Yalnızlığın Hafifliği – Nejdet Evren

Ozan ne demiş; ?yalnızlık paylaşılmaz/ paylaşılsa yalnızlık olmaz? (1) Yalnızlık gerçekten paylaşılamaz mıdır? Yalnızlığın gerçek deryası çıkışsızdır; yolu/yordamı olmadığından bunu hiç kimse gösteremez. Böyle olunca yalnızlık ilk görünüşte paylaşılmaz olarak algılanacaktır. Başka bir ozan diyor ki; ?yalnız insan merdivendir/ hiçbir yere ulaşmayan? (2) Paylaşım temelinde türler arasında ve diğer türlere göre daha fazla sosyalleşen tür olarak insan türü yalnızlık ve paylaşım olguları ile karşı-karşıya bulunmaktadır. Olay ve olguları kategorize eden, onları öğelerine göre ayrıştıran ve tanımlayan insan, dil ve iletişim araçlarını kullanarak tanımlayabildiğini iletmekle bir yönü ile tanımladığı olguyu paylaşıma açmış sayılır. Bu paylaşımın gerçekleşebilmesi için anlaşılabilir olmasına gerek vardır. Paylaşım sosyal bir süreç olduğuna göre en-az iki kişinin varlığına gereksinim duyar. Bir-adada-yapayalnız yaşayan insan bedenli bir canlı insan sayılamayacağına göre, sosyalliği içinde insanın yalnızlığı paylaşım olgusu ile zıtlaşma eğilimini taşımaktadır. Bu zıtlık, bireyde kendini gösteren ve fakat sosyal bir karakteri olan yalnızlık olgusunun iki ayrı yönünün anlaşılmamasından/ ya da anlaşılmak istenmemesinden kaynaklanmaktadır. Özne/birey olmak özünde tekil olmayı ifade eder; ancak bu öznellik, içinde bulunduğu diğer öznellikler ile bir anlam ve öneme sahiptir. Öznenin bu anlam ve önemi yitirmeden tekil kalmayı sağlayabilmesi onun yalnızlığını görüp, benimseyip diğer öznelere karşı-koyması ile olanaklıdır. Bu haliyle yalnızlık, bizatihi kişi ve toplum arasındaki var-oluşun paylaşılması anlamını kazanır. Bedenen insana benzeyen bir canlının bir adada yapayalnız olması durumunda bu canlı yalnız sayılacak mıdır? Böyle bir canlı insan tanımına uymadığı gibi, yalnız da sayılmayacaktır. Bu durum açık bir şekilde yalnızlığın sosyal bir olgu olduğunu göstermektedir. Tekil olarak insanın bu sosyal olguyu yüklenmesi ona ağır gelmektedir, aşılmaz bir duvar gibi önüne dikilerek onu korkutmaktadır. Çoğu kez yalnızlık olgusu yanlış tanımlanarak iletişimsizlik ile özdeşleştirildiğinden, farklı dillerle konuşulan çoğul içindeki farklılaşma bir tür yalnızlık olarak algılanmakta ve değerlendirilmektedir. Oysaki, bu durum, bir yalnızlık değildir. Aynı sözcüklerle farklı dilerin konuşulduğu iletişimsizlik, farklılaşma olarak ayrışan ve fakat yalnızlık sayılmaması gereken bir sosyal olgudur. Yalnızlık bu durumun ötesinde bir yerlerde aranmalıdır. Gerçek yalnızlık, aynı sözcüklerin, aynı dillerle, aynı anlamlar yüklenerek iletişimin var-olduğu zeminde yaşanır. Bu durum bir-diğerine oldukça zıt görünse de, yalnızlık olgusuna farklı bir yapı kazandırır.

Her türlü iletişimin koptuğu yer/zamanda paylaşım varsa eğer, bu, olsa osla görünüşteki bir paylaşımdır; özde bir paylaşımdan söz etmek olanaksızlaşacaktır. Böylesi görünüşteki paylaşımlar, tekil olan bireyi çoğul içerisinde kendini yalnız duyumsamasına neden olur. Yalnızlık bu yönüyle etki/tepki süreçlerindeki bir duyumsama boyutu olmaktadır. Bu algılama biçimi kişinin iç-dünyasında/ruhunda/duygu ve düşüncelerinde farklılaşmasının önüne geçerek örtüşme eğilimine karşılık bulamaması sonucunda onu bu şekilde düşünmeye itekler, yalnızlık duygu/düşüncesini tetikler. Belki bu algılama biçimine tepkisel yalnızlık demek olanaklıdır.

Yalnızlık, kimi zaman yürekte bir keder oluverir; sanatçı ona ?Yalnızlık Kederi? (3) tanımını koyar ve der ki; ?Derken her şey biter/Ben ve 2500 kişiden arta kalan yalnızca benimdir/Yalnızlığımdır??Yalnızlık, ağır bir yüktür; taşınmaz sanılsa da insan onu taşıyabilir. Her bireyin bir iç-dünyası vardır ?olmalı- ve o dünyada kişi kendi ile baş-başadır; yaşamın tüm anlarını sorgulayan, kendi ile hesaplaşan, eksilen, artan, ötelere taşan yine hep kendisidir. O, var ile yok arasındaki ince çizgide gidip-gelmektedir. Bu ince çizgi sözcüklere sığmaz; zaman-sız-ı-lık dilimidir. Zaman-sız-ı-lık zaman boyutu ile örtüşmez. Yalnızlığın hafifliği tam da bu noktadaki boyutu görmek, benimsemek ve onunla barışık kalabilmek ile ortaya çıkan kişisel-duygusal-düşünsel bir durumdur. Zaman-sız-ı-lık yalnızlığın hafifliğidir.

