Uyku – Orhan Kemal

Türkiye edebiyatının en özgün ve gerçekçi yazarlarından Orhan Kemal, yazdığı roman, oyun ve öykülerin hepsinde yoksul, hayatla mücadele etmek zorunda olan ama umudunu, yaşama sevincini kaybetmeyen insanlardan söz eder. Uyku’daki yedi öykü, yine aynı dünyanın çocuklarını anlatıyor. 

“Orhan Kemal, “Uyku” öyküsünde hafta tatilinde de çalıştırılan çocuk işçilerin dramını anlatır. Bu yasa dışı durumu, çocuklara acıdığından, yetkililere haber vermek isteyen bir ustanın para karşılığı sustuğunu vurgulayarak işçilerin kişisel çıkarları açısından nasıl sömürüldüklerini de anlatır.  Bütün bunlara ekmek parası için katlanılır. Ekmek kavgasının bir yüzü de budur.”
Adnan Özyalçıner

UYKU

“Cumartesiydi.
Madeni eşya fabrikası hafta tatiline hazırlanıyordu. Fabrikanın yüz elli amelesinden sekseni, on dörtle on altı yaş arasında erkek çocuklardı ki, yirmi kadarı “pres” makinelerinde çalışıyordu. Üstleri başları paramparçaydı. Aşağı yukarı aynı boy ve aynı kalıpta olduklarından, birbirlerine benziyorlardı.

Terden sırılsıklamdılar… Atelyenin makine gürültüsü yüklü ağır havasında kaynaşıyorlardı: muslukların fışkıran suyunda el yüz yıkayanlar, sıra bekliyenler, helalara girip çıkanlar, fırsattan istifade, kovalamaca oynayanlar… Gömleklerinin yağlı yollarıyla terlerini sildikçe de, vıcık vıcık makine yağı büsbütün sıvaşıyordu.

Fabrika Ustabaşısı –kırk beşlik, zayıf, kısa boylu– başını kaşıyarak baba Ferhat’ın yanına geldi. Baba Ferhat, büyük mengenede preslerden birinin kamasını eğeliyor, ilerisindeki freze makinesinin sesine sesini uydurmuş, bir Anadolu havası mırıldanıyordu. Haşlanmışa benzeyen yüzünden sızan ter, yağ lekeleriyle karışıp boynuna, göğsüne, ordan da aşağılara iniyordu. Ustabaşının kendisine baktığını farkedince, işi bıraktı, doğruldu. “ooof, of be!” Dedi. Ustabaşı gülerek baba Ferhat’ın yanına geldi, bir şeyler konuştular, sonra, Ustabaşı, tamir odasının yanına gitti. Kapının sağ duvarındaki mermer levhada şalteri indirdi. Atelye çatısının altında dönen ana volan sarsılarak yavaşladı ve fabrika istop etti.
Herkes paydos sanmıştı… Halbuki Ustabaşı, tornalardan birinin üstüne sıçradı, düdük öttürdü, ameleyi topladı. Nutuk söyler gibi:
— Bana bakın! Diye bağırdı, öğleden sonra iş var… Sabaha kadar çalışacağız belki de… İsteyen gidebilir, kalan çift yevmiye alacak… İsteyen gider, dedim, zorla değil…
Atelyeye bir sessizlik çöktü. Sonra mırıltılar, fis-koslar başladı, arkasından da baba Ferhat’ın eğe sesi.
Onuncu pres’in işçisi çocuk Sami, etrafına bakındı, yutkundu, gözlerini ovaladı… Öyle canı sıkılmıştı ki… “Gitsem mi?” diye aklından geçirdi, sonra caydı… Ustabaşı aksidir, Sami işi bırakır giderse, Ustabaşı bir daha fabrikaya adım attırmaz onu. Fabrikanın ameleye ihtiyacı yok ki, kapının önü kendi kadar çocuklarla dolu. Saat ücretlerinin düşmesine sebep hep bu aylak çocuklar…
Ustabaşı kimsenin kımıldamadığını görünce makineden atladı. Gitti şalteri itti. Volanlar dönmeye başladılar, baba Ferhat’ın eğe sesi silindi.

