatı gerçekten de yükseldi.

Victoria döneminin bilimsel romanlarından türemiş iki tür vardır: Genelgeçer bilimkurgu ve karamsar bir gelecekte geçen derin toplumsal hicivler. İkinci grupta yirminci yüzyılın en önemli kitaplarının birkaçı yer alır: Aldous Huxley’nin Brave New World’ü, George Orwell’in 1984’ü, J. M. Coetzee’nin Barbarları Beklerken’i ve bir nükleer savaş sonrasındaki mahvoluşu anlatan birkaç roman, bunlar arasında yer alan, Russell Hoban’ın yazdığı Riddley Walker bir başyapıt olsa gerektir.

Nükleer tehdit silinip giderken (belki), modern kıyamet romanları ilk kez Hiroşima’dan önce gündeme getirilen kaygıları, özellikle de yeni teknolojinin riskleri, bizim türümüzün karıncavari bir düzen için insanlığını terk etmeksizin nasıl hayatta kalabileceği gibi sorunları yeniden ele almaya başlamıştır. (Herhalde Brave New World’ün en rahatsız edici yönü Huxley’nin düzen şeytanı hakkında ileri sürdüğü güçlü savunuydu, bu savunuyu cevaplamak bugün 1932’de olduğundan daha zor.) Erewhon’un madeni sesler çıkartan canavarları, bütün biyosferi tehdit eden daha ince biçimler aldılar: İklim değişikliği, toksik atıklar, hastalıklara neden olan yeni maddeler, nanoteknoloji, sibernetik, genetik mühendislik.

1945’ten bu yana hem komünizmin hem kapitalizmin yol açtığı çevresel yıkımın büyük bir bölümünün nedeni Soğuk Savaş dönemindeki silahlanma yarışıdır. Silahlanma yarışı olmasaydı, her ikisi de doğal ortamlarına (ve denetimleri altındaki insanlara) daha iyi davranabilirlerdi.

Distopyacı bir hiciv yazmanın tehlikelerinden biri, işleri doğru tahmin ettiğinizde yaşadığınız sıkıntıdır. On yıl önce A Scientific Romance adlı romanım üzerinde çalışmaya başlamıştım, bu başlığı seçmiştim, çünkü Victoria dönemi insanlarının hakkını teslim etmek istiyordum, çünkü kitabımın konusu bilime beslediğimiz delice aşktı. Hicvetmek amacıyla, haberlerde duyduğum şeylere dayanarak uçuk çıkarımlarda bulundum. Deli dana hastalığından ölen bir karakter vardı kitapta, son taslakta onun o kadar da uçuk olmayan bir şey yüzünden ölmesinin daha iyi olacağını düşünüyordum. Ama kitap 1997’de yayımlandığında onlarca insan gerçekten de deli dana hastalığından ölmüştü.[44] Hicvimin diğer unsurları (soğuk Londra’yı tropikal bir bataklığa dönüştüren iklim değişikliği, genetik olarak değiştirildikleri için hayatta kalan insanlardan oluşan bir ırk, genital bölgedeki kıllar gibi kendi kendini sınırlama özelliğine sahip olduğundan biçilmesi gerekmeyen, genetiği değiştirilmiş bir çim türü) da artık, yazmaya başladığımdaki gibi güldürücü aynalar olmaktan çıkmış görünüyorlardı. Kitabımın kahramanı Londra’nın ormanlık harabelerinde kapatılmış, binaların beton duvarlarla korunduğu bir cadde bulur. Savunma düzenine geçmiş Britanya hükümeti 2030’larda son günlerini burada geçirmiş olsa gerek, diye düşünür.[45] Bu yılın başında gazetelerde, Tony Blair hükümetinin Parlamento binalarını 4,5 metre yüksekliğinde[46] beton ve dikenli telle çevirmeyi planladığını okudum.[47]

