Icarus, Prometheus ve Pandora’nın hikâyeleri lüzumsuz derecede akıllı olmanın risklerini resmeder

MEDENİYET DENEYİ hakkında kuşkuya kapılanlar uzun zamandır mevcut, değişimin çoğu insanın fark edemeyeceği kadar yavaş ilerlediği zamanlarda bile kuşkulananlar vardı. Icarus, Prometheus ve Pandora’nın hikâyeleri lüzumsuz derecede akıllı olmanın risklerini resmeder, Tekvin kitabında da geçen bir temadır bu.[36] Herhalde bu konudaki en derin kadim hikâye, özellikle de çöküş deneyimini yaşayan bir kültürden geldiği için Maya yaratılış destanı Popol Vuh’ta yer alan,[37] çiftlik ve ev aletlerinin insanları alaşağı edişini anlatan “Aletlerin İsyanı”dır:

Ve (bu şeylerin) hepsi konuşmaya başladı… “Gücümüzü hissedeceksiniz. Etlerinizi öğütüp lime lime edeceğiz,” dedi değirmen taşları… O esnada elekleri ve tencereleri dile geldi: “Bize acı verdiniz, eziyet çektirdiniz… Sanki hiç acı çekmezmişik gibi bizi yaktınız. Şimdi aynısını siz hissedeceksiniz, sizi yakacağız.”[38]

Kübalı yazar Alejo Carpentier’in işaret ettiği üzere, makinelerin tehdidine dair aldığımız ilk açık uyarıdır bu.

Bu gibi uyarılar on dokuzuncu yüzyılda, zorlayıcı teknik ve sosyal değişikliklerin tarihte ilk kez tek bir ömür zarfında hissedilmesiyle birlikte yaygın bir hal aldı. 1800’de kentler nispeten küçüktü, hava ve su nispeten temizdi, yani sizi kanser etmiyor da kolera olmanıza yol açıyordu. Rüzgârdan ya da insan uzuvlarından daha hızlı hareket eden bir şey yoktu. Makinelerin sesi neredeyse hiç bilinmiyordu. 1600’den 1800’e getirilmiş bir insan kolayca başının çaresine bakabilirdi. Ama 1900’e gelindiğinde caddelerin üstünde arabalar, altında elektrikli trenler vardı; perdelerde filmler oynuyordu, dünyanın yaşının milyonlarca yılı bulduğu anlaşılmıştı, Albert Einstein Özel Görelilik Kuramı’nı yazıyordu.

Yüzyıl başında Mary Shelley Frankenstein adlı romanıyla yeni bilim üzerine kafa yormuştu. Charles Dickens Hard Times’ta sanayinin toplumsal maliyetleri hakkında keskin ve ileri görüşlü bir eleştiri sunmuş, “İyi Samariyeli yoksa Kötü Ekonomist mi?” diye sormuş, yeni dinin net getiri olduğunu öngörmüştü: “Doğumdan ölüme insanlığın varoluşunun her santimi tezgâh başında bir pazarlık olacaktı,” diye yazmıştı.[39]

Samuel Butler 1872’de yazdığı Erewhon (“Nowhere”in –hiçbir yer– ters çevrimidir) adlı romanda Avrupa’dan çok önce sanayileşmiş, ama ilerlemenin etkilerinin Luddite bir devrimin kıvılcımını çaktığı ücra bir uygarlık yaratmıştı. Erewhon’lu bir radikal, büyük tehlikenin mevcut makinelerden çok makinelerin evrilme hızı olduğunu yazıyordu: Zamanında durdurulmazlarsa bir dil geliştirebilirler, kendi kendilerini üretebilirler ve insanlığı boyunduruk altına alabilirlerdi. Butler burada Darwincilikle kafa buluyordu, ama Buhar Çağı’nın soluk soluğa canavarlarının neden oldukları kaygılar yeterince gerçekti. Genç Benjamin Disraeli başbakan olmadan yıllar önce Coningsby adlı romanında Erewhon’un korkularını haber veriyordu: “Gizemlerin gizemi makinelerin makineler yapmasıdır, insanın zihnini ilginç, hatta berbat spekülasyonlarla dolduran bir manzara.”[40]

