Düşünme Etiği – Fatmagül Berktay

“Dünyayı sadece çağdaşlarımızla değil bizden sonrakilerle de paylaşıyoruz ve onu yaşanabilir bir yer olarak inşa etmek, korumak ve geleceğe bırakmak sorumluluğumuz var,” diyor Fatmagül Berktay. “Dünya sevgisi, ona ihtimam gösterme, özgürlük aşkı gibi kavramlar politik etkinliğin temelini oluştururlar. Eğer kişi politikayla ilgiliyse veya politika teorisiyle uğraşıyorsa neredeyse otomatik olarak bu değerlerle ilgilenmek ve seçimler yapmak zorunda kalır. Politik teorinin değeri, doğrulanabilir öngörülerde veya kesinliği kendinden menkul yargılarda bulunmasında değil, ortak dünyayı anlamaya çalışarak, değerlendirerek, yorumlayarak siyasal yaşama anlamlı biçimde bilgi sağlamasında yatar.”

Bu kitaptaki yazılar, verili kavramları ve varsayımları sorgulayarak, onları eleştirel aklın süzgecinden geçirerek “zihnimizi genişletme” çağrısı yapıyor. “Yeni ilişkiler, yeni bağlar kurabilmek, yeni başlangıçlar yapabilmek” için sadece bilgiye erişmeyi değil, bu dünyada nasıl yaşanacağını, başkalarıyla nasıl etik bir ilişki kurulacağını da mesele edinmemiz gerektiğini söylüyor. “Hasmı ne pahasına olursa olsun mat etme” isteğinin tekbenci ve tahakkümcü bir tutum olduğunu, politik eylemin ancak çoğulluk olgusunu paylaşan insanlar arasında gerçekleşebileceğini hatırlatarak, tahakküme karşı çıkmaya çalışan herkesi düşünmeyi seçmeye, saygılı ve dürüst bir ortak düşünme sürecine davet ediyor.


OKUMA PARÇASI
Giriş: Dünyada Bir Yer Edinmek, s. 12-14

Kişi kendini dünyadaki yerini kaybetmiş gibi hissettiğinde şairlerde, düşünürlerde, kitaplarda bir sığınak arar, yersiz yurtsuzluk duygusuyla baş edebilmek için. Yıllardır tarihin, teorinin ve şairlerin peşinde koşmam sanıyorum bu yüzden. Hele son yıllarda iyice karanlıklaştığını gördüğüm bir dünyada giderek daha fazla politika teorisi ile, özel olarak da Hannah Arendt’in politika teorisi ile uğraşmamın nedeni de, bu. Ama şairler ve edebiyatçılar politik düşünce uğraşısında beni hiç yalnız bırakmadılar. [1] Zaten politika teorisinin, tıpkı şiir gibi, hayat ile yakın, karmaşık ve çağrışımlı bir ilişkisi olduğu kanısındayım, çünkü “şiirsel serbestlik” (poetic licence) gibi “politik teori serbestliği” de söz konusu.

“Politik teori serbestliği”, düşünme ile eylem arasında daha yakın bir ilişki kurulmasını mümkün kılar. Politika teorisi, akademik bir disiplin olduğu halde kişinin toplumsal ve siyasal adanmışlık duygusuna ve pratiğine karşılık verebilen bir alandır. Bu da size, genel olarak akademisyenlerin yapmaması gerektiği düşünülen bir şeyi, yani hayata ilişkin politik bir pozisyonu savunma iznini ve, sadece onu değil, sorumluluğunu verir. Bir yandan politikayı bir araştırma nesnesi olarak ele alıp incelerken bir yandan da eleştirel düşünme ile olaylar ve olgular arasındaki bağı kurarak var olanın değişmesi için çaba harcama göreviniz vardır. Aslında burada ironik bir paradoks da yok değil. Çünkü politika teorisyeni, “bir yandan insanlara yaptıkları şeyler hakkında değişmez [normatif] hakikatler vazederken diğer yandan yaptıklarını değiştireceklerini umut eder.” [2] İronik olmasına ironiktir ama bu umut ve sorumlulukla davranmak, sizin “kim” olduğunuzu inşa ederek bu dünyada bir yer edinmenizi de sağlar.