Kâhin olmak istemiyorum, öyle bir iddiam da yok kesinlikle. Kriz zamanlarında duvarların yükseleceğini öngörmek için Nostradamus olmaya gerek yok, ama en kalın duvarlar zihinde. Gerçek deli dana felaketinin en manidar yönlerinden biri, Britanya hükümetinin çok uzun bir süre boyunca her şeyin yoluna gireceğini ummaktan başka bir şey yapmamış olmasıdır. Margaret Atwood da biyoteknolojiyi konu alan, kısa süre önce yayımlanan distopyası Oryx ve Crake’te yakın gelecekte medeniyetin çöküşünü resmeder. Karakterlerden biri şöyle bir soru yöneltir: “O halde bir tür olarak umutla mahvolmaya yazgılıyız, öyle mi?” Umutla mı? Eh, evet. Umut bizi eski sorunlar için yeni çözümler icat etmeye yöneltiyor, bu icatlar da çok daha tehlikeli sorunlar yaratıyor. Umut, en büyük boş vaatte bulunan politikacıyı seçiyor; her borsa simsarının ya da piyango satıcısının bildiği üzere çoğumuz azıcık umudu, sağduyulu ve öngörülebilir bir sadeliğe yeğliyoruz. Açgözlülük gibi umut da kapitalizmin motorunu besliyor.

John Steinbeck bir keresinde yoksullar kendilerini sömürülen bir proletarya değil, geçici olarak dara düşmüş milyonerler olarak gördükleri için Amerika’da sosyalizmin hiç kök salamadığını söylemişti. Bu sözler Amerikan kültürünün sınırlılık fikrine neden bu kadar düşman olduğunu, son enerji darboğazı sırasında seçmenlerin neden kazak giyen Jimmy Carter’ı reddettiklerini, onun yerine tutumlu olmaya dudak bükerek onlara “Amerika’da hâlâ sabah olduğu”nu söyleyen Ronald Reagan’ı seçtiklerini açıklamamızı sağlıyor.[49] İlerleme fikrinin başka hiçbir yerde bu kadar ateşli müritleri yoktur.

Marx, kapitalizm hakkında onu övercesine “sınırları yıkmaya yarayan bir makine” dediğinde kesinlikle haklıydı. Komünizm de kapitalizm de dünyevi bir cennetin rakip versiyonlarını sunan materyalist Ütopyalardır. Pratikte komünizm doğal çevreye karşı daha iyi davranmamıştır. Ama en azından malların paylaşılmasını öneriyordu. Kapitalizm ekonominin sonsuz olduğunda, dolayısıyla paylaşmanın konu dışı olduğunda ısrar ederek bizi mekanik tavşanın peşinden tazılardan önce ilerlemeye ayartır. Diğerlerini devrilinceye kadar koşar vaziyette tutmaya yetecek kadar tazı arada bir gerçek bir tavşan yakalar. Eskiden bu oyunu yalnızca yoksullar kaybederdi, şimdi bütün gezegen kaybediyor.[50]

GENÇLİKLERİNDE SEYAHAT ETMİŞ olanlar eskiden dadandıkları yerlere yirmi-otuz yıl sonra tekrar gittiklerinde çiftliklerin banliyöye, ormanların sığır çiftliklerine, nehirlerin barajlara dönüşmesi olsun, mangrovların karides çiftlikleri, dağların çimento ocakları, mercan resiflerinin paylaşılan ülkeler haline gelmesi olsun ilerlemenin yarattığı devasa yıkımı gözlememeleri mümkün değildir.

Kültürlerimiz ve siyasi sistemlerimiz hâlâ farklı, ama ekonomik düzeyde artık bütün bir gezegenin doğal sermayesinden beslenen bir tek büyük medeniyet var. Her yerde kereste çıkarıyoruz, her yerde balık avlıyoruz, her yerde sulama yapıyoruz, her yerde bina inşa ediyoruz, biyosferin bir tek köşesi bile israfımızın yarattığı kan kaybından yakayı kurtaramıyor.[51] 1970’ten bu yana dünya ticaretinin yirmi kat büyümesi, artık hiçbir yerin kendi kendine yetemediği anlamına geliyor. Bütün Eldoradolar yağmalandı, bütün Shangri-La’lara bir Holiday Inn inşa edildi. Joseph Tainter, bu karşılıklı bağımlılığa dikkat çekerek “Çöküş bir kez daha geldiğinde bu kez küresel olacak… Dünya medeniyeti tamamen çözülecek,” uyarısında bulunuyor.[52]

İhtiyaç duyulan reform, kapitalizm karşıtı, Amerikan karşıtı bir reform değil; derin çevreci bir reform bile değil, yalnızca kısa vadeli düşünme biçiminden uzun vadeli düşünme biçimine geçmek gerekiyor.