Victoria dönemi ilerlerken birçok yazar “Nereye gidiyoruz?” diye sormaya başladı. Onların yüzyılında bu kadar fazla şey bu kadar hızlı oluyorsa, sonraki yüzyılda neler olurdu acaba? Butler, Wells, William Morris, Richard Jefferies ve başka birçokları fantazi, satir ve alegoriyi harmanlayarak bilimsel romans olarak bilinen bir tür yarattılar.

Wells 1895 tarihli Time Machine’de (Zaman Makinesi) bir gezgini, insan ırkının Eloi ve Morlock olarak ikiye ayrıldığı uzak bir geleceğe gönderir. Eloiler Morlockların sanayide çalıştırılmasıyla beyinsizce yaşayan, lükse düşkün bir üst sınıftır; yeraltında yaşayan, görünürde onların köleleri olan bu alt insanların onları yemek için besledikleri akıllarının ucundan bile geçmez.

William Morris News from Nowhere’de sanayi sonrası bir Yeni Çağ düşlemişti; dürüst zanaatkârlık, iyi tasarım ve serbest aşkın olduğu Raphael öncesi bir Ütopya’ydı bu çağ. Morris, buradan hareketle ilk büyük küreselleşme dalgasına, buharlı gemi, telgraf ve Britanya İmparatorluğu’nun hükmettiği dünya piyasasına saldırmıştı:

Zanaatkârın işindeki mutluluğunun, temel rahatı ve sağlığının… bu sıkıntı verici büyük bölümü üretmeye bile değmeyecek şeylerin “ucuz üretimi”nin yanında bir kum tanesi kadar bile değeri yok… Toplumun tamamı Dünya Piyasası denilen bu kurt gibi aç canavarın ağzında…

Geçmişten bir şeyler öğrenebilecek olmamıza rağmen, fazla bir şey öğreniyormuş gibi görünmüyoruz. Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki son kuşak, genç Einstein ve Oscar Wilde’ın yaşadığı, Josep Conrad’ın romanı Secret Agent’ın (Gizli Ajan) geçtiği dönem birçok bakımdan bizimkine benzer bir devirdi: Eski yüzyıl bitap düşmüştü, yeni yüzyıldaysa ahlaki değerler ve kesin diye bilinen şeyler solup gidiyor, gölgelerin içine bombacılar siniyor, sanayiciler köşklerinde bu dizginsiz serbest teşebbüsün herkese yeni bir Kudüs getireceğini ilan ediyorlardı.

Daha düşünceli gözlemciler değişimin kontrolden çıktığını anlamışlar, sanayinin güçleriyle birlikte insanlığın intihar aracını bulduğundan korkmaya başlamışlardı. Şovenist ulus-devletlerin bir silahlanma yarışına girdiğini görüyorlardı. Toplumsal sömürüyü, kentlerdeki geniş gecekondu bölgelerini, havanın ve suyun kirlendiğini, “medeniyet”in “vahşiler”e varil varil makineli tüfekle aktarıldığını görüyorlardı.[41]

Peki ya bu silahlar Zululara ya da Siouxlara değil de diğer Avrupalılara doğrultulursa? Ya gecekonduların geriliği insan ırkının yozlaşmasına yol açarsa? Birçok insan için köklerinden uzaklaşma, sefalet ve pislik anlamına geliyorsa bu ekonomik üretimin amacı tam olarak nedir? Wells’in Zaman Gezgini seyahatinin sonuna geldiğinde medeniyeti “kendisini kuranları sonunda kaçınılmaz olarak mahvedecek aptalca bir istifleme” olarak betimler.