“Politik Teori Serbestliği”nin Sorumluluğu

Bu kitapta yer alan ve benim öğrenme ve öğretme serencamımı yansıtan son metinde değindiğim gibi, politika teorisinin en önemli boyutlarından biri, insanların dünyayı ve kendilerini nasıl anladıklarını anlamaktır. Demek ki esas kaygısı, anlamdır. İnsanlar etraflarındaki dünya üzerinde, kendileri ve başkaları üzerinde düşünürler, yorum yaparlar, yargılarda bulunurlar; dolayısıyla kendini yorumlayan bir varlığı anlamak için kendi üzerinde düşünen, kendini yorumlayan bir varlık olmak gerekir. Kendini bilmek, başkalarını bilmenin koşuludur. Anlam ise ilişkiseldir; nesnel yasalardan ziyade insanlar arasında paylaşılan, öznellikler arası anlama ediminde temellenir. Politik teorinin değeri, doğrulanabilir öngörülerde veya kesinliği kendinden menkul yargılarda bulunmasında değil, ortak dünyayı anlamaya çalışarak, değerlendirerek, yorumlayarak siyasal yaşama anlamlı biçimde bilgi sağlamasında yatar. [3]

Elbette bunu yaparken, verili kavramları ve varsayımları sorgulamak, onları eleştirel aklın süzgecinden geçirmek durumundadır. Ancak bu niteliğine bağlı kalabilirsek gündelik eylemlerimizin ve politik kurumlarımızın ardında yatan önyargıları, değerleri, ilişkileri eleştirel bir incelemeye tabi tutmamız, çevremizdeki olaylara mesafeyle bakabilmemiz ve değerlendirmemiz, kavramları berraklaştırıp “zihnimizi genişletmemiz” mümkün olabilir. Eleştirel düşünme sadece bilgiye erişmekle ilgili bir şey değildir, aynı zamanda kamusal alanda ahlaki bir duruşu da öğrenmek ve öğretmektir. Zihnin nasıl genişletileceği ile ilgilenmenin yanı sıra, bu dünyada nasıl yaşanacağını, başkalarıyla nasıl etik bir ilişki kurulacağını da mesele edinir. Bu mesele, dünyaya karşı sorumluluğa ve aydın cesaretine işaret eder. Sorgulama sayesinde daha önce bize doğal, normal, verili görünen şeylerin tartışılabilir olduğunu, hiç de kaçınılmaz olmadıklarını görerek ve göstererek politikayı “başka türlü” kavramanın ve yapmanın yolunu açabiliriz. Politika teorisi bu şekilde olayların ve olguların farklı, çoğul yorumları olabileceğini ortaya koyduğu zaman, bizim onlara ilişkin değerlerimizin, bakışımızın değişmesine yol açabilir. Böylelikle yeni ilişkiler, yeni bağlar kurabilmek, yeni başlangıçlar yapabilmek de mümkün olur.

Bu türden bir politika teorisi kavrayışı benim Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki öğretim geleneğinden edindiğim ve sürdürmeye çalıştığım bir yaklaşım ve böyle bir anlayış çerçevesinde Hannah Arendt’in teorisinin ve yazma tarzının bana çok yakın gelmesi hiç de tesadüf değil. 68 kuşağının bir mensubu olarak o kuşağın umutlarını ve hayal kırıklıklarını paylaştım. Hayal kırıklığı esas olarak iktidar denen şeyin, Foucault’nun deyişiyle “mikro iktidarların” muhalif hareketlerde de mevcut olabildiğini ve tüm iktidar biçimleri gibi bunların da eril hiyerarşilere ve mutlak hakikat iddiasına dayandıklarını yaşayarak anlamaktan kaynaklandı. Ama 68’in umutlarından, yani eşitlik ve özgürlük peşinde koşmaktan, başka bir dünyanın mevcut olabileceği inancından hiç vazgeçmedim. Verili dünyayı sorgulama tutkum ve var olan toplumsal ve siyasal koşulların değişmesi gerektiğine/değişebileceğine olan inancım, mevcut entelektüel birikimim ve hayat tecrübemle birleşerek beni feminist teoriyle beraber Hannah Arendt’in düşüncesine yöneltti. O yüzden bu kitaptaki tüm yazılarda bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak onun düşüncesinden izler görmek mümkün.

Bütün yazıları kesen ortak nokta ise, bir yandan eşitsizliğe ve baskıya karşı direnmenin, bir yandan da insanların benzersizliğine ve farklılığına dayanan çoğulluk olgusunun vurgulanması. İnsanlar eylemde bulunurken ister istemez bir ilişkiler ağı içine girerler, yaptığımız hiçbir şey sadece bizi ilgilendirmez. Gene de yapmayı ve yapmamayı seçtiğimiz şey bizi başkalarından ayırır ve hem başkalarından farklılığımızı, hem de sonuçta birlikteliğe, çoğulluğa değer verip vermediğimizi ortaya koyar. Zaten farklılık olmasaydı, hepimiz aynı olsaydık birbirimizle konuşmaya ve iletişmeye, yazmaya gerek olur muydu? Hepimiz nasılsa aynı şekilde düşünür ve davranırdık. O zaman söz ve eylem üzerine kurulu politikanın gelişmesi de mümkün olmazdı. Böyle bir durumun dünyayı nasıl bir çöle çevireceğini tahayyül ettiğimizde “yeryüzünün ilkesinin çoğulluk” olduğunu anlamamız kolaylaştığı gibi, totaliter rejimlerin neden en başta çoğulluğu ve farklılığı bastırmaya çalıştıklarını da daha iyi kavramak mümkün oluyor. …