Çeşitli alanlardaki uzmanlar, aynı şeyi, fırsat kapısının kapandığını görmeye başladılar, bu yılların medeniyetin kendisini temkinliliğe, tutumluluğa, sosyal adalete yöneltecek zenginlik ve siyasi bütünlüğe sahip olduğu son yıllar olabileceği uyarısında bulunmaya başladılar. Bundan on iki yıl önce, iklim değişikliğiyle ilgili Kyoto Protokolü’ne giden yolun ilk adımı olan Rio çevre zirvesinin hemen öncesinde, dünyadaki Nobel ödülü sahiplerinin yarısı, sistemimizi sürdürebilir hale getirmek için geride yalnızca on yıl kalmış olabileceği uyarısında bulundular. Bugün, Bush yönetiminin hasıraltı etmeyi başaramadığı bir rapora göre Pentagon, iklim değişikliği daha ciddi sonuçları olan tahminleri doğru çıkarmazsa “bir kuşak içinde” dünya çapında kıtlık, anarşi ve savaş yaşanacağı tahmininde bulunuyor.[53] British Association for the Advancement of Science’ın eski başkanı, Kraliyet Astronomu, Cambridge Üniversitesi profesörlerinden Martin Rees ise 2003 tarihli Our Final Century adlı kitabında şu sonuca varıyor: “Bugünkü medeniyetimizin bu yüzyılın sonunu çıkarabilme şansı, bütün ülkeler mevcut teknolojiye dayalı düşük riskli ve sürdürülebilir politikaları benimsemediği sürece yüzde elliden fazla değildir.”[54]

Kuşkucular, daha önce gerçekleşeceği söylenip de gerçekleşmemiş önce felaket uyarılarına dikkat çekerler. Ama bu budalaların cennetidir. Yakayı sıyırdığımız bazı örnekler (örneğin nükleer savaş) mantıktan çok şans eseriydi ve nihai olarak çözüme bağlanmış da değillerdir.[55] Diğer sorunlarsa çözülmemiş, bir kenara bırakılmıştır. Örneğin gıda krizi toprağın sağlığı ve bitkisel çeşitlilik pahasına melez tohumlara ve kimyasal tarıma geçilerek yalnızca ertelenmiştir.[56]

Seçici dölleme ya da genetik manipülasyon olsun, ürünlerle ilgili olarak geliştirdiğimiz bilimin tamamı, kadim medeniyetlerin yaptıkları işlerin sırtında gitmekten ibarettir. Uygun araştırmaların ödüllendirilmesi gerekir, ama kadim ürünler üzerinde özel mülkiyet haklarına izin vereceksek asıl mucitlerin varislerine imtiyaz hakkı ödenmesi gerekir; o vârislerin çoğu paraya Monsanto’dan daha fazla ihtiyacı olan, ayakta kalma mücadelesi veren köylülerdir.

11 EYLÜL 2001 SALDIRILARININ ardından dünya medyası ve siyasetçileri anlaşılabilir bir biçimde terörizme odaklandı. Bu noktada söylenmesi gereken iki şey var.

Öncelikle, terörizm açlık, hastalık ya da iklim değişikliğiyle karşılaştırıldığında ufak bir tehdittir.[57] O gün ABD’de 3000 kişi öldü, dünyada her gün 25.000 kişi yalnızca kirli sular yüzünden ölüyor. Her yıl 20 milyon çocuk yetersiz beslenme yüzünden zihinsel engelli oluyor.[58] Her yıl büyük bölümü Asya’da, İskoçya kadar büyük bir tarım arazisi toprak kaybı ve kentlerin yayılması yüzünden kaybolup gidiyor.

İkincisi, terörizm nedenleri değil semptomları ele alarak durdurulamaz. Şiddeti adaletsizlik, yoksulluk, eşitsizlik ve başka şiddet olayları besler. Bu ders, yirminci yüzyılın ilk yarısında çok acılı bir şekilde, 80 milyon kişinin hayatı pahasına öğrenildi.[59] Elbette ki dolu bir karın ve yeterince iyi bir duyma yetisi, bir fanatiği durdurmayacaktır, ama bunlar fanatik haline gelenlerin sayısını epeyce azaltabilir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Keynesçi ekonomiye ve Amerika’nın Yeni Düzeni’ne dayanan uluslararası kurumlar ve demokratik olarak idare edilen kapitalizm biçimleri yaratarak şiddetin kökenleriyle uğraşma konusunda bir fikir birliği oluştu. Bu politika mükemmellikten uzak olmasına rağmen Avrupa, Japonya ve Üçüncü Dünya’nın bazı bölgelerinde başarılı oldu.[60] (“Terörle savaş”tan değil, “ihtiyaçla savaş”tan bahsettiğimiz devirleri hatırlıyor musunuz?)