Hiç kuşkusuz birçok kişi, bizim, bu karamsar Victoria dönemi insanlarını yalancı çıkardığımızı söyleyecektir. Çıkarıyor muyuz acaba? O insanlar, bizim zamanımıza dair hayal ettikleri dünyanın ayrıntılarında yanılmış olabilirler, ama bir bela çıkacağını öngörmekte haklıydılar. Onların hemen ardından Büyük Savaş ve 12 milyon ölü,[42] Rus Devrimi, Büyük Bunalım, arkasından Hitler, ölüm kampları, 50 milyon kişinin öldüğü İkinci Dünya Savaşı ve atom bombası geldi. Bunları Kore Savaşı, Soğuk Savaş, neredeyse ölümcül Küba Füze Krizi, Vietnam, Kamboçya ve Ruanda izledi. En karamsar Victoria dönemi insanı bile yirminci yüzyıl savaşlarında 100 milyondan fazla, Roma İmparatorluğu’nun toplam nüfusunun iki katı sayıda insanın kıyıma uğradığını öğrendiğinde hayrete kapılırdı.[43] Tarihin fiyatı gerçekten de yükseldi.

Victoria döneminin bilimsel romanlarından türemiş iki tür vardır: Genelgeçer bilimkurgu ve karamsar bir gelecekte geçen derin toplumsal hicivler. İkinci grupta yirminci yüzyılın en önemli kitaplarının birkaçı yer alır: Aldous Huxley’nin Brave New World’ü, George Orwell’in 1984’ü, J. M. Coetzee’nin Barbarları Beklerken’i ve bir nükleer savaş sonrasındaki mahvoluşu anlatan birkaç roman, bunlar arasında yer alan, Russell Hoban’ın yazdığı Riddley Walker bir başyapıt olsa gerektir.

Nükleer tehdit silinip giderken (belki), modern kıyamet romanları ilk kez Hiroşima’dan önce gündeme getirilen kaygıları, özellikle de yeni teknolojinin riskleri, bizim türümüzün karıncavari bir düzen için insanlığını terk etmeksizin nasıl hayatta kalabileceği gibi sorunları yeniden ele almaya başlamıştır. (Herhalde Brave New World’ün en rahatsız edici yönü Huxley’nin düzen şeytanı hakkında ileri sürdüğü güçlü savunuydu, bu savunuyu cevaplamak bugün 1932’de olduğundan daha zor.) Erewhon’un madeni sesler çıkartan canavarları, bütün biyosferi tehdit eden daha ince biçimler aldılar: İklim değişikliği, toksik atıklar, hastalıklara neden olan yeni maddeler, nanoteknoloji, sibernetik, genetik mühendislik.

1945’ten bu yana hem komünizmin hem kapitalizmin yol açtığı çevresel yıkımın büyük bir bölümünün nedeni Soğuk Savaş dönemindeki silahlanma yarışıdır. Silahlanma yarışı olmasaydı, her ikisi de doğal ortamlarına (ve denetimleri altındaki insanlara) daha iyi davranabilirlerdi.

Distopyacı bir hiciv yazmanın tehlikelerinden biri, işleri doğru tahmin ettiğinizde yaşadığınız sıkıntıdır. On yıl önce A Scientific Romance adlı romanım üzerinde çalışmaya başlamıştım, bu başlığı seçmiştim, çünkü Victoria dönemi insanlarının hakkını teslim etmek istiyordum, çünkü kitabımın konusu bilime beslediğimiz delice aşktı. Hicvetmek amacıyla, haberlerde duyduğum şeylere dayanarak uçuk çıkarımlarda bulundum. Deli dana hastalığından ölen bir karakter vardı kitapta, son taslakta onun o kadar da uçuk olmayan bir şey yüzünden ölmesinin daha iyi olacağını düşünüyordum. Ama kitap 1997’de yayımlandığında onlarca insan gerçekten de deli dana hastalığından ölmüştü.[44] Hicvimin diğer unsurları (soğuk Londra’yı tropikal bir bataklığa dönüştüren iklim değişikliği, genetik olarak değiştirildikleri için hayatta kalan insanlardan oluşan bir ırk, genital bölgedeki kıllar gibi kendi kendini sınırlama özelliğine sahip olduğundan biçilmesi gerekmeyen, genetiği değiştirilmiş bir çim türü) da artık, yazmaya başladığımdaki gibi güldürücü aynalar olmaktan çıkmış görünüyorlardı. Kitabımın kahramanı Londra’nın ormanlık harabelerinde kapatılmış, binaların beton duvarlarla korunduğu bir cadde bulur. Savunma düzenine geçmiş Britanya hükümeti 2030’larda son günlerini burada geçirmiş olsa gerek, diye düşünür.[45] Bu yılın başında gazetelerde, Tony Blair hükümetinin Parlamento binalarını 4,5 metre yüksekliğinde[46] beton ve dikenli telle çevirmeyi planladığını okudum.[47]

