Ceyhun Atuf Kansu’nun Yaşam Öyküsü

“Ben bir halk ve toplum ozanıyım. Ya da öyle bir ozan olmak isterim. İlk şiirlerimi lise sıralarında yazdım. Bireysel duygularla dolu şiirlerimde bile hiç olmazsa halk diline yaslandım. Açık açık, tatlı tatlı anlaşılır söylemeyi yeğ tuttum. Sevdiğim ozanlardan en aşağı üçü halk ozanıdır. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan?dır. Güneş vurmuş dereler gibi ışıl ışıl akmalı mısralarım. Bulanık sulardan hoşlanmam. Ne var ki bu yolu tutunca da, sizi ozan saymayıveriyorlar. Saymasınlar, ben onların ozanı değilim ki, ben halk ozanıyım. Bireysel duygularımı da topluma yönelmiş mısralarımı da severek, bilerek açık açık söylerim ben. Türk halk şiirinin geleneğidir bu. Halk şiirine öykündüğümü söyleyebilirler. Ben o şiire öykünmüyorum; okulum benim o şiir; şiiri o okulda öğrendim. Gerçek şiir de orada, halktadır diyorum. Böyle deyince de halkın dili ile, sevinçlerini sevinçlere, dertlerini dertlere bağlayarak yazıyorum. Ben aşkların, isteklerin, dileklerin ozanıyım.
(…) Apaçık benim yolum. Siz çıkmaz diyebilirsiniz bu yola. Ozan saymayabilirsiniz beni. Ben ozan olduğumu biliyorum. Seviyorum işimi. Bahar rüzgarını yazdım lise sıralarında. Sonraları Bir Çocuk Bahçesinde?yi yazdım. Öğle Yemeği?ni yazdım. Çocuklar Gemisi?ni yazdım: düşlerimle dolu baştanbaşa. Şimali Şarkiye Doğru?yu, Dünyanın Bütün Çiçekleri?ni, Saz Şairi?ni yazdım, Haziran Defterinde. Halka Bakan?ı, Orta Anadolu?yu, Dağ Türküleri?ni yazdım. Göçemeyeceğimiz son yurdu nasıl kurtardığımızı yazdım, Sakarya Meydan Muharebesinde. Geze geze, tepelere çıka çıka, o adı güzel köyleri seve seve yazdım o destanı. Tükenmedim de. Yaşanılacak bir yurt haline gelsin diye Anadolu, birbirimizi sevelim, birbirimizi tanıyalım, birbirimize bağlanalım, birbirimize saygı gösterelim diye yazacağım durmadan. Seher kuşları gibi kardeşliği, özgürlüğü söyleyeceğim, en güzel vakitlerde. Deyin ki ben Manyas Gölü?nde bir balığım, Köroğlu Dağlarında bir çam ağacıyım, dağlarıma, tozlu dumanlı yollarıma.” Ceyhun Atuf Kansu (Ben)

“Değerli Ceyhun Atuf Kansu Dostları

Sevgili Şiir Dostları

Edebiyatçılar Derneği?nin yüce ozan, bilge ozan, dede ozan Ceyhun Atuf Kansu adına düzenlediği ?Günümüz Şiirine Eleştirel Yaklaşımlar? konulu panele hoş geldiniz

Ceyhun Atuf Kansu adına düzenlenen üç panelden ilkini açarken, bir Kansu ?eskizi? çizmeme izin veriniz. Aslanda, benim şu anda burada bulunmamın nedeni de, yıllardır yakından izleyemediğim günümüz şiiri ve hemen hemen hiç bilmediğim günümüz şiirine eleştirel yaklaşımlar değil, Ceyhun Atuf Kansu?yla ve sevgiyle örülü dostluğumuzdur sanırım.

1952 ya da 53 yazında, Turhal?da, Yeşilırmağa kendini seyre eğilmiş söğütlerin serinlettiği bir binanın giriş katında, muayenehanesinde, Ceyhun Atuf Kansu ile buluştuğumuz ve bir konuşma yaptığımı anımsıyorum. Hemen bugün tanışmış, bugün konuşmuşum gibi.

Hasta çocuklar bekleşirken kapıda, içim içimi yerken, Kansu, dingin yanıtlıyor sorularımı. Gençliğin (benim gençliğimin) ?çiğliğini?, bilgeliğiyle yumuşatarak.

Muayene odasında sokağa çıkmak için aralarından geçiyorum bekleşen anaların, teyzelerin. Kucaklarında bebeleri, kimi ateşten al al, kimi Fikret Otyam?ın fotoğraflarındaki çocuklar gibi gözleri mühür, kiminin eli anasının memesine yapışmış.

Pancar yüklü arabaların, kağnıların, kamyonların arasında Turhal istasyonuna doğru yürüyordum. Samsun?dan gelecek trenine binmek için. Belleğimde Döne?lerin, Güllü?lerin, Hatçe?lerin sorgulayan bakışları. Sırtımda haziran güneşi. Zihnimde yankılanan şiiri Ceyhun Atuf?un: çocukları, çocukları, çocukları soracağım, sizden, sizden, sizden soracağım bu çocukları. Dönerken Yunus?un dönme dolabı, maşrapa maşrapa Yeşilırmağın suyunu bahçelere taşırken, neredeydiniz, neredeydiniz, neredeydiniz diyeceğim.

1959 ya da 1960 başları olmalı. Cemal Süreya ve Ahmed Arif?le entertibin ve rotatifin boğuntusundan biraz uzaklaşmak için basımevinden çıkmış, Ulus?ta turlanırken, bakarken yerdeki kitap sergilerine, gece son seferinden dönen Keçiören ya da Etlik otobüsünden indiğini anımsıyorum Ceyhun Atuf?un. Birden bir şey bulmuş olmanın sevinci gibiydi sevincimiz. Cemal Süreya, orada seslendirmişti, ?Şiirimizin Cumhurbaşkanı? ilmesini.

Anafartalar adliyesinin yanında Şekerbank?a gidişlerini anımsıyorum Ceyhun Atuf?un. Hasta çocukları sağıltmaya. Haftada bir gün mü giderdi, Cuma günleri mi giderdi, tam ayırdında değilim. Ulus?tan Posta Caddesine girince, Demir İşhanına, dördüncü katta Toplum Yayınevine Remzi İnanç?a, beşinci katta Sol Yayınları?na, bize uğrardı. Serilirdi masaya yeni kitaplar, konuşulurdu ordan buradan ve açılmış davalardan,. Bir kahve içimi. Giderdi.

Cezaevinden çıktığımda (Temmuz 1974), Kızılay?da bulvarda karşılaşmıştı. ?Muzaffer? demişti, kendini dinginleştirmesi için çiğnerken cikletini, ?Enfarktüs insanı yarım insan yapıyor!?. Anlatmıştı kısa tümcelerle ?yarım insan?ın ne demek olduğunu da Yarısını 12 Martın aldığı Ceyhun Atuf Kansu, öbür yarısını, 16 Mart faşist katliamını protesto eden üniversitelilerin tıkadığı yolda verecekti.

Son yolculuğunda, Cebeci sinliğinde, tabut ile toprak arasındayken, biz hemen yanıbaşında, faşist öldürümleri tartışmıştık. Uğur Mumcu, Vahap Erdoğdu, İlhan ve ben. İki büyük öldüm arasındadır ölümü de ondan. İstanbul Üniversitesi faşist katliamı ile Doğan Öz?ün öldürülmesi arasında.

Ceyhun Atuf Kansu?nun genel yaşam çizgisi, başkent Ankara?dan İç Anadolu?nun kasabası Turhal?a ve Turhal?dan Ankara?ya bir yolculuk gibidir. Anadolu?dur o, halk sevgisi insan sevgisiyle, yurt sevgisi yeryüzü sevgisiyle, bağımsızlık gülü özgürlük özlemiyle bütünleşir.

?Yeşilırmak? şiirinde de söyler;

Çarşamba?da, akşam üstü bir mart günü

Yorulmuş gördüm seni, durulmuş,

Gelişmiş, ermişsin, oluşmuşsun,

Ne çare ki artık bu türkünün sonu

Denizi solurcasına sevinçli sakin

Çek tütünü son yaprağına kadar,

Yağmurlu ovaları hazla seyret

Deniz? Deniz nasıl olsa senin.