Mevsim yazdı. Atelyenin arka pencerelerinden olanca hızıyla vuran öğle güneşi, içerden altı tav ocağının kızıllığını alıyordu. İş Kanunu’na göre fabrika saat birden itibaren paydos etmeye mecburdu. Onun için, fabrikanın gürültüsü dışardan işitilir de iş dairesinin kulağına gider diye, Ustabaşı’nın emriyle fabrika bekçileri atelyenin tekmil pencerelerini, tavandaki yuvarlak deliklere varana kadar örtünce, atelye karardı, tav ocaklarının kızıllığı birden bütün kuvvetiyle meydana çıktı. Çok geçmeden atelyenin elektrikleri yandı, ocaklar tekrar sönükleştiler.

Bunaltan bir sıcak başlamıştı. Baba Ferhat küfrederek gömleğini attı, paçaları düğmeli uzun donu çemirledi. Gövdesi terledikçe kaşıntı artıyordu.

Çocuklar da gömleklerini soyundular. Kömür ambarına, helaya yalınayak gidip geldiklerinden, ayakları bileklerine kadar simsiyahtı. Preslere çinko levha getiren, kalıplanan karavanaları ambara götüren, depolardan tav ocaklarına maden kömürü taşıyan yardımcı çocuklardan yalnız ikisinin pantalonları uzundu, geriye kalanlar kısa pantalon giyiyorlardı.

Çocuk Sami atelyenin duvar saatine istemiye istemiye baktı: biri çeyrek geçiyordu daha… Paydos’u düşündü. Aradaki zaman hiç bitmeyecek kadar uzun geldi.

Pulanyalar kıvrım kıvrım yonga döküyorlardı. Çocuk Sami düşündü: öğleden sonra paydos olacaklar diye yiyecek getirmemişti. Karnı pek aç değildi ama, gece belki de acıkır diye elli kuruş avans almaya karar verdiyse de, vazgeçti. Annesi, “Aman oğlum Sami, sakın borç etme… Ay başında taksitimizi ödeyemezsek evimizden atarlar bizi…” diye sıkılamıştı. Makinesinin kolunu çekti, bir karavana daha kalıpladı. Sonra volanı boşa itti ve helalara yürüdü. Muslukların başı gene kalabalıktı, sıra bekledi.

Burası atelyenin içinden daha serin olduğundan, çocukların hoşuna gider. Fakat ustalar rahat vermez ki… İkide birde kontrole gelirler. Çocuklar kaçar, ustalar kovalar. Yakalanan evvela dayak yer, sonra da ceza…

Çocuk Sami musluğun fışkıran ılık suyunda elini yüzünü yıkadı, vücudunu ıslattı, yaş gövdesini ovdu, serinledi. Başını tekrardan musluğa götürüyordu ki düdük sesleri… Çocuklar kaçıştılar. Sami de tav ocaklarının arkasından usullacık sıvıştı. Ocakların ora müthiş sıcaktı, ıslak vücudu kuruyuverdi. Makinesine geldiği zaman saçlarından başka yaş yeri kalmamıştı. Tekrar alev alev yanmaya başladı.

Celal Usta makinelere teker teker uğruyor, avans istiyenlerin adlarını bir kağıda yazıyordu. Sıra Sami’ye gelince o, “İstemem…” dedi.

Saat ikide, bir saatlik yemek paydosu verildi. Çocuk Sami kömür ambarına indi. Ambar karanlıktı, rutubetliydi ama, toprak serindi. İri bir maden kömürü parçasını başının altına alıp yorgun vücudunu toprağa bıraktı, hemen uyudu… Düdük sesleriyle uyandığı vakti, kontroller ellerinde elektrik lambaları çocukları işbaşına kovalıyorlardı. Sami de kalktı. Kaburgaları rutubetten buz kesilmişti. Makinesine geldi.

Karşıda, Baba Ferhat’ın mengenesinin az ilerisinde demirci Şuayp’la kalfası Danyal, kızıl bir demire balyoz sallıyorlarlar; büyük ve ağır çekiçler örs’e indikçe etrafa kıvılcımlar saçılıyordu. Danyal’ın arkası Sami’ye dönüktü. “topense” kesilmiş ense saçları, onun yeni yetişme bir delikanlı olduğunu gösteriyordu.

Yüzü görünen Şuayp ustaysa, ellilik bir adamdı. Balyozu kaldırırken boynunda parmak parmak damarlar şişiyor, boyun derisi yırtılacakmış gibi geriliyordu.

