V. Woolf ve Kimi Yapıtları Üzerine – Selman Büyükaşık

Hep düşünmüş ve bundan acı duymuşum: Büyük yazarlar, sanatçılar mutsuzluklarından, toplumla çatışmalarından doğan acılarından damıttıklarıyla bizleri mutlu eden yapıtlar üretmişler. Üstelik bunların hemen hepsinin değerleri çok sonra anlaşılabilmiş, yaşadıkları dönemde hak ettikleri saygınlığın, sevginin ergisini tadamamışlardır. (Daha korkuncu var:

Kafka, arkadaşı Max Brod?a kitaplarını yakmasını vasiyet etmiş; Fernando Pessoa 1935?te öldüğünde sandığında yayımlanmamış birçok metin bırakmış.) Yazgıları onlara bu mutluluğu bile çok görmüştür çoğuna. Bu beni isyan ettirir.

Bu tür soy sanatçılar ayrıksılıklarının, topluma göre eksikliklerinin onlarda yarattığı öfkeyle, belki bu öfkeyle, bu ölümsüz yapıtları ortaya koymuşlardır. Ne acı bir paradoks!

Yukarıda söylediklerimin hemen hepsi Virginia Woolf için geçerlidir. 25 Ocak 1882?de Londra?da doğan, roman türüne yaptığı katkılarla, aynı zamanda döneminin önde gelen eleştirmeni olarak edebiyat tarihine adını yazdıran bu kadın ne yazık ki her yönden mutsuzdu. Toplumla sürekli bir çatışma içinde olan ve genetik şanssızlığından kaynaklanan ruhsal bunalımların sonucunda 28 Mart 1941?de, bu ruhsal bunalımlardan birinin sonucunda cebine doldurduğu çakıllarla bedenini ağırlaştırarak evlerinin yakınlarındaki nehrin sularına kendini bırakmıştır.

Romancılığı:

?Modernist İngiliz romanının öncülerinden Woolf?a göre ?Yazar tutsak olmasaydı yapıtlar gelenek üzerine değil, kendi duyguları üzerine kurulurdu. Kaldı ki gerçek yaşamda insan ruhu, başat olarak geleneksel romana zorla sokulan güldürü, ağlatı, sevgi öğelerinden değil; sağanak halinde üzerine boşalan izlenimlerden oluşur. ?Bu saptamadan hareketle Woolf, hayatı boyunca insanların nasıl düşündüğü, hissettiği ve bunun edebiyata nasıl yansıtılabileceği üzerine kafa yormuş yenilikçi bir yazardır. Geleneksel romandan ziyade şiir ? roman, deneme ? roman, şiir ? oyun gibi karma türler üzerine çalışmış ve dokuz roman kaleme almıştır.? (Pınar Güner; Virginia Woolf Romancılığı, Kitap-lık 162, Temmuz-Ağustos)

Pınar Güner?in derinlikli makalesindeki bu saptamalarına, yazarın ikiyüzlü toplumsal ahlakla çelişen cinsel tercihlerini, hastalığını ve bundan kaynaklanan intihar eğilimini, toplumun kurumlaşmış, kokuşmuş ataerkil baskılarına karşı cesur erken feministliğini de ekleyeceğim. Zira, romanlarında onun bu ayrıksılığı sık sık karşımıza çıkar.

İlk romanı Dışa Yolculuk (1915) ile ardılı Gece ve Gündüz (1919) karşı çıktığı geleneksel gerçekçi İngiliz romanının özelliklerini taşır. Bu iki yapıtta da sonrakilerden farklı olarak belli bir olay örgüsü, başı- sonu olan öykü vardır. Yani kendisine özgü anlayışı henüz uygulamadığı romanlar. İlginçtir, yazarın, güncesinde yerden yere vurduğu ve ?bile bile yapılan bir başarısızlık? diye nitelediği 8. romanı Yıllar?da (1937) da geleneksel romana dönüş yapar ve bu yapıt, ?güzel anlatımı ve kolay anlaşırlığının etkisiyle yazarın en çok satan kitabı olmuştur.? (Pınar Güner; Virginia Woolf Romancılığı)

