Uyuyan Adam: İptal edilmiş hayatın sosyolojisi

“Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, tamamen sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde.”[1]

Yıllar önce, yirmili yaşların başında Beyoğlu’nda bir çatı katında yaşarken, dış dünyayla bağlantımı asgariye indirdiğim, evden de pek çıkmadığım bir dönemde, felaket sıcak bir yaz günü bir arkadaşım elinde bir kitapla çıkagelmişti: Perec, Uyuyan Adam. “Bunu okuyunca sen aklıma geldin, hatta seni anlatıyor,” gibi bir şey söyleyerek uzattığı o küçük kitap gerçekten de o günlerin ruh haline, baygın vazgeçmişliğine, genç işi nihilizmine çok uyuyordu. Bir roman karakterine benzetilmenin gizli hazzı ve gururuyla okumaya başladım Uyuyan Adam’ı ve o zamandan beri de aklımın bir köşesinde hep durur.

Hayatın iptal olduğu bugünlerde evde olmanın, mecburi karantinanın etkisiyle aklımın bir köşesinden çıkıp orta yerine doğru ilerledi bu kitap. Girişte alıntıladığım o meşhur Kafka cümlesiyle başlayan bu ‘uyuma-anlatısı’nda Uyuyan Adam sadece metaforik değil, gerçek anlamda da uyuyordu. Dışarıda hızla dönen dünya karşısında, bir çatı katına kendisini kapatmış, ağır hareketlerle günlerini tüketiyordu: bir nevi gönüllü sürgün ya da karantina hali. Tek varlık alanı olan o çatı katı odasında, kişisel tarihinin biriktirdiği küçük izlerle yaşıyor, bazen de, özellikle geceleri boş sokaklarda dolaşıyordu. Uyuyan Adam bu uyuşuk gidişatı sürdürürken Perec de gündelik hayat, modern kültür, çağdaş dünya, hız, kapitalizm ve varoluşa dair eleştirilerini satır aralarına sıkıştırıyordu.

Ben o zamanlar İngiliz Edebiyatı öğrencisiydim ve üniversiteden uzaklaşmış, orada okunanları sevmeme rağmen oradaki ‘okuma biçimleri’ni pek sevememiştim. Ne tesadüftür ki, anlatıdaki isimsiz genç de bir sosyoloji öğrencisiydi, okulunu terk etmiş, “yabancılaşma, modernlik ve boş zamanlar, memurlar ya da otomasyon, başkasını tanıma” gibi konuları ya da Marx, Weber ve Lukacs’ı incelemeyi başkalarına bırakarak, dağınık bir sürüklenme halini tercih etmişti. Uyuyan Adam’ın perişan cazibesi o terk etme eyleminden geliyordu. Neredeyse apatik bir uyuşuklukla hayattan istifa etmekten. Bir nevi sosyal intihar, ‘iptal edilmiş’ bir hayat. Romandaki ifadesiyle sert bir ‘kayıtsızlık çekirdeği’ne dönüşmek:

“Sen bir kayıtsızlık çekirdeğinden, bakışlardan kaçan bir nötr bakıştan başka bir şey değilsin.” (s. 22)

Uyuyan Adam’ı özel yapan şeylerden biri de, kendi vazgeçişinden acayip anlamlar çıkarmaması, genelde varoluşçu karakterlerde görülen o tuhaf varlık heyecanını taşımamasıdır. Epifanilerle, varlık sıçramalarıyla değil kendi olağanlığıyla yüzleştiği bir kırılmadır bu yaşadığı.