Sami, Danyal’ın kollarına imrenerek baktı, kendininkileri düşündü. Onunkiler ipinceydiler… Saçlarının dibinden ılık ılık sızan ter gözlerini yakıyordu. Tekrar helâ aralığına geldi. Muslukta elini yüzünü yıkadı, gövdesini ıslattı. Dönüşte, tornacıların alat ve edevat dolabının camında kendini gördü: ipinceydi. Omuzları dar, omuz başları çıkık çıkıktı… Utandı. Kendisine bakıyorlar gibi geldi, büsbütün utandı ve telaşlandı. Halbuki her şey yerli yerinde, herkes kendi dalgasındaydı. Baba Ferhat, yalnız o, eğe eğelerken arada gözü Sami’ye kayıyordu. Sami sanıyordu ki, Baba Ferhat, onun zayıflığına bakıyor. Omuz başlarını avuçlarının içleriyle kapıyarak makinesine koştu.

Zannediyordu ki, herkes onunla, onun zayıflığıyla meşgul, birbirlerine, “Amma da zayıf ha!” Diye fısıldıyorlar. Bu his gittikçe büyüyordu. Tam bu sırada, yanındaki presin işçisi çocuk Nuri:
— Lan Sami, dedi, amma da zayıfsın ha!
Sami sarsıldı.
— Ne zayıfı yahu, dedi, sen zayıf değil misin?
— Ben gene de senden etliyim oğlum… Diye, kabaran bir hindi azametiyle, yan yan baktı.
Çocuk Sami, cevap vermedi, fakat kahroldu.
Beriki, aceleyle kalıpladığı bir karavanayı çıkardıktan sonra:
— Kollara dikiz! Dedi.

Kendi pazusunu şişirip Sami’ye gösterdi. Bu kol Sami’nin kolundan kalındı.

Sami cevap verse, bir tek kelime söylese ağlıyacaktı. Öyle dolmuştu ki… Çömeldi. Makinenin tozlu ayakları arasına tortop sıkıştırdığı ıslak gömleğini aldı, giyindi.

Çocuk Nuri’yse, çocuk Hadi’ye, Sami’yi göstererek bir şeyler fısıldadı. Bir ara:
— Allahını seversen bak, dedi, hortlağa benzemiyor mu?

Sami gene cevap vermedi. Şuayp Usta yeni bir demir almak için ocağa gidiyordu. Danyal Kalfa balyozunu yere bırakmıştı, avuçlarına tükürdü. Baba Ferhat da eğelediği demirin düzlüğünü muayene ederken gülümsüyor, başını sallıyordu. Sanki karşısında birisi varmış da, şakalaşıyorlar gibi. Sami, Çocuk Nuri’nin dikkatini başka tarafa çekip, alaylarından kurtulmak için, kah balyoz sallıyanlara bakıyordu, kah Baba Ferhat’a… Bir ara başını tavana kaldırdı. Volanlardan birinden sarkan bir parça kayış, tavanın çürük tahtalarına vurdukça tavan tozuyordu. Sami bunu gözüyle Çocuk Nuri’ye işaret etti. Fakat Nuri:
— Sen boş ver orayı… dedi, dediğime bak…

Koca atelye Sami’nin tepesinde dönüyordu sanki. Baskın hava şimdi büsbütün ağırlaşmıştı. Gözbebekleri çukurlarına itiliyordu. Onlara arkasını döndü. Fakat Nuri, elinde bir kınnap parçası:
— Haydi, dedi, getir kolunu… Erkeksen getir de ölçelim… Kiminki kalınmış…
Sami’nin sabrı taştı. Döndü. Onu gırtlağından yakalayıp makinenin volanının arasına… Fakat Nuri’nin sarı ışıklı yeşil gözleri… Onun kolları da kalındı, yani daha kuvvetliydi. Ağlamaya başladı.
— Ustaaaa, ustaaa! Vallahi söyleyeceğim, billahi söyleyeceğim. Orospu çocuğuyum söylemezsem… Ben zayıfım, hortlağım, sen şişmansın… Ben itim, sen beysin, daha var mı diyeceğin… Ben öksüzüm diye herkes bana…
Çocuk Nuri işin buralara varacağını sanmamıştı. İlle, “ustaya söyleyeceğim” sözünden ürktü.
— Sus be Sami be, şaka ettik yahu…
Sami susmuyordu. İçini çeke çeke ağlıyor, hıçkırıyordu.
— Sus, sus Sami, sus be… Yahu şaka ettik be…
Makinesine geçti.

