İnsanın Özü – George Thomson

İnsanın Özü’nde Thomson, sanatın ve bilimin kaynaklarını inceliyor. Sanatla bilimin, toplumsal gücün örgütlenmesinin birbirine bağımlı iki biçimi olduğunu ve ikisinin de çalışma sürecinden doğduğunu ortaya koyuyor.
Bilimle sanatın toplumdaki tarihsel işlevlerini ve bilim adamıyla sanatçının dünyayı değiştirme ortak çabasında nasıl birleştiklerini çok yalın bir anlatımla gözler önüne seriyor.

Halil Berktay, Tarih Öncesi Ege’nin Önsözünden
Zamanımızın soyu giderek tükenen çok yönlü toplumsal bilimci ve mücadele adamlarından George Derwent Thomson, 19 Ağustos 1903’te, Londra’nın West Dulwich semtinde doğdu. Önce Dulwich College’da okudu; sonra, Cambridge Üniversitesi’nin King’s College’mda, o sırada kendini Aiskhylos, Homeros ve Sofokles incelemelerine vermiş olan J.T. Sheppard’ın öğrencisi oldu ve ondan çok etkilendi. Gene bu yıllarda, parlak bir Hellenist iken genç yaşta ölen Walter Headlam’ın eserlerine merak sardı. Büyük bir “şans” eseri, genç Thomson’un Eski Yunan’a duyduğu derin ilgi, İrlanda kültür ve edebiyatına ilgisiyle içice gelişti. Aslında Thomson, Cambridge’de Kelt araştırmalarına girmek istemiş; böyle bir program ve diploma olmadığını öğrenince biraz hayal kırıklığına uğramıştı. derken, artık klasik uygarlık alanına adımım sıkıca atmış olduğu bir sırada British Museum?un İrlanda dilindeki elyazmaları koleksiyonlarından biri üzerinde çalışan Robin flover ile tanıştı. George Thomson bu tesadüf sonucu kendine ikinci bir uzmanlık dalını olağanüstü yeteneği sayesinde hızla açtı ve hatta hemen birkaç yıl içinde ilk ününü İrlanda dili ve edebiyatının çığır açıcı tarihçisi olarak yaptı. Dublin?de, Trinity College?da bir yıl geçirdi; Flower?in onu götürdüğü güneybatı İrlanda açıklarındaki Blasket adalarında zamanın genç ateşli İrlanda aydınlarından Muiris O Suüleabha ?in ile arkadaş oldu.

O’Sullivan’ın, George Thomson ile Moya Llewelyn Davies tarafından İngilizceye çevrilen otobiyografisi, 1933’te Twenty Years Agrowing başlığıyla yayımlandı. Bütün bu faaliyetleri yüzünden Thomson belki, biraz ülkemizin İsmail Beşikçisine benzer bir tarzda İngilizler tarafından İrlanda milliyetçisi gibi görülmeye başlandı; dahası, “aslen İrlandalı” olduğu yolunda rivayetler çıktı. Gerçekten de Thomson bu sıralarda, İrlanda?ya ait her şeye düşkünlüğü nedeniyle, Sinn Fein hareketini de benimsedi: ancak daha sonra, Büyük Buhranı, faşizmin yükselişini, tek ülkede sosyalizmin inşasını, Komintern’i, İspanya iç Savaşı’nı yaşayan o fırtınalı 1930’larda. Düşüncesi Marksizm?e doğru yol alırken, bu milliyetçi akımla da bağlarını kopardı. Öte yandan, Aiskhylos ve Atina’nın 1941 tarihli Önsöz’ündeki, “Kitaplardan edinilmesi olanaksız başka birçok bilginin yanı sıra, bana, kapitalizm öncesi bir toplumda yaşamanın ne demek olduğunu da öğreten, Batı Kerry’nin Blaskel adalarındaki köylü ve balıkçı dostlarıma özel borcumu da burada belirtmeliyim…” cümlesinin de yansıttığı gibi kalıcı yöntem olarak diyalektik ve tarihi materyalizmi içselleştirip gitgide daha fazla Eski Yunan üzerinde yoğunlaşan George Thomson?a, İrlanda kültürüne aşinalığı, ilkel toplum, kandaşlık, ortak mülkiyet, toplu emek süreçleri, anonim halk edebiyatı, efsaneler ile gerçeklik arasındaki ilişki, destanların oluşumu ve yapısı, şeflik, klan savaşçılığı, vb. konularında, derin bir antropolojik duyarlık kazandırdı. Böyle bir formasyonun, ikinci Dünya Savaşı öncesinin şimdikinden çok daha aşırı disiplinler arası kompartımanlaşma koşullarında, tarihçiler arasında da, “Klasik”çiler arasında da son derece istisnai olduğunu söylemek, abartma sayılmamalıdır: Profesyonel antropologların primitifleri tanıyacağız diye habire Afrika’ya taşındıkları, ama toplumsal evrimin genelliği nosyonuna dayalı karşılaştırmalı yöntemi reddettikleri için bulgularının deneysel düzeyle sınırlı kaldığı yıllarda, Thomson, hem kapitalizmin doruğundaki İngiltere?nin yanı başında adeta kendi ilkel Komünal toplumunu (tabii, kalıntılarını) yakalamış; hem de yöntemi sayesinde, deyim yerindeyse, ithaka toplumunun konturları ile Blasket adaları toplumunun konturlarını üç boyutlu bilgisayar diyagramları gibi kafasında bazı bakımlardan üst üste oturtabileceğin! ve Homeros’u İrlanda balıkçılarım düşünerek okuyabileceğini sezmiş bulunuyordu.