Savaş sonrasında oluşmuş bu fikir birliğini baltalamak ve arkaik siyasi kalıplara geri dönmek, gerisin geri kanlı geçmişimize doğru yürümek demektir. Gelgelelim 1970’lerin sonundan beri Yeni Sağ’ın yaptığı şey budur: eski fikirleri yeniden paketlemek, yetki düzeylerini seçilmiş hükümetlerden seçilmemiş şirketlere aktarmak. Bu proje, sağın medyadaki kalemleri tarafından “vergi indirimi” ve “deregülasyon” adı altında satıldı. Bu kalemlerden Kanada’nın da payına kesinlikle düşmüştür. “Bırakınız yapsınlar” ekonomisinin fikri, yani atların yeterince yulaf tüketmesine izin verirseniz, serçelerin de payına bir şeyler düşeceği düşüncesi,[61] birçok kereler denenmiş, arkasında harabeler ve sosyal enkazlar bırakarak birçok kereler başarısızlığa uğramıştır.[62]

Yeniden dağıtıma karşı isyan gettodan yağmur ormanına kadar medeniyeti öldürmektedir.[63] Çoğu ülkede vergiler aslında gerilememiş, yalnızca gelir piramidinde aşağılara kaymış, yardım ve sosyal programlar yerine askeri programlar ve şirketlere aktarılmıştır. Amerikalı büyük hâkim Oliver Wendell Holmes bir keresinde şöyle demişti: “Vergi ödemekten gocunmuyorum, vergilerle medeniyet satın alıyorum.” Kamunun temel bir sosyal güvenlik ağına güvenmesi, yoksul ülkelerde doğum oranlarını düşürmek için, bütün ülkelerde toplumun düzgün bir hayat sürmesi açısından temel önemdedir. Bu güvenin ortadan kaldırılması, dünyayı soyup soğana çeviren bir “herkese bedava” anlayışını patlatmıştır.

Daha önce de belirttiğim üzere yirminci yüzyılda dünya nüfusu dörde katlanırken, dünya ekonomisi de kırk kat daha büyüdü. Modernitenin vaadi suyun üzerinde yürümek bile olsaydı, başka bir deyişle zenginler ile yoksullar arasındaki uçurum Kraliçe Victoria’nın öldüğü tarihteki oranlarda kalsaydı, bütün insanların durumu on kat daha iyi olurdu. Ne var ki bugün sefalet içindeki yoksulların sayısı 1901’de bütün insanların toplam sayısı kadardır.[64]

Yirminci yüzyılın sonuna gelindiğinde dünyanın en zengin (hepsi de Amerikalı) üç kişisinin toplam servetleri dünyanın en yoksul kırk sekiz ülkesinin toplam servetinden fazlaydı.[65] Birleşmiş Milletler’in 1998’de yaptığı bir hesaplamaya göre titizlikle harcanması halinde 40 milyar dolar, dünya üzerindeki en yoksulların temiz su, temizlik ve diğer temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeterliydi.[66] Bu rakam iyimser olabilir, geçen sekiz yıl içinde de herhalde artmıştır. Ama yine de işlemeyecek, ihtiyaç duyulmayan, buna rağmen yeni bir silahlanma yarışına ve uzayın silahlandırılmasına neden olabilecek, israf demek olduğu su götürmeyen bir füze kalkanı hayali için bir kenara ayrılan fonlardan hatırı sayılır derecede azdır.

Tahminlere göre ABD, Britanya ya da Fransa’da doğan bir çocuk, hayatı boyunca yoksul ülkelerdeki elli çocuktan daha fazla tüketecek ve kirletecektir.

TAINTER’A GÖRE ÇÖKÜŞÜN üç yönünü bir düşünelim: Kontrolden Çıkmış Tren, Dinozor ve İskambilden Kule. Nüfus ve kirlenmenin artması, teknolojinin ivmelenmesi, zenginlik ve iktidarın tek elde toplanması; bunların hepsi de Kontrolden Çıkmış Trenlerdir ve çoğu birbiriyle bağlantılıdır. Nüfus artışı yavaşlamaktadır, ama 2050’ye gelindiğinde nüfus 3 milyar daha artmış olacak. Kısa vadede, bu kadar fazla insanı beslemeyi başarabiliriz, ama daha az et üretmemiz (et üretiminde bir kilo yiyecek üretimi için, on kilo yiyecek tüketmek gerekir) ve üretilen yiyeceği dağıtmamız gerekecektir. Yapamayacağımız bir şey varsa o da bugün tükettiğimiz gibi tüketmektir. Ya da bugün kirlettiğimiz gibi kirletmektir. Hindistan ve Çin gibi ülkelerin bizim hatalarımızı tekrarlamaksızın sanayileşmelerine yardımcı olabiliriz. Ama böyle yapmak yerine çevreyle ilgili standartları ticaret anlaşmalarından çıkarmış bulunuyoruz. Kanuna aykırı hevesleri olan seks turistleri gibi bizler de en pis işlerimizi yoksulların arasında görüyoruz.