Woolf kendisine özgü biçemini 3. romanı Jakob?un Odası?nda(1922) dener. Modernist anlayışla yazılan bu romanda belli bir tema, olay örgüsü yoktur, zamandizimsellik, belirgin bir uzam da. ?Jacob?un Odası, yazarın güncesinde belirttiği gibi ?alacakaranlıkta? kalmışsa da şiir yüklü bir düzyazıyla yazılması ve Mrs. Dallovay, Deniz Feneri ve Dalgalar gibi modern İngiliz romanının başyapıtlarına bir hazırlık olması nedeniyle önem taşır. Bu romanda bilinç akışı tekniğini kullandığı için kendisini James Joyce?a öykünmekle itham edenler olduysa da Woolf?un tekniğini ustaca uygulamaya koyduğu sonraki üç romanında da görüleceği gibi Woolf, Joyce?dan farklı olarak izlenimlerini süzerek bir sistematik içinde verir.? (P. Güner)

V. Woolf, 1925?te Mrs. Dlloway?le yeni roman anlayışını başarıyla ortaya koyar. Romanda yaklaşık 12 saatlik bir zaman diliminde yaşananlar anlatılır. Bu romanında da insan ruhunun karmaşıklığı, intihar, eşcinsel eğilimler var. Ama yazarın kendi hastalığını da göz önünde tutarsak deliliği bir tek bu romanda anlatır. Roman boyunca zamanın geçişi saatlerle sürekli anımsatılır. (Yazar bu romanına Saatler adını vermek istemiştir.)

Yazarın, eleştirmenlerce en başarılı bulunan romanı Dalgalar?da (1931) yazarın kendisine özgü biçemi tam anlamıyla görünür. Yapıt, yazarın en karmaşık, en güç anlaşılan romanıdır. ?Yapıt hem şiir, hem roman hem tiyatro oyunudur. Üçü kadın altı başkişisi de tiyatro oyunlarına özgü bir şekilde kendi kendilerine konuşur ve konuşmalar dalgaların ritmine uygundur. Şiirsel düzyazı tüm metne, tümceye yayıldığı gibi her bölüm italik harflerle gösterilen düzyazıyla yazılmış bir şiirle başlar. Uzam olarak denize açılan bir bahçe, kumsal ve kıyıdaki ev hep uzam olarak kullanılsa da yazar Dalgalar?da da dış dünyayı yok ederek yalnızca kişilerin iç dünyalarını verir.? (Pınar Güner) Bu değerlendirmeler bana bu yıl okuduğumuz Leyla Erbil?in Kalan romanını anımsattı.

Perde Arası (1941) yazarın son romanı. Şiirseldir, anlaşılması güç bir yapıt. Romanın sonundaki aşırı karamsarlık, yazarın kendi iç dünyasıyla ilintilidir, denebilir. Yazar bu romanı bitirdikten iki ay sonra intihar eder.

Üzerinde biraz daha ayrıntılı duracağımız iki yapıtı da roman değildir. Ama yazarın özgünlüğünü, yazınsal gücünü ortaya koyan çarpıcı yapıtlardır:

FLUSH: Eleştirmenler buna yaşamöyküsü dese da bu yapıt yaşamöyküsü ? roman karması bir yazınsal üründür. Hem de bir köpeğin yaşamöyküsü. Ünlü şair Robert Browning? in eşi şair Baret Browning?in köpeği Flush?ın yaşamöyküsü.

Bir buldings roman sayılabilecek yapıtın kahramanı, başkarakter Flush, bir köpek. Evet, bir köpeğin iç dünyası, yaşadığı sınıfsal değişim olağanüstü bir gözlem gücüyle, çok çağrışımlı ironik bir dille verilirken, onun değerlendirmeleriyle İngiliz toplumunun zekice bir eleştirisi var. 19.Yüzyıl İngiltere?siyle İtalya (Floransa) halkı doğasıyla, köpekleriyle, yaşamıyla çok çarpıcı biçimde karşılaştırılırken kısa ama yoğun bir metin çıkıyor karşımıza. Bu romanda Flush?la sahibi Mrs. Browning?in birbiriyle ilişkileri temelinde diğer olaylar, ilişkiler verilir. Birçok oyuna, filme konu olmuş Robert Broning?le Baret Browning?in gel-gitli aşkları Flush?ın yaşamında pek geride kalır; gölgeli bir fondan öteye gitmez. Karı – koca bu iki şair, Flush?ın yaşamındaki kişiler olarak varlar sadece. Kısa ama katmanlı bir roman Flush. Sözlerimizi Pınar Kür?ün çevirisini yaptığı nefis Önsöz?ün son paragrafıyla bitirelim:

?İşte Virginia Woolf?un öyküsü bu. Aslında felsefi bir öykü olduğu kesin. Pek bir şeye dokunmazmış gibi yapan yazar aslında pek çok şeyi hafif hafif tırmıklatıyor. Zavallı 19. yüz yılı ?aptal 19.yüzyıl?ı iyice hırpalıyor. Victorya Çağı denilen dönemin görenekleri, saçmalıkları, yanılsamalarının ötesinde, bir Sterne?in, bir Fielding?in bilgeliğine, hayal kırıklığını yansıtan mizahına ulaşıyor. Yarattığı Flush, eziyet ve eğitim görmüş, terslenmiş, tinselleştirilmiş, sonra da azat edilip doğaya geri verilmiş olan bu köpecik, yapay ve yasakçı bir eğitimin baskısından kurtulmak için çırpınan İngiliz ruhunun bir simgesi değilse nedir?

KENDİNE AİT BİR ODA: Yazarın kadın sorunlarıyla doğrudan ilgili iki kitabından biridir. Birinci kişili anlatımıyla.(benöyküsel) içten bir öfkenin, eleştirinin etkileyici ve de düşündürücü yapıtıdır. Kitabın arka kapağında şu açıklama dikkat çekici:? Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplarından biri olan KENDİNE AİT BİR ODA, Virginia Wolf?un belki de en kolay okunan kitabıdır. Kolay okunur, çünkü konu çok basittir: ?Kadın ve edebiyat?. Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ezici bir soru vardır: ?Bizler kadar düşünme yeteneğinizin olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?? İşte Virginia Woolf bu yakıcı soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..?

Kuşkusuz çok kısa bir özet ama yapıtın genel içeriğini veriyor. Yazar geçmişe dönük araştırmalarında olsun, çıkardığı sonuçlarda olsun kadınlara seslenirken olsun erkek egemen topluma sarsıcı eleştirilerde bulunuyor. Bu eleştiriler havada kalacak türden de değil. Hepsi okumalarla elde edilmiş inandırıcı verilere, keskin gözlem ve yaşanmışlıklara dayanıyor. Geçmişe dönük taramalarında kadın yazar ve şairlerden yaptığı alıntılar ve bunlar üzerindeki değerlendirmelerle yapıtını derinlikli ve yazınsal kılıyor.

Yineleyeyim: Zeki ve öfkeli bir kadının erkek egemen toplum eleştirisi bu yapıt. Erkeklerin kibrini ama zekâ eksikliğini de yansıtan cümleden hareketle edebiyatta kurmaca zamandizimsel bir tutumla erkek ? kadın romancı ve şairler üzerinden irdeliyor ve kadınların neden bir Shakespeare yaratamadığını somut gerekçelerle, akıllıca irdeleyip kadınlara yapmaları gerekeni basit bir cümleyle özetliyor.

Bu mutsuz büyük yazarın, bugünü görmesini ne kadar isterdim. Ona yalnız bizim edebiyatımızdan ne çok kadın yazar, şairimiz sayardım övünçle. Sanırım hem şaşırır hem mutlu olurdu.

Selman Büyükaşık
İzmir

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Ehmedé Xanî’nin Mem û Zîn Destanı

Özkan Öztaş'ın hazırlayıp sunduğu 22.11.2012 tarihinde SoL Radyo'da Mezopotamya'nın Sesi adlı programda Ehmedé Xanî'nin Mem û Zîn Destanı anlatılıyor. Dinlemek...

Kapat