Dublin’den İngiltere’ye dönen George Thomson, King’s College’ın Fellovları arasına katıldığı 192733 döneminde, önce, Headlam’ın teorilerinden hareketle, Yunan lirik vezni üzerine bir kitap yazdı (Greek- Lyric Metre, 1929). Sonra, Aiskhylos’un “Zincire Vurulmuş Prometheus”unun, kendi manzum çevirisine dayalı yeni bir basımını hazırladı (Aeschylus: Prometheus Bound, 1932) ve bu basıma eklediği notlarda, söz konusu tek piyesin ait olduğu trilojinin (üçlemenin) tamamının nasıl olmuş olabileceğini kurgulamaya çalıştı. Daha sonra, Wecklein?ın hazırlamış olduğu Aiskhylos metinleri üzerine Headlam’ın düştüğü minicik notlarını tamamını büyüteçle okumaya girişti. Bu arada bir yıl Galway Üniversitesi?nde, İrlanda dilinde Yunan dili ve edebiyatı dersleri verdi. Tekrar King’s College’a döndüğü 1934?te, – Tarihöncesi Ege’yi ithaf edeceği- Dr. Hugh Fraser Stewart ile Jessie Stewart’ın kızı, müzisyen, müzikolog, gerçek Mozart uzmanlarından Kathcrine Fraser Stewart ile evlendi. 1937’de Birmingham Üniversitesi?nin yeni kurulan Yunan Dili ve Edebiyatı profesörlüğüne getirildi. Yıllarını verdiği iki ciltlik, anıtsal kabul edilen Oresteia edisyonu, gene Yunanca metnin karşısında Thomson’un kendi manzum çevirileri olmak üzere,1938’de yayımlandı ve 1966’da gözden geçirilmiş ikinci baskısını yaptı. Aradaki yaklaşık otuz yılda George Thomson bir örneğini de Fuat Köprülüde gördüğümüz, edebiyat tarihçiliğinden sosyoekonomik tarihçiliğe bir geçişle büyük Yunan klasiklerinin kendilerinde, ait oldukları toplum hakkında mevcut ipuçlarını, o topluma ve “benzer/karşılaştırılabilir” toplum veya süreçlere ilişkin bağımsız bilgilerle birleştirmek adımını attı. 1941 tarihli Aiskhylos ve Atina’da. Marksist teorinin Yunan tarihine yaratıcı bir şekilde uygulanışı çiçektendi. Marxism and Poetry (1946), sosyalist ülkelerde yankılandı. Bunları, Eski Yunan Toplumu Üstüne İncelemeler genel başlığını taşıyan büyük projenin ilk kitabı olarak, 1949’da Tarihöncesi Ege ve ikinci kitabı olarak 1955’te İlk Filozoflar izledi. 1941,19491955’in üç dev eseri, George Thomson’un yaratımının esasıdır ve Eski Yunan Toplumu Üstüne incelemeler: Tarihöncesi Ege, bu büyük dizinin en önemli halkasını oluşturmaktadır.

Nedir, Thomson’un bize bıraktığı miras?