Medeniyet kurtulacaksa, doğanın sermayesi üzerinden geçinerek değil, doğanın çıkarlarını gözeterek yaşaması gerekecektir. Ekolojik emareler, 1960’ların başında insanların doğanın yıllık üretiminin yaklaşık yüzde 70’ini kullandığını gösteriyordu; 1980’lerin başına gelindiğinde bu oran yüzde 100’ü bulmuştu; 1999’daysa yüzde 125’e ulaşmıştık.[67] Bu rakamlar kesin olmayabilir, ama eğilim açıktır, iflasa giden yolu işaret etmektedir.

Yere çakılmış medeniyetlerin karakutularını okuduktan sonra bunların hiçbirinin bizi şaşırtmaması gerek, bugünkü davranış biçimimiz başarısız olmuş toplumların açgözlülük ve küstahlığın zirvesine çıktılarında sergiledikleri davranış biçiminin tipik bir örneğidir. İşte bu da dinozor etkenidir: Mevcut çıkarların değişmesine karşı düşmanca bir tutum benimsemek, bütün toplumsal düzeylerde atalet göstermek.[68] Reform geçirmiş para birimi spekülatörü George Soros, ekonomik dinozorlara “piyasa köktencileri” diyor. Ben bu terimi rahatça benimseyemiyorum, çünkü bunların pek azı serbest piyasaya gerçekten inanır; çoğu tekelleri, kartelleri ve hükümetlerle yapılan sözleşmeleri tercih eder.[69] Ama Soros’un vurguladığı nokta iyi anlaşılmıştır. Dünyanın borsayla dönmesi gerektiği düşüncesi, İslamcı, Hıristiyan ya da Marksist olsun, diğer bütün köktenci yanılgılar kadar çılgınca bir düşüncedir.

Paskalya Adası örneğinde heykel kültü, kendi kendisini yıkan bir cinnet, ideolojik bir patoloji haline gelmişti. ABD’de aşırı piyasa yanlısı tutum (ki bunun tümüyle materyalist, dolayısıyla akılcı öz çıkarlara açık olması beklenebilir) evanjelik mesihçilikle birleşerek, akıllıca politikalarla metafizik gerekçelerle mücadele etmeye soyunmuştur. Genel kabul gören Hıristiyanlık insanın kendisinden başkalarını düşünmesine önem veren bir inançtır, gelgelelim ondan türeyen bu tutum kamu yararına karşı düşmanca bir faaliyet içindedir. Darwin’den nefret eden insanların uyguladığı bir tür sosyal Darwincilik. ABD Başkanı Reagan’ın içişleri bakanı Kongre’ye çevre meselesini dert etmemelerini söylemiş, “Tanrı geri dönene kadar kaç gelecek kuşak sayabiliriz, bilmiyorum,” demişti.[70] George Bush da kendisini benzer zihniyette insanlarla doldurmuş, iklim değişikliğiyle ilgili Kyoto Protokolü’nden çekilmişti.[71]

Adolf Hitler bir keresinde neşeyle şunları söylemişti: “Düşünmeyen insanlar yöneticiler için ne büyük şans!” Yöneticiler düşünmeyince ne yapabiliriz peki?

MEDENİYETLER GENELLİKLE çok ani bir biçimde düşer –İskambilden Kule etkisi- çünkü bütün taleplerini ekolojilerinin sırtına yüklediklerinde doğal dalgalanmalara karşı son derece hassas hale gelirler. İklim değişikliğinin ortaya çıkardığı en yakın ve açık tehlike, hava durumundaki istikrarsızlığın dünyanın tahıl ambarlarında hasatların kötü olmasına yol açmasıdır. Kıtlıklar, seller, yangınlar ve kasırgaların sıklığı ve ağırlığı artmaktadır. Bütün bunların ve savaşların kirlenmede neden olduğu artış yıkım çemberini hızlandırmaktadır. Tıp uzmanları doğanın bizi hastalıklarla ezip geçebileceği uyarısında bulunuyor: Birçoğu hasta, yetersiz beslenen, birbirlerine hava yoluyla bağlanan, sıkış tepiş bir kalabalık oluşturan milyarlarca primat tetikte bekleyen açıkgöz bir mikrop için bedava yemek demektir. Alfred Crosby acı bir alayla şu gözlemde bulunuyor: “Doğa Ana, aşırı nüfusun darbe vurduğu bir toplumun yardımına her zaman koşar koşmasına, ama gösterdiği ihtimam hiç de nazik olmaz.”[72]