Kâhin olmak istemiyorum, öyle bir iddiam da yok kesinlikle. Kriz zamanlarında duvarların yükseleceğini öngörmek için Nostradamus olmaya gerek yok, ama en kalın duvarlar zihinde. Gerçek deli dana felaketinin en manidar yönlerinden biri, Britanya hükümetinin çok uzun bir süre boyunca her şeyin yoluna gireceğini ummaktan başka bir şey yapmamış olmasıdır. Margaret Atwood da biyoteknolojiyi konu alan, kısa süre önce yayımlanan distopyası Oryx ve Crake’te yakın gelecekte medeniyetin çöküşünü resmeder. Karakterlerden biri şöyle bir soru yöneltir: “O halde bir tür olarak umutla mahvolmaya yazgılıyız, öyle mi?” Umutla mı? Eh, evet. Umut bizi eski sorunlar için yeni çözümler icat etmeye yöneltiyor, bu icatlar da çok daha tehlikeli sorunlar yaratıyor. Umut, en büyük boş vaatte bulunan politikacıyı seçiyor; her borsa simsarının ya da piyango satıcısının bildiği üzere çoğumuz azıcık umudu, sağduyulu ve öngörülebilir bir sadeliğe yeğliyoruz. Açgözlülük gibi umut da kapitalizmin motorunu besliyor.

John Steinbeck bir keresinde yoksullar kendilerini sömürülen bir proletarya değil, geçici olarak dara düşmüş milyonerler olarak gördükleri için Amerika’da sosyalizmin hiç kök salamadığını söylemişti. Bu sözler Amerikan kültürünün sınırlılık fikrine neden bu kadar düşman olduğunu, son enerji darboğazı sırasında seçmenlerin neden kazak giyen Jimmy Carter’ı reddettiklerini, onun yerine tutumlu olmaya dudak bükerek onlara “Amerika’da hâlâ sabah olduğu”nu söyleyen Ronald Reagan’ı seçtiklerini açıklamamızı sağlıyor.[49] İlerleme fikrinin başka hiçbir yerde bu kadar ateşli müritleri yoktur.

Marx, kapitalizm hakkında onu övercesine “sınırları yıkmaya yarayan bir makine” dediğinde kesinlikle haklıydı. Komünizm de kapitalizm de dünyevi bir cennetin rakip versiyonlarını sunan materyalist Ütopyalardır. Pratikte komünizm doğal çevreye karşı daha iyi davranmamıştır. Ama en azından malların paylaşılmasını öneriyordu. Kapitalizm ekonominin sonsuz olduğunda, dolayısıyla paylaşmanın konu dışı olduğunda ısrar ederek bizi mekanik tavşanın peşinden tazılardan önce ilerlemeye ayartır. Diğerlerini devrilinceye kadar koşar vaziyette tutmaya yetecek kadar tazı arada bir gerçek bir tavşan yakalar. Eskiden bu oyunu yalnızca yoksullar kaybederdi, şimdi bütün gezegen kaybediyor.[50]

Kitabın Künyesi
İlerlemenin Kısa Tarihi
Ronald Wright
Çeviri: Ebru Kılıç
Kapak İllüstrasyonu: Sedat Girgin
Aylak Kitap

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here