Ceyhun Atuf Kansu, Yeşilırmak?ın kollarından biri gibi, Yıldız Dağı?nın doruklarından ovalara iner, ekinlere, tütünlere karışır, çapa çapalayan anaların terine karışır, kundaktaki bebelerin düşlerine karışır, dağılır, toplanır, bulanır, berraklaşır, büyür, erginleşir, bilgeleşir. Ne ki, ?bu türkünün sonu? derken, yağmurlu ovaları hazla seyredecekken, deniz nasıl olsa senin derken, ?Deniz?lerin? ipte cansız kalan gövdeleriyle fırtınaya tutulur, bağımsızlık ve özgürlük ateşinin içten içe yanan koru, bilge babayı çığlıklandırır; ?Özgürlük Gülü?nü şirin burcuna diker.

Yerden alınan gül, bir topçu neferinin Sakaryalı yaz toprağında akıttığı sıcak kan gülüdür.

Alınıp koklanan gül, Nazilli fabrikasından, emeğimizden, pamuğumuzdan dokuduğumuz sıcak halk gülüdür.

Hoyrat ellerden alınan gül, Teksaslı çobanların bilemediği, uğruna can vermediği, çileler gülü, Türkiye?li gülüdür.

Kutsanan ve yerine konan gül, Mustafa Kemal?in bahçesinde, ulusun suladığı, bakıp beslediği, yediveren gülü, bağımsızlık gülüdür.

Öldürülemez olandır. Bilincin bilgeleşen şiirdeki sesidir.

Yaşam çizgisiyle şiir çizgisi örtüşür Ceyhun Atuf Kansu?nun:

?Benim şiirimin tarihi, diye yazar Ceyhun Atuf Kansu, Cumhuriyetin tarihidir, onun gelişmesiyle birlikte yürür.?

1 Eylül 1946?da Varlık?ta ilk yayınlanan şiirini, kendi şiirinde, hece ölçüsünü bırakıp, uyağı sakladığı bir yenileşmenin şiiri olduğunu söyler.

Bu şiirde, üç Anadolu gizemcisinin, Mevlana, Kaygusuz Abdal ve Yunus?un adının geçtiğini ekler ve bozkırın yaz saatleriyle bu ozanların adlarının birleşmiş olmasını anlamlı bulur. ?Gizem?i şöyle açıklar:

?Gizem, gerçeğin örtüsüdür ya da örtünün gerçeğidir. Altında yeşeren nedir? Gerçeğin yaz otlarıdır, yanık toprağın sağladığı tohumdur.Anadolu?ya, toprağa ve halka bakmayı, gizemin devrimci ustalarından, Hacı Bektaş Veli?den, Yunus Emre?den, Kaygusuz Abdal?dan., Pir Sultan Abdal?dan öğrendim? Ve bozkır gizemcilerinden öğrendiğim şu oldu: Örtünün altında yeşeren gerçek yokluk ve yoksulluktur. Böylece hem şiirimin, hem de Cumhuriyet yaşantımın yeni bir yol başına geldim: Anadolu halk gerçeği! Yanık toprağa attığım tohum yeşerdi. Yoksullukla büyüyen ve yokluğa direnen bu tohumdan irice bir yeşerti sardı şiirimi, düşüncelerimi: Toplumsal kökler buldum kendime, kendi toprağımdan.?

Kendi toprağından bulduğu toplumsal kökler, ?aldatılmış olmaya, düş kırıklığına bir tepki mi?, ?yoksa Anadolu halk gerçeğine bakarken vardığı yeni bir küçük kentsoylu (küçük-burjuva) duyarlığı ı?, bilemez ama, ?sözlüğünde sosyalizmin büyülü adı? geçmeye başlar. Şöyle yazar: ?Yeni, benim için taze bir yeşertiyi okşuyordum gönlümün toprağında: Sosyalizm.?

Toplumsal değişmeyle bilimsel gelişmenin yumaklaşması gibi, şiirin şiirleşmesi sürecinde, insanın insanlaşması, bireyin özgürleşmesi ve toplulukların toplumsallaşması da yumaklanır, iç içe geçer.

Gene de üç öğretmen arasında uyumlu bir dengi olduğu söylenemez. Kimi zaman toplum,kimi zaman birey, kimi zaman şiir, daha hızlı bir değişime uğrar. Toplum değişirken şiirde değiştiği gibi, değişen toplumda şiir, şiir olarak üretilirken, ?yeni? bir şiir de bilincine varmadan üretilmeye başlanır.

?Yeni? sözcüğüne vurgulama yapmak gereğini duyuyordum. Bu ?yeni?, zaman sürecine göre yeni değil, geleneksellik duvarını aşan, ileriye doğru değişme sürecine giren ve değişen toplumda, değişmeye koşut olarak ve bir önceki şiire göre ?farklı? olmak anlamında bir yenidir. Doğal ki, nicel bir birikimin ürünüdür, yani tek bir şiirde görülebilecek sıçramalı bir farklılaşma değildir. Yerel, yöresel bir farklılaşma değil, ulusallık, evrensellik gibi toplumsallığın genişleyen boyutlarında bir farklılaşmadır. Tek bir şiirde ve giderek tek bir ozanda değil, ulus ölçeğinde, evrenselleşmeye yönelen ozanlarda izlenebilir. Doğal ki, her ozanın kimliğinin ve kişiliğinin belirlediği kendine özgü niteliklerini geliştirerek koruduğu, ama toplumsal değişmeye denk düşen yenileşmeden ortaklaşa damar alan bir yenileşmedir.

Ceyhun Atuf Kansu?nun ?gerçeğin örtüsü ya da örtünün gerçeği? dediği ?gizem?, şiirin özündeki giz olarak da nitelenebilir. Bu, bir bakıma şiirin şairde devinim halidir. Biçimlendiği zaman bağımsız bir varlık gibi algılanır. Ama ne ozanın oluşumundan, ne de şiirin geçişimden yalıtılamaz. Doğal ki, şiirin, bireyden ve bireysel olandan, toplumdan ve toplumsal olandan yalıtılamayacağı gibi.

Yunus, ?bilim kendin bilmektir? diyor ya, şiir bilimi de, şiiri bilmenin, dolayısıyla, insanın kendisini bilmesinin en eski ve eskimeyecek eşiğidir.

Şöyle bitireyim:

Vurulanlar, dövülenler, ezilenler, asılanlar yalnızca insanların kendileri olmadı. İnsanlarla birlikte boğuldu şiir de, soluksuz kaldı işkencede, hücrede, darağacında. Boğanlar, ezenler, asanlar, şiirin basamaklarında insanlaşan insanın değerlerine basarak toplum katlarına yükselenler, en yükseğine de çıktılar toplumun. Ama, şiirin insanlaştırdığı ve insanın şiirleştiği süreçten geçemediler, insanlaşmanın gizini özlerinde kucaklayamadılar. İnsandılar, çünkü insan olarak doğmuşlardı, ama insanlaşamadılar.

Bugün emeğin kundağında, halkın özleminde, ezilenler büyüdü, ezenler değil. Öldürülenler yaşadı, öldürülenler değil. İpte soluksuz kalanlar çoğaldı, her gün her saat, her dakika; asanlar ise kara bir katran gibi karardılar halkın belleğinde. Öldürülenler değil, öldürenler yok oldu halkın bilincinde, yaşarken de, ?Ne yazık onlara!!

Şu anda, şiirlerinden başlayan cezaevi yolculuğunu çağına yaraşır duyarlığıyla sorgulayan ve bu nedenle de Saray Cezaevinde bulunan sevgili Yılmaz Odabaşı?nı buradan selamlayarak bitirmek istiyorum.

Ve şiire bir kez daha merhaba!

(Ve alkışlarımız Ceyhun Atuf Kansu için.)
CEYHUN ATUF KANSUYLA VE ŞİİRLE BULUŞMA
18 Mayıs 2000
Muzaffer İlhan Erdost
Anadolu Ekimi, Sayı 35, Haziran 2000

Ceyhun Atuf Kansu’nun Yaşam Öyküsü
(1919, İstanbul – 17 Mart 1978, Ankara) şair, doktor.

Eğitimci ve politikacı Nafi Atuf Kansu’nun oğlu. Küçük yaşta annesini kaybetti. Babasıyla birlikte 1921’de Ankara’ya gitti. Ankara Gazi Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi?nden mezun oldu. Halkın içinde, halk için çalışma yolunu seçerek, kendi isteğiyle Turhal Şeker Fabrikası Hastanesine atandı. 11 yıl burada çalıştıktan sonra Ankara?ya atandı. Ankara’da da muayene açmadan Şeker Kurumu hastanesinde çalıştı.