İleri sürmeye çalıştığım reform savunusu, kendimizden başkalarını düşünmeye ya da doğayı doğa adına korumaya dayanmıyor. Ben bunların ahlaki zorunluluklar olduğuna inanıyorum, ama bu gibi argümanlar insan arzularına ters düşüyor. Sistemimizin reform geçirmesini gerektiren en zorlayıcı neden, bu sistemin hiç kimsenin çıkarına olmamasıdır. Bu bir intihar makinesi. Hepimizin içinde bir dinozor ataleti var, ama faal “dinozorlar” –Büyük petrol şirketlerinde çalışan, aşırı sağda yer alan sert adamlar ve kadınlar– ne yaptıklarını sanıyorlar, gerçekten de bilmiyorum. Onların da güvenli yiyeceklere, temiz havaya ve suya ihtiyaç duyacak, okyanusları ve ormanları canlı halde görmek isteyebilecek çocukları ve torunları var. Zenginlik kirlenmeden kurtuluşu satın alamaz, Çin’de püskürtülen böcek ilaçları Güney Kutbu’nun buzullarında, Kayalık Dağlar’ın göllerinde birikiyor. Giyotinden yuvarlanan kibirli kafaların yüzlerindeki şaşkınlığın da açıkça ortaya koyduğu üzere zenginlik kaosa karşı bir zırh olamaz.

Arjantin’de Tanrı’nın her gece, Arjantinlilerin gün içinde yarattığı pisliği temizlediğini söyleyen bir deyiş var. Öyle görünüyor ki liderlerimiz buna güveniyor. Ama işe yaramayacak. İşler o kadar hızlı ilerliyor ki eylemsizlik en büyük hatalardan biri. 10.000 yıllık yerleşik hayat deneyi bizim şimdi yaptıklarımıza ve yapmadıklarımıza bağlı olarak ayakta kalacak ya da devrilecek. İhtiyaç duyulan reform kapitalizm karşıtı, Amerikan karşıtı bir reform değil, derin çevreci bir reform bile değil; yalnızca kısa vadeli düşünme biçiminden uzun vadeli düşünme biçimine geçmek gerekiyor. Pervasızlık ve aşırılıktan, ılımlılığa ve temkinli olma ilkesine geçmek gerekiyor.

Sahip olduğumuz en büyük avantaj, geçmiş toplumların akıbetinden kaçınmamızı sağlayacak en büyük talih, bu geçmiş toplumları biliyor olmamız. Onların nasıl ve neden yanıldıklarını görebiliriz. Homo sapiens, ne olduğunu bilebilecek bilgiye sahip: Zekâsı ancak yarı evrilmiş, akıllı ama nadiren bilge bir Buz Devri avcısı.

Bugün, Paskalya Adası sakinlerinin akılsızca ağaç kesimini ve heykel yapımını hâlâ durdurabilecekleri, son ağaçların tohumlarını farelerin erişemeyeceği yerlere dikmek için toplayabilecekleri aşamadayız. Kaynakları paylaşmamızı, kirliliği temizlememizi, temel sağlık hizmetleri ve doğum kontrol yöntemlerini, doğal sınırlara uygun ekonomik sınırlar belirlememizi sağlayabilecek aletlere ve araçlara sahibiz. Bunları şimdi, refah içinde olduğumuz şu günlerde yapmazsak, işler zorlaştığında hiç yapamayacağız. Kaderimiz ellerimizin arasından kayıp gidecek. Bu yeni yüzyıl çok eskimeden geçmişimizdeki bütün karanlık çağları solda sıfır bırakan bir kaos ve çöküş çağına gireceğiz.

Şimdi, geleceği düzeltmek için son şansımız.

İlerlemenin Kısa Tarihi
Ronald Wright
Çeviri: Ebru Kılıç
Kapak İllüstrasyonu: Sedat Girgin
Grafik Tasarım: Aylak Kitap

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”