Tarih öncesi Ege’nin II. cildinin Kasım 1985’te yayımlanması üzerine yazdığım bir tanıtmada belirtmiş olduğum gibi, zaman ve mekân dışı bir “insanlık dehasının ebedi tomurcuklanışı, hiçbir bilimsel açıklaması yapılamayacak bir “altın çağ” olarak Eski Yunan’ın idealizasyonu, Batı kültürüne 18. yüzyılda iyice yerleşmişti. Kapitalist meta üretimine dayalı modern burjuva toplumu, bir yandan, diyelim (köleci meta üretimine dayalı) Perikles dönemi ile kendisi arasındaki ruhsal yakınlığı seziyor diğer yandan, bu bağlantıyı maddi temellerinden kopartıyor ye kendi ekonomik kategorilerini mutlaklaştırdığı, gizemleştirdiği gibi, M.Ö, 5. yüzyıl Atinasm’da, sıradan Atina yurttaşının sınırlı bilinciyle, onu çevreleyen barbarlık dünyasıyla hiçbir ilişkisi olmayan bir “mucize” şeklinde algılıyordu. Kentin koruyucu tanrıçası Athena, babası Zeus?un alnından tüm erdem ve silahlarıyla donanmış vaziyette fırlamıştı ya; demokrasi, yasaları, filozofları ve tiyatrosuyla kent devleti de, yeryüzüne işte böyle, birdenbire gelmiş olmalıydı. Thukydides her ne kadar Peloponnesoslularla Atinalıların Savaşı’nın hemen başlarında, “Yunanlılann bir zamanlar, bugün barbarları yaşadığı gibi yaşamış olduklarının sayısız kanıtı gösterilebilir” diyor ve Aristo, aynı doğrultuda pek çok ipucuna yer veriyorduysa da, Ortodoks görüşe göre Yunanlıların bir barbar geçmişi yoktu, olamazdı. Başka bir deyişle; özel mülkiyetin, sınıflara bölünmüşlüğün, ataerkil ailenin ve devletin sonsuza dek geriye götürülmesi denemeleri için, Eski Yunan, en mükemmel uygulama alanı gibi gözüküyordu.

Tarihin materyalist yorumunu geliştirme çalışmaları içinde, 19. yüzyılın ikinci yansında Marx ve Engels tarafından esaslı surette sorgulanmakla birlikte, Avrupa ve Amerika’da ilkçağ tarihçiliğine hakim olup, bu disiplini sosyal bilimlerin ideolojik bakımdan en tutucu dallarından biri haline getiren, yukarıdaki mitos ile hesaplaşma, George Thomson’un meslek hayatının odak noktasını oluşturdu. Aiskhylos ve Atina’da bu hesaplaşma, Aiskhylos?un ünlü Oresteia üçlemesinde dramatize edilen Agamemnon/Klytaimnestra, Orestes/Klytaimnestra, Apollon/Erinysler çelişkilerinin, anaerkillikten ataerkilliğe geçişin yazınsal yansıması olarak yorumlanmasıyla başlar. Aiskhylos’un trajedilerinde, Atina devletinin kurulması ile Atina demokrasisinin kurulması özdeştir (yani Atina devleti, İlkçağın köleci demokrasisinin klasik biçimi olarak doğar). Thomson ise önce Attika konfederasyonundan kent devletine geçildiğini, daha sonra bu kent devletinin ilk hâkim sınıfı olan topraklı aristokrasinin tüccar ve zanaatkârlar tarafından bir çeşit ilkel “demokratik devrim” ile devrildiğini, ancak bu iki adımın birbirini çok kısa (M.Ö. 11. yüzyıl M.Ö.6. yüzyıl) bir arayla izlemesinin anılan yanılsamaya yol açtığını açıklar. Klasik Yunan uygarlığının özgüllüğü, akılcı bir tarzda kavramamız gereken “sır” da buradadır: Eski Bronz Cağı teokrasilerinden farklı olarak, bir kere kurucu topraklı aristokrasi alaşağı edilebilmiş; ikincisi, bu eylem, henüz Yunanlıların kendi ilkel Komünal toplum anılarının silinmemiş olduğu, görece erkenliği ölçüsünde görece serbest, demokratik (oligarşileşmemiş, kalıplaşmamış) bir ortam ve noktada gerçekleşmiştir. Köleci üretim tarzının ticaret, gemicilik ve’madencilik sektörlerindeki doludizgin gelişmesinin, kent devletlerinin coğrafi sıkışıklığı ve siyasi parçalanmışlığı ile tarımda küçük üretimin hâkimiyeti sınırlarına toslamasından önce, “Klasik Cağ” diye bildiğimiz muhteşem panltıyı, işte bu koşulların bileşimi yaratır.