İlk şiiri lise öğrencisiyken okul dergisinde yayınlandı. Ardından şiirleri İnkılapçı Gençlik, Ülkü, Yücel, Millet, İstanbul gibi dergilerde yer buldu. Halk şiirinin öykünmeleriyle başlayan şiir serüveninde çağdaş şiirle geleneği özümleyerek kendine özgü yerel ve yalın bir dil oluşturdu. Sosyalist gerçekçilerden etkilendi. Olgunlaşmış bir şiirle kuşağının önde gelen temsilcileri arasında yerini aldı. Bu dönemdeki şiirlerinde toplumsal sorunlara ağırlık verdi. Halk dilinden, halk söyleyişlerinden geniş biçimde yararlanarak, halkın özlemlerini, sevinçlerini, acılarını ve yaşama savaşımını coşkulu bir söyleyişle dile getirdi. Şiirlerinin kaynağını hoşgörü, insanlık sevgisi, bağımsızlık ve doğa oluşturdu. “Çocuk” dergisinde masalları, Vakit ve Ulus gazeteleri ile Varlık ve Seçilmiş Hikayeler dergilerinde öyküleri de yayınlandı. 1986’dan başlayarak adına bir şiir ödülü kondu.

Eserleri
Şiir
Bir Çocuk Bahçesinde (1941)
Bağbozumu Sofrası (1944)
Çocuklar Gemisi (1946)
Yanık Hava (1951)
Haziran Defteri (1955)
Yurdumdan (1960)
Bağımsızlık Gülü (1965)
Sakarya Meydan Savaşı (1970)
Buğday, Kadın, Gül ve Gökyüzü (1970)
Tüm Şiirleri (iki cilt ölümünden sonra, 1978)
Arılar
Bekleyen Kadının Günü
Çocukluk Aşkı
Dünyanın Bütün Çiçekleri
Kar Türküsü
Kızamuk Ağıdı
Lirik Şarkı
Lumumba
Uyuyan Güzel Anneye
Uzun Hava

Makale ve Denemeler
Devrimcinin Takvimi (1962)
Ya Bağımsızlık Ya Ölüm (1964)
Köy Öğretmenine Mektuplar (1964)
Atatürkçü Olmak (1966)
Atatürk ve Kurtuluş Savaşı (1969)
Balım Kız Dalım Oğul (1971)
Halk Önderi Atatürk (1972)
Cumhuriyet Ağacı (1973)
Sevgi Elması 1972

Ödülleri
1965 Türk Dil Kurumu Deneme Ödülü, Köy Öğretmenine Mektuplar ile.
1966 Yeditepe Şiir Armağanı
1970 Behçet Kemal Çağlar Ödülü, Sakarya Meydan Savaşı ile.

İNEBOLU KAYIKÇILARI

Gurşun attım fidana

Fidani vuramadum

İki sevdam var iken

Birini alamadum.

Bu güzel, oynak Karadeniz türküsü ?gurşunların? sevda uğruna harcandığı o tatlı barış günlerini söylüyor.

Ne var ki, Yunanoğlu Bursa?dan Anadolu içlerine sarkıyordu. Şimdi attı mı, saldırganı alnından vuracak ?gurşun? arıyordu. 61?inci Tümen piyadesi, bizim, Karaisalı?dan İmdat Çavuş? Hani ? Möhimmat? derler, mermi, fişek, kurşun, mavzer? hepsi savaş gereçleridir bunların. Bunlar da pek azdı bizim Anadolu?muzda Kurtuluş Savaşı başlarken. İstanbul depolarında çokça mermi, tüfek var idi ama, savaş sonu silah bırakıştığımızdan, bu depolardan mermi tüfek çıkarmamız yasaktı. Kendi depolarımızın başına ve de kapısına kara zenci İngiliz nöbetçileri dikmişlerdi ki, yanaşanı yakıyorlardı.

Ama Anadolu?da da, Kurtuluş Savaşı askerleri mermi, fişek bekliyordu. Öyleyse? Ne yapıp etmeli bu mermi fişekleri alıp Anadolu?ya taşımalı. Bu işin yiğitleri de çıktı ortaya. Geceleri depoları basıyorlar, gizliden mavnalara, motorlara mermi tüfek yükleyip alıp götürüyorlardı. Ölümü göze alıp yapıyorlardı bunu. Neden ki, bizim İmdat Çavuş?un tüfeği mermi bekliyordu ateşlenmeye.

İstanbul depolarından gizli gizli alınan ?möhimmat? sandıklara doldurulup, gemilere taşınıyordu. Bu iş de oldukça tehlikeli bir işti.

İstanbul?daki düşman askerleri göz açtırmıyorlar, kuş sektirmiyorlardı. Kuşkulandılar mı bu gemileri basıyorlar, Anadolu Kurtuluş Savaşı için altın değerindeki ? savaş gereçlerini? aldıkları gibi, bunları can bahasına kaçırmış yiğit yurtseverlerin ardına düşüyorlar, bulduklarını öldürüyorlardı. Neyse ki, İstanbul?daki Milliciler, yani Anadolu?daki Ulusal Kurtuluş Savaşına inanmış, gönül vermiş yiğit yurtseverler, bu işi öyle ustalıkla yönetiyorlardı ki, ? möhimmat yüklü? gemilerin çoğu yakalanmadan, İstanbul Boğazını aşıp Karadeniz?e açılıyor, dalgaları yara, yara, Anadolu halkının tüfeklerine mermi, askerlerine tüfek taşıyordu.

Bütün bu gemilerin kutsal emanetlerini boşalttıkları yer İnebolu iskelesi idi. İnebolu, Karadeniz?e bakar. Ortasından bir dere iner. Derenin iki yanı yamaç yokuştur. İnebolu?nun denize bakan evleri bu yamaçlardadır. Güzelim bir İnebolu türküs;

Çıkabilsem şu yokuşun başına

diye başlar. İnebolu?nun balıkçı, kayıkçı, halkı ağlarını serip, kayıklarını bağladı mı, bu yokuşlardan vurur ak evlerine. İnebolu?nun denizi bir belalı denizdir. Dört bir yandan vuran yel, denizi bir harmanlar ki, dalgalar, İnebolu?nun uzağında demir atan gemilerin direklerini aşar. İstanbul Millicilerinin İstanbul depolarından kaçırıp, gemi ambarlarında sandıkladıkları ?möhimmattı? yüzleri poyraz yemiş gemiciler alıp İnebolu önüne getirirler. Getirirler ya, şimdi bu kız güzeli mavzerleri, kutsal kanatlı mermileri indirmeli ki, oradan Anadolu?ya, Ankara?ya, Mustafa Kemal?in ordusuna kavuşturmalı.

Burada iş, bizim yağız kayıkçılarımıza düşer. Mavnasını, kayığını alan, denizin ortasında bir o yana, bir bu yana vuran geminin yanına varır. ?Haydaa!..Haydaa!..Haydaa!..? Şu göğsü bağrı açık, başında keçe külah, zıpka mintan, çıplak deniz ayaklı, ak sakallı yağız adam İnebolu kayıkçısı Salih Reistir. Geminin İnebolu denizine vardığını gördüğü gibi, bahçesi güllü, penceresi saksılı küçük evinden, İnebolu yokuşuna indiği gibi kayığına binmiştir ver etmiştir kürekleri; ?Hayda..Haydaa ki ne haydaaaa!..? Dalga bir vurur kayığa, kayık iner aşağıya? Dalga bir vurur aşağıdan kayık çıkar yukarıya, ta geminin bordasına. ?Ver ? Halim Kaptan..Hey canunu, sevdiğum sandiklaru?? Çok usta olmalı bu sırada. Kayık tam bordaya kavuştuğunda, el çabukluğuyla alır sandığı Salih reis. Aman çok ıslanmasınlar. Mustafa Kemal Reisin emanetidir bunlar ve Anadolumuzun namusu. Salih Reis, bir sandık, iki sandık? gelir bir dalga?iner aşağıya?çıkar yukarıya üç sandık, derken yükler kayığı, ?Hayda?Hayda!..? ?Şimdi aşalum dalgalaru, varalum İnebolu karasına, insan gülü toprağına?? Bir Salih Reis değil haa, İlyas Kaptan, kayıkçı Kadir, kayıkçı Cemil, İnebolu?nun bütün yurtsever namuslu kayıkçı esnafı, menekşe boyalı, çimen boyalı, gökyüzü boyalı kayıklarıyla, mavnalarıyla oradadırlar. Denizin ortasında, dalgaların ortasında ve İstanbul?dan gelen geminin çevresinde. Ha babam yüklerler, ha babam yüklerler.Ve gece, yağmur iner taşırlar, gündüz Karadeniz?in deliboran dalgaları üstlerinden aşar taşırlar, Anadolu?nun namus yükünü İnebolu toprağına.