Saatler çok ağır geçiyordu. Gece yarısından sonra çocukların hiçbirinde hal kalmamıştı. Yalnız çocuklar değil, bütün atelye, ustalar, yaşlı işçiler, herkes, her şey müthiş bir yorgunluk ve ter içindeydi.

Bir ara Sami’nin sırtına tavandan bir parça örümcek ağı düştü, yakmaya başladı. Kaşındı. Öyle tatlı kaşınıyordu ki… Kaşıya kaşıya derisi kabardı… Gömlek kabarmış yere değdikçe dağlanmış gibi acıyordu. Tükrük sürdü, avuçlarını döşeme tahtalarının tozunu bulayarak sırtını pudraladı. Yanma azaldı… Tam bu sırada arka makinelerde acı bir çığlık koptu. Koşuşmalar… Sami de koştu… On sekizinci presin işçisi Çocuk Haydar düşmüş, başı yarılmıştı. Bir taraftan, başının kanayan yerini avucuyla tutuyor, bir taraftan da etrafını alanlara bağırıyordu:
— Ne var yahu, ne var be, ne olmuş yahu. Şimdi ustalar gelir diyoruz yahu, ceza yiyeceğiz be, ohooo…

Onu dinleyen yoktu. Çok geçmeden Ustabaşı geldi, ilkpeşin kalabalığa çıkıştı:
— Dağılın lan, itoğlu itler! Dalga geçmeye fırsat kollarsınız! Haydi, herkes makinesine!
Çocuk Haydar ağlıyordu. Canı yandığından değil –tabii canı da yanıyordu– ustanın dövüp ceza yazacağından korkuyordu.
Ustabaşı ellerini beline dayadı, Haydar’ın yanındaki makinenin işçisi çocuk Celalettin’e sordu:
— Nasıl kırdı kafasını bu eşşek?
Celalettin kekemeydi:
— Uuuyuyordu, düdüdüştü, kakakafası…
Ustabaşı, Çocuk Haydar’ı omuzundan sarstı:
— Eşşoğlu eşşekler! Paşa babanızın evinde sanıyorsunuz kendinizi… Çek elini bakiym…
Yaraya baktı, sonra Haydar’ı önüne katıp odasına getirdi.

Ustabaşının odası atelyenin nihayetinde, on basamakla çıkılan, penceresi bol bir odaydı ki, her istediği zaman atelyenin her tarafını buradan görebilirdi, bunun için yapılmıştı zaten. Tavanda geniş kanatlı bir vantilatör ağır ağır dönüyordu… Ustabaşı ecza dolabından oksijen, tentürdiyot, pamuk, sargı bezi çıkardı. Yarayı yıkadı, sildi, tentürdiyot çaldı ve sıkı sıkı sardı. Haydar korkusundan gık diyemiyordu. Makinesine dönerken, Ustabaşının ceza yazmadığına seviniyordu.

Saat iki buçuğa doğru çocuk Sami’nin duracak hali kalmamıştı. Uykusu dağılsın diye, başını makinenin demirine vurdu, gözkapaklarını çimdikledi, elini ısırdı, tırnağına baktı. Ne yaptıysa nafile… Vücudu lapaya dönmüştü. Atelyenin benzin, gazyağı kokan ağır havası başını ağrıtıyordu. Bir ara makinenin yan demirine yaslandı, hafif hafif kestirmeye başlamıştı ki, birden öyle sendeledi ki, az kalsın yanıbaşında yağlı bir vınıltıyla dönen volanın arasına yuvarlanıyordu, tutundu. Bir görenin olup olmadığını kolladı.

Bütün atelye, tornalar, freze, tav ocakları, presler, Baba Ferhat, Şuayp’le Danyal Usta, sarı yanan 75 mumluklar, her şey, herkes Sami kadar bitkindi. Ustaların düdükleri bile artık duyulmuyordu. Sami bir kere daha makinenin yan demirine yaslanıp, yuvarlanmak tehlikesi atlattıktan sonra kıpkırmızı gözleriyle atelyeye baktı, gördü ki, preslerden birçoğu boş dönüyor… O da makinesini bırakıp helaların oraya sıvıştı.