“Oysa sen uykusuz geçen saatlerini var mıyım, neden varım, nereden geliyorum, ben neyim, nereye gidiyorum gibi soruları kendine sorarak geçirenlerden değilsin… Metafizik kaygılar soylu yüzünün çizgilerini derinleştirmedi.” (s. 24)

Uyuyan Adam’ı karakterize eden şey büyük ve derin (kara romantik diyebileceğimiz) varoluş çalkantıları değil, bir kayıtsızlık ve taşlaşma halidir. Uyuşma, apati, vazgeçiş. Bir anlamda Melville’in Bartleby’si gibi ‘prefer not to’ (yapmamayı tercih ederim) hali. Bartleby, hatırlarsınız, erken bir kapitalizm eleştirisidir ve kâtip Bartleby yavaş yavaş hareketsizleşerek kendisine söylenen şeylere hep aynı cevabı verir: Yapmamayı tercih ederim. Bir geri çekilme hali:

“Bu dinginlikten, bu uykudan, bu sessizlikten, bu uyuşukluktan başka bir şeye ihtiyacın yok… Avare dolaşmak, uyumak… dakikadan dakikaya, saatten saate, günden güne, mevsimden mevsime, hiç bitmeyecek olan bir şey başlayacak: bitkisel yaşamın, iptal edilmiş yaşamın.” (s. 38)

Bu iptal edilmiş hayat, aslında, hayatın dışına doğru bir adım olduğu için başlı başına ama çok sakin bir negation içerir, daha doğrusu varlığın saçmalığını görme hali. Varlığın değil, uygarlığın, uygarlık ve altında kapitalizmin sinsice yattığı garip ve hızlı hareketler silsilesinin saçmalığını. Uyuyan Adam uygarlık durumlarından, kültürden ve dilden gitgide uzaklaşırken, ağaçların sabitliği ve kendi başınalıklarıyla bağ kurar. Ama bir doğa romantizmi olarak ağaç değil. Duran ve her nasılsa yaşamaya devam eden, ‘sessiz tanıklar’ olarak ağaçlar.[2] Ağaçların sessizliği, apatisi ve ele geçirilmezliğidir onu cezbeden şey:

“Tüm yaşamını bir ağacın karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak. Bu ağaç hakkında eninde sonunda söyleyebileceğin tek şey bir ağaç olduğudur… Ağaçtan daha başka bir hakikat bekleyemezsin…” (s. 32)

Uyuyan Adam’ı bu ağaç sessizliği ya da apatisine çeken şey, bir türlü hız kesmeyen dil, kültür, çalışma ve uygarlık gürültüsüdür. Unutuş, bekleyiş, hafıza kaybı, bir taşa ya da ağaca dönüşme isteği, bir ‘hareket-yokluğu’ içinde hareket etme, velhasıl dünya gürültüsü karşısında uyuma isteği Uyuyan Adam’ı apatik bir anti-kahramana dönüştürür. Polonya Yahudisi bir göçmen aileye mensup olan ve annesini de Auschwitz’de kaybeden, yani dünyanın felaket mirasını üstünde taşıyan Perec, bu uygarlık gürültüsünü, modern dünya denilen şeyi unutulmaz bir pasajda ‘yumuşak dehşet’ diye tanımlıyor, uzunca alıntılıyorum:

“Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.” (s. 32)

Çekildiği gönüllü sürgün ya da varlığını asgari düzeyde sürdürdüğü bu yabancı mesafe, bu katatonik tavır Uyuyan Adam’ın şeylerin anatomisini yabancı bir gözle görmesini sağlar ki aslında uyuşuk bir gündelik hayat içinde de olsa düşünce besini buradan, bu mesafeden gelir. Sosyoloji terk de olsa, sosyolojik bir göze sahiptir. Şeyleri inceler, insan hallerini, yürüyüşleri, bakışları, değerler hiyerarşisini. Ve dili de hayatını da ‘gösterge-dışı’ bir yalınlığa indirgemeye çalışır. Yiyecek sadece yiyecek, kıyafet sadece kıyafet, hareket sadece hareket olana dek bütün anlam örüntülerinden çıkar, bu değerler ve göstergeler imparatorluğu karşısında hem metaforik hem de reel anlamda uyuyarak. Bu uyuma haline uygun olarak karakterin kendisi de birinci tekilde hiç konuşmaz, bütün kitap ikinci tekil şahısta yazılmıştır:

“Sen bir aylak, bir uyurgezersin, bir istiridyesin… bir şey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, sadece bekleyişi ve unutuşu istiyorsun. Modern yaşam bu tür eğilimleri genelde pek hoş karşılamaz.” (s. 20)

Evet karşılamaz. Modern yaşam görece aylak tiplemesini yaratmasına karşın bir çalışma ve hareket üzerine kurulmuştur, yabancılaşmış bir çalışma ve hareket. Zen oturuşlarına ve anlamsız uykulara pek yer yoktur. Tembellik Hakkı ancak bir küçük kitap adıdır, böyle bir hak tanınmamıştır. Bugünlerde ironik bir şekilde birçok insana (en azından ‘çalışmama’ ya da evden çalışma ayrıcalığına sahip olanlara) geçici bir süre için de olsa tanınan bir hak.

Perec’in düşkün olduğu gündelik detaylar üzerinden gider anlatı. Öyle yıldızlar altında büyük varlık böbürlenmeleri falan yoktur. Uyuyan Adam çatı katındaki odasında yatağına, duvardaki çatlaklara, kahve fincanının kenarındaki izlere, içeri giren güneşin oluşturduğu şekillere, penceresinden görünen çatıların desenlerine, yan odadan gelen seslere, kayalara, ağaçlara dikkat kesilir. Bir yandan dünyaya gözlerini kapatırken, bir yandan olmayacak detaylar için bir mikro-göze dönüşür. Perec Türkçeye Olağan-İçi diye çevrilen kitabında[3] olağanlıkta bulunacak anlamı araştırmayı öneriyor. Şöyle:

“Her gün olup biteni… gündeliği, besbelliyi, ortaklaşa olanı, sıradan, olağan-içi olanı, arka plandaki uğultuyu nasıl açıklayacağız, onu nasıl sorgulayacak, nasıl açıklayacağız?… Tuğlayı, betonu, camı, sofra adabımızı, araç gerecimizi… zamanı kullanışımızı, ritmimizi sorgulamamız söz konusu. Bizi şaşırtmayı ebediyen bırakmış gibi olanı sorgulamak.” (s. 2)

Bu kısım önemli, zira tam da bugünlerde karantinada yaşayanların o büyük felaket filmleri ve anlatılarında görülen olağanüstü durumlar yerine eve, eşyaya, varlığın ve hayatın olağanlığına tosladıkları aşikâr. Salgın ya da felaket filmlerinin genellikle ıskaladığı şey budur: Hayat bir yandan acımasız bir olağanlıkla devam eder. Zombiler, uzaylılar, garip yaratıklar vs. ile baş etmek kolaydır, asıl zor olan varoluşun dayanılmaz ve acımasız olağanlığıdır. Bu acımasız olağanlığı aslında Perec’in selefi sayılabilecek Camus de çok iyi anlatır. Bkz. Yabancı’nın trajik-olmayan, apatik ilk cümlesi ya da Veba’daki salgının bir kurtuluş destanı ya da felaket diliyle değil gayet olağan, neredeyse bir vakanüvis diliyle anlatılması.

Perec’in Olağan-İçi adlı kitabının alt başlığı ‘Gündelik Hayatın Envanteri.’ Perec de bir yöntem olarak her şeye bir daha bakmayı öneriyor, anlamsızmış gibi görünen şeylere fenomenolojik bir bakış. Burada bir gündelik hayat sosyolojisi var, Perec’in çok iyi bildiği bir sosyoloji. Perec ilk kitabı Şeyler’de de bütün hikâyeyi gündelik hayattaki ‘şeyler organizasyonu’ üzerinden anlatmıştı. Ve gündelik hayat, kabul edelim ya da etmeyelim, modern zamanların temel sorularından biridir. Nasıl yaşıyoruz? Neyle yaşıyoruz? Etrafımızı saran bu nesneler ve hareketlerin anlamı ne? İdeoloji, politika, anlam vs. derinlerde değil tam da bu yüzey fragmanlarında yatıyor olabilir mi?