Yaşa Salih Reis yaşa!Karaisalı?dan İmdat Çavuş bekliyor bu mermileri atmaya, bekliyor bu tüfekleri ateşlemeye ve şimdi İnebolu?dan yeni bir türkü başlar:İnebolu iskelesinden bu sandıklar, mermi tüfek yani ?möhimmat? dolu sandıklar kağnılara ve de eşek sırtlarına taşınırlar.

Kardaşlar, Karaisalı?dan İmdat Çavuşa yani Kurtuluş Savaşı cephesinin askerlerine bu mermileri, bu tüfekleri şimdi kağnılar eşekler taşıyacaklardır. Harita bileniniz bir baksın: İnebolu, Kastamonu?nun iskelesidir. Kağnılara yüklenen ?möhimmat? buradan gıcır da gıcır Kastamonu yollarına vurur. Kastamonu, sonra yaz kış başı karlı, çamları dumanlı Ilgaz Dağı, sonra Çankırı kırı, sonra Kalecik düzü, sonra Ankara ve oradan Eskişehir yöresinde dayanga tutmuş askerlerimiz. Bir uzun yol ki gündüzleri öğütür, geceleri yer, suları kurutur, ekmeği böler, yıldızları eskitir, dağları siler? Başlar kağnıların türküsü.Bir eski türkü, köylü Anadolu kadar eski:

Sapı yüklettim kağnıya

Çok yalvardım Tanrıya

Rabbim sen kavuştur

Yüzü çifte benliye

Dahdi dahdi?

Dahdi dahdi?

Bu türkü güzel ya, İnebolu toprağından, Anadolu askerinin namus yükünü alan kağnı kolları bu türküyü biraz değiştirseler yeridir:

Mermi yüklettim kağnıya

Çok yalvardım Tanrıya

Rabbim sen kavuştur

Bizi şanlı orduya

Dahdi dahdi?

Dahdi dahdi?

Kardaşlar, bu kağnıları güdenler, bu kutsal emanetleri koruyanlar, kırçıl gözlü öküzlerin gözlerinden öpe öpe dağ bel aştıranlar, erkekleri cephelerde vuruşan köy kadınlarıdır. Anadolu anaları, Anadolu bacılarıdır. Konak konak? Yorulmadan ve de çıplak ayak?.yürürler kağnıların yanında. Kastamonu?ya varırlar. Oradan yeni bacılar,yeni analar alır kağnı kolunu, sararlar Ilgaz Dağlarına.Heya yavurum? Bizim Karaisalı?dan İmdat Çavuşumuz beklemektedir ki şimdi, sabırsız beklemektedir, gece güdüz demeyin ki, namlular dola, tüfekler ateş ala, Mustafa Kemal?in askerleri de, düşman oğlunu vura?

Bu bacılarımız, bu analarımız bizim, yaman kadınlardır ve de yiğit kızlardı. Bunların içinde bir Kezban kadın varmış. Kağnı kolunun başında yürüyormuş karlı bir günde. Bu Kezban kadın, bırakacak kimsesi olmadığından altı aylık bebesini de taşıyormuş kucağında kağnı kolunun yanında ve kar uçuşan havada. Bebe mosmor kesilmiş, mor gül olmuş dudakları. Kağnının üzerinde bir yorgan serili. O sırada, Ankara?ya giden atlı bir milletvekili, bu durumu görünce, atını durdurup:

Ana! Ana!..Şu yorganı al da bebenin üstüne ört, donacak baksana! Demiş,

Kezban ana, yorgan aralayıp göstermiş: Yorganın altında üç sandık cephane?ve bizim ala yavuz anamız demiş ki:

– Cephaneler ıslanırsa bozulurlar..Ama, bebe donup ölürse, bir dene daha doğururum..

Hele işte kardaşlar; bu bizim Kezban analarımız, mermiyi fişeği Ilgaz Dağından aşırıp, Çankırı kırından geçirip böyle yetiştirmişler ki Karaisalı?dan İmdat Çavuşa o da Anadolu?nun namusu budur deyip, ateşleyip tüfeğini yedirmiş mermiyi gök gözlü yaban oğluna!..” Ceyhun Atuf Kansu

Nâzım Hikmet’in gün ışığına yeni çıkan iki şiiri
?Şairden, şair olacak çocuğun annesine ağıt?
IŞIK KANSU

ANKARA – Nâzım Hikmet ‘in, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi Yöneticisi Ömer Türkoğlu tarafından yapılan araştırma sonucu gün ışığına yeni çıkarılan iki şiirinden biri olan “Vehbi ve Nafi Kardeşlerimin Acılarına: Aldığım Bir Mektup” adlı şiirinin, şair Ceyhun Atuf Kansu ‘nun annesi Müfdale Hanım ‘ın ölümü üzerine yazılmış bir mersiye (ağıt) olduğu anlaşıldı.

Yazar Doğan Hızlan ‘ın geçen gün Hürriyet’te kamuoyu ile paylaştığı ve Kansu ailesinin bir önemli “kalıt” olarak kuşaktan kuşağa birbirine aktardığı Nâzım Hikmet’in bu şiirinin öyküsü şöyle:

Gazeteci-yazar Vâlâ Nureddin ve Nâzım Hikmet 1921 yılının ilk günü Sirkeci rıhtımından kalkan “Yeni Dünya” vapuru ile birlikte Anadolu’ya doğru yola çıkarlar. Aynı günlerde iki yurtsever insan, Vehbi Bey (Sarıdal) ile Nafi Bey (Atuf Kansu) de kömürcü kılığına girerek Anadolu’ya geçmek üzere vapura binerler. Nafi Atuf Kansu’nun eşi Müfdale Hanım’ın anı defterine o gün şöyle aktarılır:

“9 Ocak, Pazar- Çok yorgunum. Nafi, Vehbi Bey’le beraber dün ‘Reşit Paşa’ vapuru ile Anadolu’ya gittiler. Akşama kadar onlarla beraberdim. Vapurları bu sabah kalkacak. Nafi gitmeyi çok istiyordu. Karar verdi ve gitti.”

Nafi Bey ile Müfdale Hanım, Edirne’de tanışmış ve Biga’da evlenmişlerdir. Vehbi Bey, Müfdale Hanım’ın kardeşidir ve 1. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’da okumuş, Rosa Luxembourg ‘un kurduğu Spartakist hareketten etkilenmiştir. Nafi Bey ile Vehbi Bey, Edirne’de “Sây ve Tetebbu” (Emek ve Araştırma) adlı bir dergi de çıkarmışlardır.

Vâlâ Nureddin ve Nâzım Hikmet ile Vehbi Bey ile Nafi Bey, Anadolu’ya geçtikten sonra İnebolu’da karşılaşır ve tanışırlar. Vâlâ Nureddin, o günleri “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” adlı yapıtında şöyle anlatır:

“…Biz Nâzım’la hâlâ, zıngırtılı otelin dört kişilik perişan odasında oturuyorduk. Onlar, taş köprüyü batı yönüne geçince hemen oralarda, düzlükteki bir evde oda bulmuşlardı. Çepeçevre kerevetlerle, portatif karyolalarla kuşatılmış ve galiba tek masadan başka hiç mobilyası olmayan koskocaman bir odaydı bu… Sonradan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Sekreteri olan Nafi Atuf Kansu, en baştaki yatağı işgal ediyordu. Ve sonradan Ticaret Odası Umumi Kâtibi olan, İstanbul Ticaret Mektebi’nde profesörlük eden, CHP’den milletvekili seçilen Vehbi Sarıdal dostum onun yanındaki yatağı işgal ediyordu.”

Vâlâ Nureddin aynı kitapta, Nâzım Hikmet ile ilk sosyalist düşünceleri bu odada, Vehbi Sarıdal ve arkadaşları olan “posbıyık bir Spartakist usta başı” ile Sadık Ahi ‘den (Cumhuriyet’ten sonra Mehmet Eti adını almış ve CHP milletvekili olmuştur) duyduklarını dile getirir.

Nafi Bey ile birlikte Moda’da bir darüleytamı (yetimler yurdu) birlikte yöneten Müfdale Hanım da, eşi Anadolu’ya geçtikten sonra Ulusal Kurtuluş’a katılmak üzere Nafi Bey’den haber beklemeye başlar. Ankara’ya gidecektir ve yakın akrabalarına, “Yakında gideceğim” der sevinçle, “Anadolu’da inkılâp yapacağız, yurdumuzun bahtını değiştireceğiz.”

Gidemez. Ocak 1921’in son günlerinde apandisiti patlar. Kurtarılamaz. Kuvayı Milliyeciler, Müfdale Hanım’ın tabutunu bayrağa sarar, kar yağarken verirler toprağa.