Ustabaşı, Çocuk Haydar’ın yarasını sardıktan sonra, elektriği söndürdü, vantilatörü hızlandırdı. Pencerenin kanatlarını ardlarına kadar açtı. Uyku fena bastırmıştı… Yorgun kollarını çırptı, gerindi, esnedi, sonra gitti pencerenin demirine dayandı.
Dışarda aydınlık bir gece vardı. Uzaklardan bir gramafon sesi geliyor, civar mahalleler –bunlar işçi mahalleleriydi– geceye gömülmüş karanlık evler kalabalığı halinde alt alta ve üst üsteydiler.

Ustabaşı bunların hiçbirine dikkat etmedi. Gramofon sesine kulak vererek daldı. Çok geçmeden uzun ve helezonlu nefes alışlar ve horultu… Pencereye dayalı kolları gevşedi, bacakları çözüldü, bacakları… Ağır bir yıkılışla beraber başı pencere demirine fena halde çarptı. Çok evhamlıydı… Hemen oda kapısına çıktı, düdüğünü gücünün yettiği kadar üfledi. Bu arada dikkat etti ki, tornalarla preslerden birçoğu boş dönüyor, fena halde içerleyerek tekrar düdüğüne sarıldı, öttürecekti ki, aklına Celal Usta geldi. Düdük öttürmekten vazgeçti, küçük tamir odasına geldi. Kapıyı açtı, celal usta büyük mengeneye yaslanmış, ayakta uyuyor.

Ustabaşı, dudaklarını titreten, gözlerini kısan bir hırsla odaya daldı. Celal Ustayı omuzundan hırslı hırslı sarstı. Celal Usta sıçradı. Beriki bas bas bağırıyordu.
— Aferin sana! Bunun için mi getirdik seni amelenin başına. Sen böyle yaparsan amele ne yapmaz. Tornalar boş dönüyor, presler boş dönüyor, freze… Kilovatlar su gibi akıyor, amelenin her biri bir yana dağılmış… Yazık günah değil mi… Vicdansız herifler!

İki ustanın arası oldum bittim açıktı.
Celal Usta uyku sersemliğinin verdiği şaşkınlıktan kurtuldu:
— Fazla patırtı etme! dedi, senin karşında iki paralık amele yok… Ben…
— Ne halt olursan ol! Bu kapıya namuslu adam lazım.
Celal usta kıpkırmızı kesildi. Günlerden beri dolmuştu zaten, boşandı:
— Doğru konuş, dedi, doğru konuş bak… Biz bu dünyada namus için yaşıyoruz. Buraya namuslu adam lazım da ne oluyor? Biz namussuz muyuz?
Kinle bakıştılar. Celal Usta devam etti:
— Çoluk çocuğun anasını ağlatıyorsunuz. Hükümet iş kanunu yapar, günde sekiz saat mesai kabul eder, siz fakir fukarayı on sekiz saat çalıştırırsınız. Bu mu namusunuz?
— O senden sorulmaz. Sen, sana tevdi edilen vazifeye bak, üst yanına karışma!
— Peki… Madem benden sorulmaz, ben de bilirim işimi öyleyse… Yarın, eğer bizzat iş dairesine gidip, her şeyi bir bir ihbar etmezsem, nah, nah, bunnarı –bıyıklarını gösterdi– kazıtırım.

Hırsla ayrıldılar.
Celal Usta bütün öfkesine rağmen, gene de atelyenin içine yürüdü. Gördü ki, sahiden de, preslerden birçoğu, tornalar, freze ve öteki makineler boş dönüyor, tav ocakları da kararmaya yüz tutmuş. Çabucak döndü, tav ocaklarının arkasına serilmiş uyuyan iki çocuğu ayağıyla dürtüp uyandırdı, çocuklar kaçıştılar. Sonra helalara geldi. Baştan birinci aptesanenin kapısını itti. İçerden bir çocuk öksürdü. Celal Usta:
— Hadi, hadi… diye çıkıştı.
Muslukların başında da bir alay çocuk, Celal Ustayı görünce birbirlerini çiğniyerek kaçıştılar…