Uyuyan Adam bir yandan bu soruların kitabıdır. Dediğim gibi, sosyoloji terk de olsa, sosyolojik bir gözü vardır karakterin. Bilincin hayatı değil, hayatın bilinci belirlediğini unutmayan neredeyse Marksist bir göz hikâyeyi hiç bırakmaz. Bu göz de bize iptal edilmiş bir hayatın sadece felsefesi değil, sosyolojisi üzerine düşünmeye sevk eder.

Kitabın sonlarına doğru Perec o sosyolojik ve diyalektik gözüyle Uyuyan Adam’ın solipsist fantezisini yıkar. Narsistik avuntu, solipsist grandör çöpe gider ve devreye sosyoloji ile tarih girer. Ya da Fırat Demir’in bir şiirinde geçen ifadeyle ‘tarihin atları’ sahneye çıkar.[4]

Nihayet, insan toplumsal bir varlıktır, Uyuyan Adam da kendi olağanlığına ve toplumsallığına çarptırılır, tarihe ve sosyolojiye davet edilir, uyanmasını sağlayacak bir soğuk duş ya da yağmur gibi:

“Büyüklüğün, çektiğin acı nice örnek hikâyede yüceltiliyor. Nice Robinson’lar, Roquentin’ler, Meursault’lar, Leverkühn’ler… Ölmedin. Delirmedin… Düş gören bir adam gibi konuşmaktan vazgeç.

Bak! Onlara bak. Oradalar, binlerce ve binlerce sessiz nöbetçi, hareketsiz Dünyalı rıhtımlar, kıyılar boyunca, Clichy Meydanının yağmurdan yıkanmış kaldırımları boyunca dikilip duruyorlar, okyanus hayalleri kurarak…

Hayır. Sen artık dünyanın adsız efendisi, tarihin üzerinde hiçbir etki yapmadığı kişi, yağmurun yağışını hissetmeyen, gecenin gelişini görmeyen kişi değilsin. Sen artık ulaşılmaz, duru, saydam değilsin. Korkuyorsun. Bekliyorsun. ” (s. 103)

Bu son iki kelime meseleyi ister istemez, yine bir eve kapanma hikâyesi olan “Korkuyu Beklerken”e getiriyor ama o da başka bir yazının konusu olsun. Konuyu Oğuz Atay’a getirmeden şunu söyleyelim: Görece ayrıcalıklı bir kesim olarak evde otururken, hastanede, markette, her nasılsa halen üretime devam eden bir fabrikada ya da kargo şirketinde çalışmıyorken ve her şeyi yeniden düşünme lüksüne sahipken şeylerin ve hayatın sosyolojisini unutmayalım. Felsefe ve edebiyat iyidir ama bugünlerde mümkünse sosyolojiyi de yanınızdan ayırmayın, gemiyi nihayetinde demirlediğiniz yer orası, tabiri caizse.

[1] Franz Kafka, Aforizma’lardan. Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler.

[2] Bu sessiz tanıklar lafını arkadaşım Jasmin İhraç’a borçluyum. Kendisi İstanbul’daki ‘kentsel dönüşüm’ ve inşaat gürültüsünü ağaçlar üzerinden okuyan bir video çekmişti: Daimi Değişimler, Sessiz Tanıklar.

[3] Georges Perec, Olağan-İçi: Gündelik Hayatın Envanteri, çev. Zeynep Bengü, Everest Yayınları, 2. baskı, 2020, 86 s.

[4] Bkz. Fırat Demir, Yeni Cüret Çağı, Komşu Yayınları, 2012.

AHMET ERGENÇ
29 Nisan 2020
t24

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here