Notlar

[1] Üstelik çoğu kez söylemek istediklerimi benden daha iyi söyleyerek işimi kolaylaştırdılar. Bu kitapta yer alan “Arendt-Heidegger İlişkisinin İzdüşümünde Bağışlama, Dostluk ve Aşk” yazısını yazarken W. H. Auden’dan alıntıladığım şiir buna çok iyi bir örnek. Auden bu şiirde, Heidegger hakkındaki duygumu ne benim ne de sanıyorum düzyazının verebileceği bir derinlikle ifade ediyor. Metne dön.
[2] H. Pitkin, The Attack of the Blob: Hannah Arendt’s Concept of the Social, Chicago University Press, 1998, s. 241-42. Metne dön.
[3] Günther Anders’in sözleri bu bağlamda çok anlamlı: “Dünyayı değiştirmek yeterli değildir. Bu zaten yaptığımız bir şey ve büyük ölçüde bizim dahlimiz bile olmadan gerçekleşiyor. Onun yerine, dünya biz olmadan değişmeye devam etmesin ve nihayetinde bizim var olmadığımız bir dünyaya dönüşmesin diye bu değişimi yorumlamamız gerekir.” L’Obsolescence de l’homme. Sur l’âme à l’époque de la deuxième révolution industrielle, Cilt I, Bölüm 2 (giriş sayfası), Ed. L’encyclopédie des nuisances, 1956 (Faro, 2002). Metne dön.


KÜNYE
Fatmagül Berktay
Düşünme Etiği
Yayıma Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2021
Metis Yayınları


İÇİNDEKİLER
Giriş:
Dünyada Bir Yer Edinmek

Düşünmeyi Seçmek veya Seçmemek

Antigone’de
Adalet (Dike) ve Kibir (Hubris)

Arendt’te Özgürlüğün İnşası
ve Korunması Üzerine

Arendt-Heidegger İlişkisinin İzdüşümünde
Bağışlama, Dostluk ve Aşk

Bir Politika Kavramı Olarak Dostluk

Kimlik Politikasının Sorunları ve
“Alevi Kadın” Kimliği

Adorno’nun Merceğinden

Klytemnestra’nın Anlattığı:
Analık Hukukundan Erkek Adalete

Erken Hıristiyanlık’ta Tanrının Dişil
Tasavvurları ve Hiyerarşi Karşıtlığı

Avrupa’da Cadılık ve Cadı Avı:
Çok Katmanlı Bir Karanlık Tarihsel Olgu

Feminist Teoride Beden
ve Cinselliğin Toplumsal İnşası

“Damızlık Kızın Öyküsü”:
Kimin Ütopyası, Kimin Distopyası?

Dünden Bugüne
“Nafile Biraderlik Sözleşmesi”

Türkiye’de Siyasal Düşünce Tarihçiliği
ve “Kendine Ait Bir Tarih”

Kaynakça


Fatmagül Berktay
AÜSBF’de Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi, York Üniversitesi’nde (İngiltere) Kadın Araştırmaları okudu ve “Women and Religion: Discourses of Domination and Resistance” (Kadınlar ve Din: Baskı ve Direnme Söylemleri) adlı bir tez yazdı. Doktorasını AÜSBF’de siyaset bilimi dalında tamamlayan yazar, çeşitli gazete ve dergilerde feminist edebiyat eleştirisi, tarih, siyaset ve felsefe alanlarında yazılar yayımladı; yazılarından bir bölümü Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmak (Pencere, 1992) adlı kitapta toplandı. Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın (Metis, 1996) adlı kitabı İngilizcede 1998 yılında Black Rose Books tarafından yayımlandı. Sonraki kitabı Tarihin Cinsiyeti (Metis, 2003) Arapçaya çevrilerek Dar Kreideh yayınevi (Beyrut) tarafından 2009’da yayımlandı. Yazarın Politikanın Çağrısı (İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2010) adlı bir kitabı daha yayımlanmıştır. İÜSBF’de Siyasal Düşünce Tarihi, Siyaset Teorisi ve Feminist Teoriler dersleri veren Fatmagül Berktay’ın ilgi odağını, “politika” ve “politik olan”a ilişkin alışılagelmiş kavramsallaştırmaların ötesine geçmeyi hedefleyen eleştirel teori oluşturuyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here