Ölüm haberi ulaştığında Ulusal Kurtuluş’un kalbi Ankara’dadır kardeşi Vehbi Bey ile eşi Nafi Bey. Nâzım Hikmet de Ankara’ya varmıştır. Nâzım Hikmet, iki dostunun acılarını paylaşmak için 1921’in Mart ayında işte o mersiyeyi yazar Müfdale Hanım için:

Vehbi ve Nafi Kardeşlerimin Acılarına: Aldığım Bir Mektup (**) 1337 Mart Ankara
Dün gece mektup aldım bir felakete dair

Siyah satırlarında şöyle yazılı:

Şair!

Bilmiyoruz nereden başlamalı biz söze

Kara bir hançer gibi zavallı gönlümüze

Saplanan son acıyı sen de duyuyor musun?

Yoksa hülyalarınla hâlâ uyuyor musun?

Boşluklara atılan ruhumuza bu bir sır:

Bilmiyoruz gönüller bu kadar yakın mıdır?

Dileriz derdimizi avutmasın seneler

Bize son vazifeni yapmış olursun eğer

Zavallı gönlümüzde bu derin mâtemi sen

Rübabının sesiyle ebedileştirirsen…

Ah bir hale düştük ki duysa kâinat ağlar

Hem bir kardeş kaybettik, hem çok sevgili bir yâr

Biz gurbette ağlarken o da gurbette öldü

Biz gurbete gömüldük, o toprağa gömüldü…

Şimdi o uzaklarda, çok uzaklarda bizden!

Hayaline ağlayan yorgun gözlerimizden

Yüzü rüyalardaki yüzler gibi kayboldu.

Zaten o bir çiçekti bir çiçek gibi soldu

Bir bahçeye gitti ki açılmaz çiçekleri

Kahpe felek kendini bildiği günden beri

Gökler zulümleriyle bu kadar alçalmadı.

Artık güzelliklere imanımız kalmadı.

Hiçbir ümidimiz yok hiçbir gayemiz de

Şair? Fani neşeyi artık arama bizde

Şimdi biz bir hayale ağlarız için için

Tesellisi olmayan gönüllerimiz için

Sade ona kavuşmak tesellidir diyoruz

Ona kavuşmak için ölümü bekliyoruz.

Müstensihi (Aktaran)

Nâzım Hikmet

(**) Nâzım Hikmet (RAN), Aldığım Bir Mektup, Anadolu Duygusu, İkaz Matbaası, Ankara, 1337 (1921), Sayı: 7, s. 103.


Nâzım Hikmet’in ölümü üzerine ağıt yazdığı Müfdale Hanım’ın büyük olasılıkla 1920 yılında çekilmiş bir fotoğrafı. Müfdale Hanım’ın kucağındaki bebek, şair Ceyhun Atuf Kansu’dur.

Cumhuriyet gazetesi- 22 Ocak 2008, Sayfa 1 ve 15?

CEYHUN ATUF KANSU İÇİN

”Yazın ilk önce kendimizi tanımamıza, kendimizi tanıtmamıza, geniş insanlıkla ortak bir duyarlık bağı kurmamıza, iletişim sağlamamıza yarar. Duyarlık yoğunlaşıp bilince dönüştü mü insanı da değiştirebilir. Gücü buradadır.” (C. A. Kansu)

Yaşasa seksen yaşında olacaktı. Bugün Ankara’da Kültür Bakanlığı ile Edebiyatçılar Derneği’nin düzenlediği ‘Şiir Buluşması’ nda Kansu’nun kişiliği ve sanatı konularında görüşülecek, konuşulacak.

Ceyhun Atuf Kansu, apayrı bir kişiliktir. Şiiriyle, yazılarıyla, hekimliğiyle, Atatürk devrimine candan bağlılığıyla… Bu toplantıda onun cumhuriyete ve devrimlere bakışı, şiirindeki Anadolu gerçeği, yapısal özellikleri, köy öğretmenleriyle buluşması, çocuklara olan sevgisi üzerinde durulacak.

1979’da Cumhuriyet’te çıkan bir konuşmamızda ‘Edebiyat neye yarar’ diye sormuştum. Aldığım yanıtta şunları söylemişti?

”Dilin, sözcüklerin, konuşmanın yerine, insan yapısı gereği, senin deyiminle ‘bir başka şeye’ geçemeyeceğine göre, insanoğlu susmayacağına göre, yazın, insan sesinin yazılı yansıması olacaktır.”

Anton Çehov ”Üç Kız Kardeş” oyununda yaşamanın anlamını soran birine şu yanıtı verir: ”Yaşamın anlamı mı, işte kar yağıyor, bunun ne anlamı var.” Kansu’ya da aynı soruyu sormuştum. Verdiği yanıtı birlikte okumak isterim:

”Yaşamın anlamı kendisidir, var olmamızdır. Özdeklerden, kimyadan, amino asitlerden bir bileşimle, bir değişimle yaşam doğuyor. Yaşamın anlamı bu var olmayı sürdürmek, yeni varlıklar yaratmak. Yaşamın anlamı, var olmanın koşullarını içeriyor böylece. Savaşım ve sevgi.”

Ceyhun Atuf Kansu kendini ‘insan’ a adamış bir şairdi. Yalnız şiire değil, insana, emeğiyle var olan, varlığını sürdüren, çevresine ışık saçan insanoğluna… Şiirleri özgün bir kişiliği yansıtır. Alçakgönüllü, içtenlikli!.. Bir gün birkaç arkadaş oturmuş konuşuyorlarmış. ”Şairlerimizden yarınlara kim kalır, kaç şiir kalır” diye… Kansu çevresindekilere sormuş:

”Benden kaç şiir kalır? Dört beş şiir kalır dediler gönlümü almak için. Bilmiyorum, yarına, hele yüzyıllara benden ne kalır? Benim şiirlerimde biçimden çok öz ağır basar. Şiiri de yıllara en çok biçim taşır. Örneğin ‘Kızamuk Ağıdı’ en yaygın şiirimdir benim, ama bir gün, bir güzel sağlıklı düzende kızamıktan ölen çocuklar olmazsa, hangi duyarlığa seslenebilir bu şiirim, o zaman işlevini yitirmiş sayılmaz mı?”

Ama Kansu sözünü şöyle bitirmiş:

”Şiirim kalacağına, kızamuk ölümünün kalmamasını dilerim yine de.”

Ben bugünkü toplantıda olsaydım sevgili Ceyhun’un ”Taşlama” sını okurdum:

”Diren tutan, tornada işbaşında / Çapasında düveninde tezgâhında / Senin alın terindir ekmeği aziz kılan / Ellerinle birleşmeyen ellere yuh olsun.

Dağ başısın yücelerde güneşlisin / Ama derindedir asıl cevherin / İşletmeyen cevherini, ışıtmayan kaderini / Zalimliğe, geriliğe, karanlığa yuh olsun.

Çarşı kahvesi esnaf kahvesi balıkçı kahvesi / Bunca uyuşturduğun kana / El değmediğin topraklara, madenlere / Koyverdiğin bunca boş zamana yuh olsun.

Halk dedim, sözümün iptidasında / Ne varsa yeryüzünde sana kul yazdım / Hürriyetini verirsen yanılıp şaha / Şaha da, sana da, bana da hepten yuh olsun.”

O konuşmamızın sonunda en büyük özlemini şöyle belirtmişti:

”Ölmeden önce gelişmiş, özgür, aydınlık, güzel ustamız Mustafa Kemal’in deyimiyle ‘tam bağımsız’ bir Türkiye görmek isterim. Bir ohh çekeyim, şu güzel insanca düzende benim de bir katkım oldu diyeyim.” OKTAY AKBAL

Bağımsızlık Gülü

Yerden alıp o gülü
Hangi gülü?
Bir topçu neferinin
Sakaryalı yaz toprağında
Sıcak kan gülü.

Alıp koklamak o gülü
Hangi baharda?
Türkçenin özgür kırlarında
Türkülerde burcu burcu,
Bilgeliğin ana gülü!

Bir basmadan alıp o gülü,
Hangi basmadan?
Nazilli fabrikasından
Pamuğumuzdan, emeğimizden,
Dokuduğumuz halk gülü.

Hoyrat ellerinden alıp o gülü
Hangi ellerden?
Uzak Teksaslı çobanların

Bilmediği, uğruna can vermediği
Türkiyeli o çileler gülü.

Yerine koymak, kutsamak o gülü,
Hangi yerine?
Mustafa Kemal’in bahçesine
Bir ulusun suladığı beslediği
Yediveren bağımsızlık gülü!