Celal Usta, geniş alnının altında kocaman duran burnunu baş parmağıyla karıştırarak ikinci, üçüncü aptesanelerin kapılarına da ayağıyla vurup geçtikten sonra dördüncüye geldi. Onu da ötekiler gibi itip geçecekti. İtti. Fakat içerden ses gelmedi. Durdu, kapıyı tekrar itti, gene ses yok. Bu sefer eliyle itti. Kanat aralandı, kalktı. Kapıya iyice sokuldu. Üstteki yuvarlak delikten içeriye baktı. Helâ karanlıktı. Dikkatle baktı, yerde bir karaltı. Bir çocuğa benzetti. “Ölmüş olmasın?” Kanadı az daha zorladı. Bir insan geçecek kadar aralanan kapıdan içeri sıyrıldı. Aptesane çok fena kokuyordu. El fenerini çıkardı. Yerde yatana sıktı… Bu sahiden de, bir çocuktu. Avuç içleriyle sol yanağı aptesanenin sidikli tahtasında, uyuyordu.

Celal Ustanın yüzü tiksintiyle buruştu, çocuğa eğildi. Çocuğun başını yana çevirdi; onuncu presin işçisi Çocuk Sami’ydi… Omuzundan hafif hafif sarstı. Çocuk, boğazlanmış bir koyun ağırlığıyla ılık ılık sallandı. Celal Usta tekrar sarstı, tekrar, tekrar… Çocuk her sarsılışta kımıldadı, inledi sayıkladı, fakat kendine gelemedi. Celal Usta el fenerini söndürdü, arka cebine soktu. Çocuğun sidik bulaşmamış yerlerinden tutarak kaldırdı, kıç üstü oturttu. Neden sonra kendine gelen Çocuk Sami, Celal Ustayı görünce fena halde korktu, başladı ağlamağa…
— Vallahi usta, namussuzum ki…
— Sus haydi, sus. Kes sesini… Bak, üstün başın berbat olmuş… Kes sesini, dedik, ohooo… Bir soran olursa, düştüm de… Haydi makinene…
Sami gözlerini silip makinesine geldi.

Celal Usta, fabrikanın uyunmağa elverişli delik deşiğini yarım saatte dolaştı. Pres kanallarında, ambalaj sandıklarında, kömür ambarında, çuvalların arasında uyuyan ne kadar çocuk, büyük işçi yakaladıysa uyandırdı, işlerinin başına yolladı, hiçbirine ceza yazmadı.

Gecenin üçüne on vardı. Presçi Çocuk Nuri, Celâl Ustaya seslendi:
— Usta, şu benim kalıba bak hele… Körlenmiş gene, kesmiyor!
Ustabaşı odasının kapısında, kollarını kavuşturmuş, sert bakıyordu. Celal Usta, Çocuk Nuri’nin makinesini istop etti. Kalıbı muayene ederken, Nuri sıvıştı. Yandaki makinede Sami’yse “ustanın kafese girişine” gülüyordu. Halbuki Celal Usta yutmamıştı, işin farkındaydı ama, “adam sen de… diye aklından geçirdi, varsın iki direm uyusun fıkaralar… Geberecek değiller ya…”

Atelye sabaha kadar gittikçe artan ağır havasını kaybetmedi. 75’er mumlukların altında çalışan insanlar, zeytin yağına batırılıp çıkarılmış gibi, vıcık vıcıktılar. Frezelerin altları kucak kucak yonga dolmuştu…

Fabrika sahibi sabahleyin erkenden geldi; kısa boylu, fakat gayet biçimli bir adamdı. Odasına geçti. İlkönce ustabaşıyla uzun uzun konuştu, sonra Celal Ustayla. Fakat Celal Ustaya, ustabaşının şikayetine dair hiçbir şey açmadı. Celal Usta çıkarken, patron, mavi bir zarf uzattı:
— Bütün gece uykusuz kaldınız…

Celal usta zarfı teşekkürle aldı. Beriki ilave etti:
— Ustabaşıyla barışın olmaz mı?

Zarfın içinde 25 lira vardı.

 

Kitabın Künyesi
Uyku
Orhan Kemal
Artemis Yayınları / Çocuk Dizisi
Yayın Yönetmeni: Ilgın Sönmez
Resimleyen: Oğuz Demir
Ekim 2012
72 sayfa

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here