Peki, Atina kent devletinin gerisinde/öncesinde ne vardı? Bu soru. George Thomson’u önce ilkel komünalliğin geç (Morgancı deyimle, Yukarı Barbarlık) aşamasındaki Attika kabile konfederasyonuna; oradan da, hep daha eski’nin, en eski’nin eşelenişi içinde, ilkel komünalliğin saf ve bozulmamış şekillerinin, Ege havzasının kabile toplulukları nezdinde incelenmesine götürdü. Böylece Thomson, bir bakıma, Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı ünlü eserinin “Yunanlılarda Gens” ve “Atina Devletinin Doğuşu” başlıklı, toplam 1520 sayfalık iki kısmını, 20. yüzyıl ortasının arkeolojik, antropolojik, mitolojik ve dilbilimsel verileri temelinde, birkaç bin sayfa boyunca derinleştirmeye girişti. Aiskhylos ve Atina’nın ilk üç kısmında “özeti” verilen bu tasarımın olgun biçimi, dokuz yıl sonra, Tarihöncesi Ege’de karşımıza çıkmaktadır. Kabile toplumunun üç temel özelliğini, Thomson, “Akrabalık” (=kandaşlık), “Anaerki” ve “Ortaklaşmacılık” başlıklı bölümlerde ele alır; Ege havzasına ilişkin deneysel bulgular ile dünyanın bilinen bütün diğer kabile topluluklarına ilişkin bulgulan, karşılaştırmalı ve her biri diğerini tamamlayacak tarzda kullanır (eserlerinin, “karşılaştırmalı yöntem’in bu geniş uygulamasını savunan pasajları, tarihi materyalizmin bütünselliği ve üstünlüğü karşısında, milliyetçi tarihçilerin Köprülü gibi en ilerilerinin bile son tahlilde ne kadar sığ kaldığım düşündürtür); gerici otoritelerin çarpıtmalarını teker teker çürüterek, önümüze, kabile toplumu evrensel aşamasının genelliği içinde, özel olarak Yunan Ege Anadolu kabile topluluklarının ayrıntılı tablosunu koyar. Ancak gerek insanlar alemi, gerekse tanrılar alemi olarak, durağan değil, alabildiğine değişken bir tablodur bu; üstelik tek çizgili değil çok çizgili, eşit değil eşitsiz bir gelişim gösterir: Tarihi ilerlemenin defalarca el değiştiren öncülüğü, sonunda, Tarih- öncesi Ege-ll dördüncü bölümü olan “Kahramanlık Cağı”nda, Miken -Aka kültürlerinde somutlanan çözülüş süreçlerini doğurmakta: beşinci bölümde ise, Homerik Epiklerin bu devamlı savaş, yağma ve devletleşme aşamasını özel mülkiyetin ve ataerkilliğin nihai zaferinin kutsanmasına uygun, post hoc değişikliklerle birlikte nasıl anlattıkları tahlil edilmekledir. Öykünün bundan sonrası İlk Filozofların konusudur: Orada Thomson, Mısır ve Mezopotamya’nın Bronz Çağı uygarlıkları ile Klasik Yunan arasındaki farkın, meta üretiminin, ticaretin ve para kullanımının gelişme derecesinde yattığını vurgulayacak; Yunanlılarını kabileden devlete geçişlerinin, bu bakımdan, önceki örneklere kıyasla bir üst düzeyde cereyan ettiğini belirtecek: insanın artık kendi varlığından bağımsız, nesnel niteliğini lamamcn tanıdığı dış alem (evren + toplum) üzerinde soyut düşünebilme yeteneği olarak felsefe’nin doğuşunu, bu zeminde açıklayacaktır.