Ceyhun Atuf Kansu

Çağdaş Koçero

Yıldızsız gök altında kör gecede
ilkel adaletin düzeni
Zenginlerden alıp fakirlere vermek
Alnından vurmak kötüyü

Öyle olmaz koçero gardaş
Toplumsal adaleti kurmalı
Güpe gündüz iken ortalık
Dağda değil başkentin ortasında

Ceyhun Atuf Kansu

Bekleyen Kadının Günü

Kadınım saçlarını tarar aynada,
Benim parmaklarım değmişçesine.
Bahçeye çıkıp şarkı söyler içinden
Sesinden sesim geçmişçesine.
Güneşin kızarttığı kayısılar gibi
Aklından ben geçerim güneşlenirken,
Kızarır al al olur ben öpmüşçesine.

Eğilmiş dikiş diker, gömleğimin düğmesi
Hayal eder beni, birden ürperir
İnce bir sızı duyar iğne batmışçasına.
Çocuğunu göğsüne bastırdığında
Erkekliğim geçer ta iliğinden
Benimle uzanıp yatmışçasına.

Bir sabah ayrıldım bir akşam kavuştum
-Ah, olgun dutlar gibi ballanmış gözlerinde-
saatlerin biriktirdiği o tatlı özlem
sanki uzak denizlerden dönüyorum,
karşılar, beni yıllarca beklemişçesine.

Ceyhun Atuf Kansu

Bozkırda Yaz Saatleri – I

Geniş bozkırlar üstünde çocukluğum geçmiştir,
Onlar ne sabahlardır, onlar ne gecelerdir.
Hangi çiçeğe, hangi ota sorsanız akrabam çıkar,
Dostum çıkar, kardeşim çıkar, sevgilim çıkar,
Her biri bir yaprak kalbiyle yoluma bakar,
Dikenlerdir, Salkımlardır, yaban gülleridir.
Dünyamızın yaşanmaya değer güzel günleridir,
Çiçek aylarıdır, güneşli aylardır, yıldızlı aylardır,
İnsana ölümsüz olanı, sonsuz olanı hatırlatır.
Irgatların yalın toprakta boylu boyunca yattığı,
Güneşin er doğup, dağın ardından geç battığı,
Serin gecelerdir, kavruk gündüzlerdir onlar.

Kaynak: Tüm Şiirleri-1
Ceyhun Atuf Kansu

Bozkırda Yaz Saatleri – II

Bozkırda rastlarım, her adımda yokluğa, hiçliğe,
Bizi suya, havaya çeviren değişikliğe,
Orada tattım gökyüzünden en derin boşluğu,
İçimde, bakarken düşen yıldızların sarhoşluğu,
Orada yanık toprakta bir tohum buldum,
Götürüp bir başka yanık toprağa koydum.
Bilmeden yitirmişim, bilmeden yitirdim,
Haberim yok, ne götürdüm, ne getirdim?
Geniş ovada, Konya’da, yeşil bir türbe durur,
İçinde, efendim Mevlana oturur.
Orman mıdır, deniz midir Antalya’da.
Kah kışlada, kah yaylada,
Kaygusuz Abdal’ın nağmesi okunur.
Garip bahçesinde açmış iğde,
Orada bir mezarda Sarıköy’de,
Yunus’um, taht kurar gönlüme kurulur;
O Tanrısal kaval, kaderini sürü saymış,
Götürüp çilenin kıraç otlağına yaymış.
Besleyip gönlünü aşkın en yücesinden,
Uzanuben, kavuşmayı sonsuzlaştıran yatağa,
Uykusu o uyku… uyanmamış bir daha.

Kaynak: Tüm Şiirleri-1
Ceyhun Atuf Kansu

Bozkırda Yaz Saatleri – III

Bense yaşamak istedim geniş bozkırlarda,
Yaşamayı ölüme birleştiren tek bir baharda,
Esip gider seher yeli, uyuyan güllerin rüzgârı,
Düşüncelerim hasad gününde böyle sapsarı,
Olmaya yüz tutan kalbimdir dalında kızaran,
Üstümde, geniş gün örtüsüyle gölgesiz haziran,
Yaşamaya koyulmuşum günlerimle, yıllarımla, aşklarımla,
Uyanırım dertlerimle, canlanırım şevklerimle,
Bırakmışım zaman denizine kendimi,
Bulutlar içinde süzülüp giden gemi!
Dağlar uğrağıdır, Paşa dağıdır, Beyrek dağıdır,
Yollar vardır, hanlar vardır, köyler vardır,
Bulutları akıp giden masmavi göğüyle bozkır,
Yaz sıcağında ışıldar, önümde uzanır.
Vazgeçmem kahrından, yokluğundan, sevdasından,
Hem güller, hem dikenler, hem salkımlar arasından,
Varıp giderim, gitmekte karar kılarım,
Dağları duman diye sarar şarkılarım,
Yaşarım, yaşarım, yaşarım…

Kaynak: Tüm Şiirleri-1
Ceyhun Atuf Kansu

Çocukluk Aşkı

Düşün, düşün ki anne ben daha çok küçüğüm,
Ilık ellerimden tut, beraber götür beni,
Oyuncakçıda büyük mavi bir gemi gördüm,
İşlenmiş, dalgaların köpüğüyle yelkeni.

Şu renk renk toplara bak, anne, ne güzel renk renk
Dönüyor içimde bir bayram yeri dönüyor,
Yuvarlanıyor gönlüm şu uçan toplara denk,
Bir yokuştan koşarak kalbim sana iniyor.

Kan değil, zafer akar benim savaşlarımda,
Hürriyet için ölür genç kurşun askerlerim,
İnsanlığın cenneti saklı göz yaşlarımda,
Yeni bir bahar çağı getirecek zaferim!

Korkma, korkma kaçmam ben, tahta atımla dağa,
Senden daha güzel bir dağ var mı rüyalarda?
Niçin uğraşsın küçük kuş yurdundan kaçmağa,
Yaşarken annesinin yeşerttiği kırlarda?

Kırılır, bütün iyi oyuncaklar kırılır,
Çocuk kalblerinden mi yaparlar hep onları,
Niçin oyun biterken en sonra hatırlanır,
Hâtıralarımızın en tatlı oyunları?

Satılır mı zengin bir oyuncakçıda söyle,
Anne, dün okuduğun masaldaki güzel kız?
Yeter, altın bir kalbim olsun, Tanrıdan dile,
Bütün zenginliğimi verir onu alırız.

Ceyhun Atuf Kansu

Dağ Köyü

Ben bir gün bu dağ köyünde,
Görülecek en güzel şeyleri gördüm.
Vâdiden geçen demiryolu,
Pırıl pırıl parlıyordu,
Irmak kıyısında bir istasyon,
Marşandizi ağırlıyordu.

Ben bir gün bu dağ köyünde
Duyulacak en güzel sesi duydum,
Rüzgâr, yüzyıllık ağaçların kalbinden,
Meşelerin, köknarların, pınarların
Gizli sazlarından haber verdi,
Yitmiş ormanların acısını dinledim, derinden.

Ben bir gün bu dağ köyünde
Bakılacak en güzel şeye baktım.
Dağ havasında, geniş yapraklı ümitlerin üzerine
Yattım, gökyüzünün altına
Hiçbir çağda bu kadar mavi olmamıştı.
Baktım da vuruldum maviliğine.

Ben bir gün bu dağ köyünde
Sevilecek en güzel şeyi sevdim.
Ağaçtan, kerpiçten, toprağınan taştan
Barınakları içinde doğan, yaşayan, ölen,
Vatan dediğimiz toprağı emeğine mülk eden,
Halk denen milyonları sevdim yenibaştan.

Ben bir gün bu dağ köyünde
Düşünülecek en güzel şeyi düşündüm,
Köy okulları dedim, dünyamızı dünya eden,
Bilgiler uğruna vurulmuş turnalar misali
Çırpınır, çaresizlikten ve sevgiden,
Düşmüş köy çocuklarının önüne bir öğretmen.

Ben bir gün bu dağ köyünde
Bulunacak en güzel şeyi buldum.
Kayalardan sızan sularda ne vardı, sular ne diyordu?
Dağların hikayesi kahramanların hikayesine benzer,
Gizlemiyordu dağ cevherini, yağmurdan kardan aldığını
Sebil gidiyor, kuşlara, kurtlara, insanlara veriyordu.

Ben bir gün bu dağ köyünde
Söylenecek en güzel şeyi söyledim.
Üstüne ay ışığı düşmüş bir tepede,
Bilge ve cesur kalbiyle hürriyet
Bütün insanlığın ateşini yakıyordu,
Yalazası dört yönde yansımış gökkubbede.

