Tolstoy’un “Savaş ve Barış” romanında Napoléon figürü, kolektif bilinçdışının bir narsisistik yanılsaması olarak okunabilir mi?
Lev Tolstoy, Savaş ve Barış’ta Napoléon Bonaparte’ı yalnızca tarihsel bir figür olarak değil, tarih anlatısının kendisini sorunlaştıran bir temsil olarak kurar. Roman boyunca Napoléon, askerî deha mitiyle yüceltilmiş bir “büyük adam” olmaktan ziyade, olayların gerçek belirleyicisi olmayan, ancak bu belirleyicilik yanılsamasının merkezinde yer alan bir figürdür.
Narsisizm ve Kolektif Yanılsama: Kuramsal Çerçeve
Freud, Narsisizm Üzerine adlı metninde narsisizmi yalnızca bireysel bir patoloji olarak değil, kitle psikolojisinin temel dinamiklerinden biri olarak da ele alır. Kitle, ideal benlik imgesini dışsallaştırarak bir lidere yükler; böylece lider, bireysel egoların büyütülmüş bir yansımasına dönüşür (Freud, Kitle Psikolojisi ve Ben Analizi).
Bu bağlamda lider figürü, öznenin kendi sınırlılığını inkâr etmesini sağlayan bir narsisistik telafi mekanizmasıdır. Lacan’ın terminolojisiyle ifade edersek, bu figür imgesel düzende kurulur; bütünlük, güç ve tutarlılık yanılsaması üretir.
Tolstoy’da Napoléon: İmgesel Bir Merkez
Tolstoy, Napoléon’u sık sık ironiyle betimler. Borodino Savaşı sırasında Napoléon’un kendisini tarihin merkezinde konumlandırışı, Tolstoy tarafından bilinçli biçimde boşa düşürülür:
“Napoléon, kendisinin verdiğini sandığı emirlerin hiçbirinin savaşın gerçek akışı üzerinde belirleyici olmadığını bilmiyordu.”
Bu ifade, Napoléon’un tarihsel eyleyicilik iddiasının bir benlik yanılsaması olduğunu açıkça ortaya koyar. Psikanalitik açıdan bu, narsisistik öznenin kendi etkisini abartma eğilimiyle örtüşür.
Tolstoy’un Napoléon’u çoğu zaman bedensel küçüklük, jestlerin yapaylığı ve rol oynama hissi ile betimlemesi de dikkat çekicidir:
“Napoléon, kendisine yakıştığını düşündüğü pozda duruyor, tarihin kendisini izlediğine inanıyordu.”
Bu sahnelerde Napoléon, Lacan’ın ayna evresini andırır biçimde, kendi imgesine hayran bir özne olarak sunulur; ancak bu imge, dış dünyanın karmaşıklığıyla sürekli çatışma hâlindedir.
Kolektif Bilinçdışı ve “Büyük Adam” Fantezisi
Tolstoy’un tarih felsefesi, bireysel iradeyi sistematik biçimde küçümser. Ona göre tarih, milyonlarca küçük nedenin sonucudur; Napoléon ise bu karmaşık sürecin fantezi düzeyindeki simgesidir. Romanın bir yerinde Tolstoy, Napoléon mitini doğrudan hedef alır:
“İnsanlar, anlamadıkları şeyleri bir kişinin iradesine bağlamayı severler.”
Bu cümle, kolektif bilinçdışının işleyişini açıklar: Belirsizlik ve kaos karşısında özne, her şeyi kontrol eden bir figüre ihtiyaç duyar. Napoléon, bu ihtiyacın tarihsel olarak kristalleşmiş hâlidir. Böylece Napoléon, bireysel bir narsistten çok, kolektif narsisizmin taşıyıcısı olur.
Andrey Bolkonski ve Narsisistik Çözülme
Prens Andrey’nin Austerlitz’te Napoléon’a duyduğu hayranlık, daha sonra derin bir hayal kırıklığına dönüşür. Gökyüzüne baktığı sahnede bu çözülme simgesel olarak ifade edilir:
“O yüce gökyüzü vardı; Napoléon yoktu artık.”
Bu sahne, psikanalitik açıdan ideal-benlik yıkımı olarak okunabilir. Napoléon figürünün büyüsü bozulur; özne, kendi ölümcüllüğüyle yüzleşir. Böylece narsisistik yanılsama dağılır ve yerini varoluşsal bir boşluk alır.
Özetle
Tolstoy’un Savaş ve Barış’taki Napoléon tasviri, psikanalitik açıdan kolektif bilinçdışının narsisistik bir yanılsaması olarak güçlü biçimde okunabilir. Napoléon, tarihin gerçek belirleyicisi değil; tarihin anlaşılmazlığı karşısında üretilmiş bir imgesel merkezdir. Tolstoy, bu figürü sistematik biçimde küçülterek, hem “büyük adam” mitini hem de insanın kendi gücüne dair narsisistik yanılsamasını ifşa eder.
Bu yönüyle Savaş ve Barış, yalnızca tarihsel bir roman değil; aynı zamanda kolektif narsisizmin erken ve derinlikli bir eleştirisi olarak da değerlendirilebilir.