George Thomson’un üç başyapıtını birbirine bağlayan ana tema hakkında verdiğim bu özet, kitapların ikincil tema’lar, çağrışımlar ve uzantılar açısından eşsiz zenginliğini yansıtamaz. ABD’deki öğrencilik yıllarımda defalarca tanık olduğum gibi, “Ah, Thomson mu? Ama o Marksist?tir…” sözleriyle kestirmeden buruşturulmak istense de: 1970’lerde yetişen genç antropologlar “Anaerkillik mi? O da ne? Thomson mu? O da kim?” deseler de: Kleisthenes reformlarının ilkel bir “demokratik devrim”! simgelediğine ilişkin özel tezi. G.E.M. de St. Croix’mn The Class Struggle in the Ancient Greek World’unda (Eski Yunan Dünyasında Sınıf Mücadelesi: 1981). İlkçağ’da topraklı aristokratların ve tüccarların tek bir hakim sınıfı meydana getirdikleri ve dolayısıyla birinin diğerini deviremeyeceği gerekçesiyle kanımca pek ikna edici olmayan bir tarzda reddedilmeye ve Perry Anderson’un Passages from Antiquity to Feodalism’inde (Antikiteden Feodalizme Geçişler 1974) görmezlikten gelinmeye çalışılsa da, zor aşılır bir doruktur Thomson. Büyük bir entelektüel serüvendir Thomson’u okumak: sakın, “sadece” Eski Yunan’dan söz ettiğini sanmayın: Bu istasyondan kimi trenler, köleci üretim tarzının başat olduğu bir aşamanın evrenselliği fikrinin yanlışlığının gösterilmesine: kimi trenler. “Asya üretim tarzı” gibi durağan, mekanik ve idealist bir modelin yerine, ilkel komünallikten devlete geçiş patikalarının görece hızlı seyredenlerinden görece yavaş seyredenlerine kadar uzanan bir tarihsel çeşitliliğin somut kavranışının geçirilmesine; kimi trenler, ister doğrudan kabile toplumundan, ister bir köleci ara aşamanın çöküşünden türesin, bağımlı köylülerin vergi rant aracılığıyla bir topraklı aristokrasi ve/veya onun devleti tarafından sömürülmesi anlamında feodalizmin, kapitalizm-öncesi üretim tarzlarının en evrenseli olabileceği varsayımına kalkmaktadır. Uygarlığın doğuşunda meta üretimi ve mübadelesinin kritik rolünü, Engels’den sonra belki en iyi George Thomson kavramıştır; öyle ki, Sümer’den bu yana geçen 5000 veya özellikle Klasik Yunan’dan bu yana geçen 2500 yıl içinde, uzlaşmaz sınıflara bölünmüş toplumun insan tipinin kölecilik, feodalizm ve kapitalizm arasındaki bütün diğer farklara rağmen aslında temel düşünüş tarzı, zihinsel yanılsamaları, tutkuları, saplantıları, kuvvet ve zaafları açısından pek az değişmiş olduğu duygusunu şiddetle uyandırmakta, dolayısıyla henüz insanlığın çocukluk çağında sayılabileceğimizi içten içe kulağımıza fısıldamaktadır.

Bizimki gibi, bir yandan devlet fetişçilerinin “Türkler hiçbir zaman barbar olmadılar: M.Ö. 209 yılında, orduları ve milletleriyle, devlet olarak tarih sahnesine çıktılar” türü M.Ö. 210 yılında ne yapmakta olduklarını açıklamayan safsatalarına; diğer yandan, Dr. Hikmet Kıvılcımlının barbarlık konusundaki aşırı idealleştirmesine veya Halikarnas Balıkçısı’nın, Eski Yunan’ın her şeyi Anadolu’dan çaldığı biçimindeki, Kemalist-milliyetçi-indirgemeciliğine tanık olan, bilimsel tarihçilikte henüz oldukça geri bir ülkede, Thomson’un yaratımı büsbütün önem kazanır. Bence yöntem, soyut olarak öğrenilemez; uygulamalı örnekleri, yani sosyal bilimlerin büyük klasiklerini (Marx’ın Kapital’inin, Marc Bloch’un L’Histoire rurale française’ini…) bu açıdan tekrar tekrar incelemekle özümlenebilir, ister Orta Asyacı-lık, ister Osmancılık kılığına burunsun, dar-milliyetçi “biz bize benzer iz?ciliğimize karşı, içerik yönünden, düşünce hayatımıza sağlıklı bir evrenselcilik perspektifi taşıyan Tarihöncesi Ege, yöntem yönünden, militan materyalizmin böyle büyük bir klasiğidir. Kül yutmamak, idealist tarihçi ve iktisatçıların tipik yanılgılarını deşifre etmek, gerici tezlerle döne döne dövüşmek, bu kitaptan öğrenilebilir. Türk tarihçiliğinin önünde, Oğuz destanlarının, Divan-ı Lügat-it Türk’ lerin, Kitabı Dede Korkut’ların içerdiği değişik “kolektif hafıza” katmanlarının, Thomson’un yöntemiyle baştan incelenmesi görevi durmaktadır. George Thomson ile ilgili çok hoş bir öykü vardır. Thomson 1937’de Birmingham Üniversitesi?ndeki boş öğretim üyeliği için başvurduğunda, rektör yardımcısıyla baş başa yemek yemişler. Bu sırada karşısındaki genç (34 yasında) bilim adamının yeni yeni Marksizm! Benimsemekte olduğunu bilmeyen üniversite yöneticisi, şöyle demiş: “Sizin katılmanızla iyi bir Klasik Uygarlık bölümü kuracağımıza çok memnunuz; kanımca Klasikler eğitimi, Bolşevizm?in yayılmasına karşı en etkili ilaçtır.” Bir yönüyle, Thomson’un Eski Yunan mirasını gizemsizleştirme misyonunun haklılığını kanıtlayan bu sözler, diğer yönüyle, Thomson’un yaşamının bütünsel anlamı yanında ne kadar zavallı kalıyor!