Ben bir gün bu dağ köyünde
Varılacak en yalın gerçeğe vardım.
Elli hanesiyle gömülü kalmış, unutulmuş
Yatmış tabiatın kurduğu en güzel yatağa
Acı rüyaların gecesine örtünüp köy,
Dağ güneşinden habersiz uyumuş.?

Kaynak: Türkiye Şiirleri
Ceyhun Atuf Kansu

Deniz Sevgisi

Vatan denizleri! Mavi, zengin kırlar,
Rüyamda büyük kadırgalar yüzen,
Akdeniz! Bayraklar, ünlü bahadırlar,
Bir çiçekli destan havasında gezen.

Bağ bozumu kokan, tatlı İzmir,
İlyada, Odisse! Güller açan bir çağ,
Şiirden, destandan örülmüş bir devir,
Hür bir sonsuzluktan yaşamaya veda.

Kadifekale’den hürriyete gülüş,
Hayatı bir salkım gibi öpebilmek,
Sepetine sanki dal dal ışık düşmüş,
En mutlu bir anda yeniden dilemek.

Dalgalı bir sevinç veriyorsun bana,
Ey mavi hatıra! Bütün duygularım,
Denizlerle dolu; beni de alsana!
Gönlüne dökülsün hür, deli suların.

Bir masal gölü mü, su mavi nakışlı,
Marmara! Gül, kiraz, ıhlamur bahçesi,
O büyülü, o saf, o temiz bakışlı,
O hür vatanların coşkun hayat seli.

Yağmurlu bahçeler, hüzün dolu şimal,
Yeşil bir mevsimde gülümseyen Samsun,
Küçük fındıklarla eylen altın dal,
Mavnalar, köpüklü yollar, yeşil yosun…

Denizlerde, engin, mavi denizlere,
Bir deniz sevgisi: Rüzgarlar, türküler,
Gemiler ardından açılan izlere,
Taze, hür aşkların çiçekleri düşer,

Kaynak: Tüm Şiirleri-1, S. 129-130
Ceyhun Atuf Kansu

Dünyanın Bütün Çiçekleri

“Bana çiçek getirin, dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin!”
Köy öğretmeni Şefik Sınığ’ın son sözleri.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçeklerini getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin…ve sonra öleceğim.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kır ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları
Geniş ovalarda kaybolur kokuları…
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri
Hepinizi, hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Köy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın,
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kopdağına göçen,
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen,
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencileri istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu eşsiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yaşamak istiyorum,
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarumar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımi ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yaşadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.

Ceyhun Atuf Kansu

Gül Türküsü

Gül diyorsam, durmadan
Bilinçaltı bahçemde bir
Ezik gül kaldığından belki
Çocukluğumun Mayıs dalından
Kimbilir?

Gül diyorsam bir zaman
Nedim’in övdüğü bir
O çok uzaklarda saraylı
Lale bahçelerinde soyut
Osmanlı gül değildir.

Gül diyorsam, ne zaman
Büyükannem bir
Avuç can eriğiyle birlikte
Üç yaprak çiy tanesi de
Getirir.

Gül diyorsam, hani Haziran
Hani şimdi açan bir
Gerçek güldür gündelik
Yapraklarını gül bitleri
Yiyip bitirir

Ceyhun Atuf Kansu

Kızamuk Ağıdı

Ben, gamlı, donuk kış güneşi,
Çıplak dallarda, sessiz dinleniyordum.
Köyleri, yolları, dağı taşı
Isıtıyor, avutuyordum.

Bir köy gördüm tâ uzaktan,
Dağlar ardında kalmış, bilmezsiniz,
Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan,
Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz,

Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,
Çocukları kızamuk döküyor,
Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,
Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.

Habersiz hepsi, kızamuktan ve ölümden,
Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz,
Ve, düşmüş bir gül oluyorlar birden,
Bebekler ölüyor, ölümden habersiz.

Ali’lerin kızı Emine’yi gördüm,
Öldü… Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü,
İkindiye doğru, evlerine vardım,
Gördüm, Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü.

Bir bir saydım, yirmi üç çocuk,
Ah, güllü Gülizar öldü,
Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk,
Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü.

Gamlı türkümle tepeden aşağı bıraktım,
Bıraktım kendimi düşesiye, ölesiye,
Bu acıdan sonra nasıl doğacaktım,
Nasıl dönecektim aynı köye?

İniyor ve karaltında örtüyordum,
Bu çocukları, bu habersiz çocukları,
Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum.
Bir şey demek için açılmıştı dudakları.

Ah, ben bir gün tepelerden, tepelerden
Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,
Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,
Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.

O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,
Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?
Ben perişan, utanmış…bu köyün üstünde,
Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?

Ben, bir günde yirmi üç küçük ölünün,
Gömüldüğünü gördüm bu köyde kızamuktan,
Ya siz ne gördünüz, söyleyin, söyleyin,
Bir şey söyleyin, bir şey söyleyin uzaktan.

Ah, ben gamlı kış güneşi, aydınlığın
Bütün suçlarını kalbimde taşırım,
Görerek ah, görerek, bilerek bir yığın
Karanlık gündüzün üstünde yaşarım.

Her mevsim dolanıp geldiğinde bu köye
Gücük ayda, kar örtülü bu ovada,
Utancımdan, hıncımdan yaş dökerek böyle,
Gamlı ve perişan asılı duracağım havada.

İkindiye doğru bırakıp kendimi
Bu küçük mezarların üstüne.
Bilmeyeceksiniz, perişan, çaresiz halimi,
Gül diyeceğim, gül dereceğim gül üstüne.
Yol kıyısında yirmi üç çocuğun mezarı,
Ah diyeceğim, ah dökeceğim yol üstüne

Ceyhun Atuf Kansu

Lirik Şarkı

Öt, güzel serçe, öt yeşil çalıda,
Sabahın sesini duyayım senden,
Şarkınla beraber gir penceremden,
Oyununu oyna renkli halıda.

Meşe dallarından uçup bana gel,
Gel, güzel serçem gel, böğürtlenlerden,
Saksılarım, baygın fesleğenlerden,
Ve güllerim bütün güllerden güzel.

Bir delice sevinç, çocuk sevinci
Ötüyor dallarda, gel güzel sevinç!
Ruhum bir şadırvan, eğil eğil iç,
Çınar yaprağıyla dokunmuş içi.

Sabahı taşıyan o en güzel kuş,
Şarkısıyla göçmüş uzak kırlara,
Veda et bu bahar o şarkılara,
Senin pencereni serçen unutmuş.

Ceyhun Atuf Kansu

Lumumba

Aldandın sen Lumumba
Aldandım ben.
Aldattılar aklı ve özgürlüğü.
Bilmem gerekliydi ya, bunu
Ben kurtuluş savaşı çocuğu
Tanımalıydım bu eski yüzü
İzmirden Ankaraya yangınlar alazında
Çocukların çığlığından, anaların acısından.

Aldattılar seni Lumumba
Aldatıyorlar beni.
Aldanıyoruz düpedüz
Tutsak halkların sunduğu tepsi
Belçikalı sofralara (amanın adı özgür ekonomi)
Bakır uranyum ve altın madeni
Kauçuk tarlalarında sömürge şapkaları
En ucuz zenginlik el emeği.

Aldandın sen Lumumba
Aldandım ben.
Aldatıyorlar gazetelerle, televizyonlarla.
Batı – O, Eflatunda kaldı – Batı? neymiş Batı?
Anamalın sömürgeci saltanatı,
Veren bir elle, alan bin elle
Bağımsızlıklar satılan çarşılar Çombelerle
Ve kanlı yumruğu bekçilik edenlerin
Tefeci konaklarına Batılı Brükselin.

Aldattılar seni Lumumba
Aldatıyorlar beni.
Güçlüdür o yargıçlar yargılıyız aldanmaya
Bankalardan uçaklarla roketlerle geliyorlar
Uyandığını duydular mı halkın gerinerek
İniveriyorlar ossaat tepesine
Tutulmuş paralı askerlerle.
Kongo bir halk ormanı değil artık
Kanlı sürgün avı doyumsuz çıkarların.

Vurdular seni Lumumba
Vururlar bizi.
Vuruyorlar o karanlık ırmaklarda
Ormanları delip geçen namuslu hançer ışıltıyı
Kara sıcak senin kanın akar Afrika gecesinden
Yağlı pırıl pırıl yüzleriyle iş adamları
Çil paralar atıyorlar dünya radyolarından
Düpedüz dilini tutmuş insanlığa.