Çünkü George Thomson, bırakalım eserlerinin bir “fildişi kule” biliminden çok uzak karakterini, doğrudan doğruya siyaset düzleminde de kişi olarak yerini aldı. 1930’larda İngiliz Komünist Partisi’ne katıldı. 1945’ten sonra, Douglas Garman ile birlikte parti kadrolarının eğitim çalışmalarım örgütledi. 1947’den 1954’e kadar Merkez Yürütme’de bulundu. 1956’da, SBKP? nin 20. Kongresinde Kruşçev’in okuduğu “gizli rapor” ile Sovyetlerin Macaristan’a müdahalesi peş peşe patlak verince, denilir ki Thomson merkeziyetçi bir tavrı benimsedi; hatta başını Christopher Hill’lerin, Rodney Hilton’ların, Eric Hobsbawm’ların çektiği “Komünist Partisi Tarih Grubu”ndan, meslekleri icabı, “bütün bir dönem, tek bir kişiye tapma kültü ile açıklanamaz” şeklinde gelen yoğun eleştirilerin karşısına dikildi ve fazla sert, tartışmayı önleyici bir izlenim bıraktı. Ne var ki, 1957 ve 1960’taki uluslararası toplantılarda Çin-Sovyet ayrılıklarının derinleşip, 1960lı yıllarda açık polemiklere dönüşmesiyle, bu sefer kendisi muhalefette, azınlıkta kaldı ve Maoist olarak dışlandı. Ancak susmadı, hayata küsmedi ve her şey bir yana, hem yüzlerce, binlerce öğrenciye Eski Yunan’ı yeniden tanıttığı, hem de Çağdaş Yunan dili ve edebiyatı öğrenimini İngiltere çapında yaygınlaştırmanın öncülüğünü yaptığı Birmingham’dan 1970’te emekliye ayrıldığında, kendini ateşli bir şekilde sosyalizmin güncel sorunlarına adadı. Çin Çalışma Grubu’nun (China Policy Study Group) kurucuları arasında yer aldı ve peş peşe yazdığı From Marx to Mao Tsetung (Marks?tan Mao Zedung’a), Capitalism and After (Kapitalizm ve Sonrası) ve insanın Özü başlıklı son üç kitabı, bu kuruluş tarafından yayımlandı.

Anılar… anılar. “Anısı önder olsun” denir törenlerde; anısı gerçekten önder olacak, yol gösterecek bir insandı George Thomson. Marc Bloch gibi bir simgeydi, bu “köşe dönme” çağının anlayamayacağı. O ki, Aiskhylos’u “yazdığı kadar savaşmasını da bilen bir devrimci demokrat” diye tanımlamış; İlk Filozofları Mayıs 1941’de 19 yaşındayken Akropol’e tırmanıp Nazi bayrağını yırtan, yakalanıp idama mahkum edilmişken kaçarak yeraltına katılan, 1948’de, 1958’de tekrar tekrar tutuklanan “Yunan direnişinin kahramanı Manolis Glezos”a adamıştı…

Kitabın Künyesi
İnsanın Özü
Özgün Adı: The Human Essence
Yazar: George Thomson
Önsöz : Celal Üster
Çeviri : Celal Üster
Yayınevi: Payel Yayınları
Baskı Tarihi: 1998
Sayfa Sayısı: 128

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, Politika, Sosyoloji
Cumhuriyet?in Hamalları: İşçiler ? Yüksel Akkaya

Emek tarihi, ne yazık ki yeterli ilgi görmemiş ?alanlardan? biri. Oysa dünü bilip, bugünü anlayıp, yarına ışık tutmak açısından emek...

Kapat