Güçlüdürler, güçlü onlar: Kongo zengin,
Ezilmişlikle yoksulluk her yerde dilsizdir,
Dilsizdir fakir beyazlar ve zenci milyonlar
Aldanıyoruz durmadan, elimizde ne var?
Asyada, Afrikada, Güney Amerikada,
Perulu kızlar, Viyetnamlı oğullar
Ve sen Lumumba
Bedeni delik deşik zenci baba!

Ceyhun Atuf Kansu

Marmara Türküsü

Marmara benim gölümdür,
Dalgalı deli gönlümdür,
Büyülü, mavi gülümdür,
Açmış vatanın dalında.

Kıyısında at sulamış,
İstanbul’da gönlü kalmış.
Kaleler kurup da almış,
Dedem tarihin yolunda.

Karlı Uludağ sislenmiş,
Kıyılar renk renk süslenmiş,
Süleymaniye yaslanmış
Yatar zamanın gönlünde.

Kiraz bahçesi, zeytinlik,
Uçsuz bucaksız zenginlik,
Karşıda kıyılar silik.
Uyur güneşin altında.

Kaynak: Türkiye Şiirleri
Ceyhun Atuf Kansu

Tutuklamayın Ozanları

Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır ana dilini
Gökyüzünü yoksunlamak Türkçeden
Kırmaktır en taze dalı su yürürken

Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır ana sözcüğünü
Dili büyüten güneşli kapı önlerinde
Konuşurken gelen geçenle

Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır yaşamın pınarını
Bir ulusun yağmurlarını biriktiren
Ve akıtan zamanın dağ eteğinden

Bir ozanı tutuklamak
Nisan başlangıcında bir daldan
Üreyen bir gül haberini
Dondurmaktır ve sürdürmektir zemheriyi

Ozanı tutuklayan toplum, tutuklar kendisini
Bir büyük hapishanedir artık orası
Devlet adamı da tutukludur orda bir bakıma
Muş ovasında ot biçen bir köylüyü de..

Ceyhun Atuf Kansu

Uzun Hava

dumanlı dağın çobanı garip yıldız
yağmurlar yağmasına yağıyor
rüzgârlar esmesine esiyor
ben ölmüşüm sen ölmüşsün kime ne
kimsecikler derdimizi bilmiyor

kemah pazarında sıra sıra testiler
jandarmalar anacığım evimizi bastılar
al kanlarım bulaştı kelepçenin demirine
üstelik on sekiz ay ceza kestiler
ya ben neyleyim neyleyim
dumanlı dağın çobanı garip yıldız
şimdi ben burda yalnızım sen orda yalnız
kuş değilim lodos poyraz uçamam
demirlerin gölgesi yüreğimi karartır
ecel şerbetini yirmisinde içemem
ben ölmeylen kahpe dünya yıkılır

feranenin kapısında demir parmaklık
hey gidi bulutlar! hey kemah yolları!
ayağımda zincir kolumda zincir
bu meret mapusluk bu ince hastalık
bilir miyim nedendir nedendir nedendir

dumanlı dağın çobanı garip yıldız
ciğerim parçalanır dağlarda akşam oldu mu
garibim zincirlerim boynuma ağır gelir
anacığım ağlamaya durdu mu
kör talih bu kimi gider kimi kalır
ben ölmeylen kahpe dünya yıkılır

Ceyhun Atuf Kansu

Yanık Hava

Maviler içinde gördüm bir gün menevşemi
Yayla tutmuş başlamış aşkımın gül mevsimi.
Zühre olup yol düşmüş çeker beni şavkından,
O ışıldar sevdasından, ben yanarım aşkından,
Ben senin yüzünden güzelim konup göçücü oldum,
Böyle dağdan dağa yoldan yola geçici oldum.

Bir gün yine beyazlar içinde gördüm,
Kastı nedir bilmem, bir kere gönül verdim,
Turna derler böylesine halk türküsünde,
Çifte hasrettir uyuya kalmış göğsünde,
Aşkın dilini öğrenmeye Karacaoğlana varsam,
Diller döksem, güller döksem rüyasına uyandırsam.

Bir gün yine gördüm ki pembeler giyinmiş,
Güllerin aynasına bakıp ta övünmüş,
Sarı saçları düşmüş tel tel olmuş.
Şu garip gönlümü kul eden o ince bel olmuş,
Sorsam razı olur, hoşnut olur darılmaz,
Neyleyim ki inceciktir, dal kırılır, sarılmaz.

Bir gün de baktım giyinmiş macar olmuş,
Göğsünde Budin’in gülleri açar olmuş,
Karmendir güzel çingenelerin hası,
Kanlı olur Troubadour’ların rüyası,
Ah, şol meydanda ölesim gelir,
Bir gün bakarsınız İspanya’dan sesim gelir.

Ah, efendim ben ne diyarlar gezdim,
Türküler içinde bir de bu türküyü yazdım,
Aşktır rüzgârların en hovardası,
Bozulur insanın düzeni yıkılır obası,
Yeniden düzen tutmaya kervan kalkar yol alır,
Beri yanda yanık türkü kalır!

Ceyhun Atuf Kansu

Yeşilırmak

Hikayesi Kösedağ’dan başlar,
Yeşilırmağın macerası.
Ana sudan doğar, gelişir, büyür.
Çarşamba’ya doğru akar.

Hele ilkbahar selleri aman,
Dağ dağ açılır mı ovalara?
Sormaz toprakta ne var, ne ektiniz.
Kabarmış tarlaları ezdiği zaman.

Bu eski maceradır, bin yıl eski,
Hep ekmişler, o almış götürmüş.
Köyleri de basmış, kentleri de,
Ama bilmez ki, bilmez ki!..

Kaynak: Türkiye Şiirleri
Ceyhun Atuf Kansu

Haziran Ağaçları

Haziran ağaçlarının oralarda
Çocukların derisi yanmakta
Güneşli şapkalar altında

Orada ceviz ağaçları altında
Serin uykusunu yaprakların
Biri toprak üstünde uyumakta

Orada üvezler altında şimdi
Fransız devrimini okumakta
Gül koklayarak bir liseli kız

Orada vişne ağaçları altında
Gölgeler nakışlarını işlemekte
Kadınsı vakitlerin sepetine

Orada zerdali ağacı altında
Küçük zerdaliler düşmekte
Peygamber çiçekleri arasına

İğde ağaçları altında, dere boylarında
Kaplumbağalar toslaşmakta sevinçle
Tırtıllar ince ince yemekte yaprakları
Çocuklar erikleri taşlamakta
Erik ağaçları altında

Orada elma ağaçları altında
Seviler büyümekte gizli öpüşlerle
Ve ölüm yeşil yapraklarla adım adım
Yol almakta, güz mezarlığında
Soyunmuş kavaklar altında

VİVA ZAPATA

1- Mısır Ekmeği

Güneşin yedi bebesi bir kilimde

Çıplak ayaklarıyla sıcak bağ topraklarından

Geldi penceresinden üç kız bir oğlan bakan

Saz tavanından kurumuş kara üzümler

Sarkan evine.

Gene yoksuldu, gene neşeli çeteci ak dişleriyle

Zapata?nın eski arkadaşı

Attı terli saçlarından hasır şapkasını

Tütüyordu mısır ekmeği kadının fırın gözlerinde.

2- Güller, Gözler ve Kan

Ayaklarıyla söylüyor türküsünü

-Kırmızı bir güldür topukları-

Bağlıyor gözlerini erkeğine

Mavi göğünden Meksika?nın

Dokuduğu sağlam kara ipliklerle.

Ayaklarıyla içiyor andını vura vura

Çiçek bayramında, şenlik gecesinde

Toprağa yazıyor ve bir damla kan

Alıp bir gül düğümü atıyor seviye!

3- Gül Avlusu

Bu duvardan bir bak hemi

Bir bak beylerin çiftlik evine.

Çıngırdarken eşeklerin boynu

Dönerken bağ bozumundan.

Çıplak ayakların üzerinde uzan

Bak, bir avludur ortasında

Bey kızı oturmuş üzüm yer

Güllerin açtığı kuyu başında.

4- Halk Tanrısı

Boğa güreşçisi boğa ile

Köylü kısır toprak doğa ile

Zapata kayaların başında

Çarpışır durur ağa ile.

Doktor Alvarez çocukların

Başucunda, ölüm ile

Zapata çıkar gelir yollardan

Halk Tanrısı, o güzelim ezik gül

Savaşır kanlı başı, zulüm ile.

Buğday, Kadın, Gül ve Gökyüzü, s. 113-114

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Nikolay Vasilyeviç Gogol’un Yaşam Öyküsü

Nikolay Vasilyeviç Gogol (Rusça: ??????? ?????????? ??????) (31 Mart 1809 - 4 Mart 1852) gerçekçi Rus roman ve oyun yazarı....

Kapat