İnsan doğa güçleri karşısında kolektif üretimi gerçekleştirmeyi başardığı için insanlaşmıştır; bunu yaparken işaretlerle başlayan iletişim, sesler, nidalar, çığlıklar ve giderek soyutlama ile dilini yaratarak sözcükleri kullanmayı öğrenmiştir. İnsan her hal ve şartta okur ve konuşur. Okumak bir kitabın sayfalarındaki sözcükler olabileceği gibi, bir ormandaki ağaçların yapraklarını döküşü ya da bir okyanusun dalgalarının izlenmesi olabileceği gibi bir diğer insan da olabilir. İnsan yalnızca okumaz, ayrıca sürekli konuşur; konuşmadan konuşmaya fark vardır. Kimi konuşmalar sesli kimileri ise sessiz yapılır. İnsan sürekli olarak diğer bireyler ile konuşur ve kendince yaptığı sessiz konuşmasında da diğerleri ve kendi ile konuşmasını sürdürür. İç-dünyasına yaptığı yolculuklarda tamamen kendisi ile baş-başadır; arada hiçbir olgu ve kişi yoktur. Tüm yolculuklar birden fazla kişi ile birlikte gerçekleştirilebilinir ise de, kendine yapılan yolculuk ancak yalnızlık ile gerçekleştirilebilinir. Kişinin kendi iç-dünyasına yaptığı yolculuğa zaman zaman diğer birey/leri katması onun diğerlerine izin verdiği ölçülerde gerçekleşen bir yolculuktur ve mutlak surette yalnızdır. Kişi yalnızlığının farkında ise hafiftir, değilse yorgun ve bitkindir. Ne diğer düşünceleri hafife almak ne de kendini; bu nedenle filozofun dediği gibi ? başkalarının düşünceleri ile akıllı sayılmaktansa, kendi düşünceleriyle deli sayılmayı tercih etmek? sadece insana dairdir. Bu durum insanı özel yapar. Demek ki yalnızlık ve özel olmak arasında kopmaz bir ilişki/bağ vardır. Bu durumu formüle etmek gerekirse denilebilir ki; özel=kişi=yalnızlık eş-değer olgulardır, başka bir anlatımla, özel-olmayan-kişi-yalnız-değildir; yalnız olmayan ise, üretici-paylaşımcı değil, tüketici-paylaşımcıdır.

İnsan anlaşılmak ister; kolay görünse de anlama ve anlaşılma gerçekte o denli kolay bir süreç değildir. Üretim olmadan ne paylaşım ne de iletişim gerçekleştirilebilir. Tüketim üzerine kurulu bir paylaşım/iletişim yalnızca tek yönlü bir kazanım ya da kayıptır. İlişkinin üretilebilir olması sosyal tür olan insanın olmazsa olmazlarındandır. Ortaklaşan kaygılar, kederler, sevinç ve neşe üretim/tüketim/paylaşım temellerinde ortaklaşılan bir dilin doğumunu zorunlu kılar. Bu dilin sosyal-özne içindeki zenginliğini nesnel koşullar belirlese bile sosyal-özne ondan uzak ve öznel yapısı ile farklı bir dünya inşa edecektir. Sözcüklere yüklenen anlamın farklılaşması yanında, sözcüklerin de farklılaşmaya başlaması ile ortaklaşılan dil sosyal-özneler arasındaki yabancılaşmaya neden olacaktır. Bir çeşit sağırlar ve körler diyalogu denilen bu tür bir iletişimsizlik kişiler arasında aşılmaz duvar olarak yükselmeye başlar ve sonuçta özne, içinde bulunduğu toplumsal dokudan kopar. Anlamama, anlatamama ve anlaşılamamanın haklı-haksız, doğru ya da yanlışlığı bir yana, sosyal-özneyi içine/iç-dünyasına doğru kapanmaya itecektir. Bu süreçte kişi yalıtılmış olduğunda yapa-yalnızlığın açmazı ve ağırlığının tümden etkisi altında kalacaktır. Yalnızlığın tüm ağırlığı onun bilincinde olmakla hafifleyebilir.

Yalnızlık;
Zifir karanlıkta
Çığlığın ve sesin
Derinliğine yutulmasıdır;
Yalnızlık;
Belirsiz yön
Yankısız çığlık
Zamansız yer
Ve hepsinin bilincinde
Dim-dik yürümektir!

Yalnızlık;
Zifir karanlıkta
Yer-gök
İleri-geri
Sağ ve sol sapmadan
Dim-dik duruşla
Adım almaktır;
Ve her adımın,
Yeni bir uçurumda sonlanabileceğini
Bir olguya çarparak düşülebileceğini
Her-yanın çalı-çırpı-dikenle kanatılacağını
Bilerek atılan bir adımdır?

Einstein?ın, her kütlesi olan cismin kütlesi oranında uzay-zamanını eğdiği teorisi kanıtlanmış, bilimsel gözlem ve deneylerle doğrulanmıştır. Işığın bile kendisinden kaçıp kurtulamadığı muazzam çekim-kuvveti ile kara-delikler hala sırlarını korumaktadırlar. Güneş?teki ipliksi gerilme/patlamaların Güneş?in devasa büyüklüğü yanında kalan küçüklüğü Dünya ile Ay arasındaki mesafe kadar büyük iken Jüpiter?deki toz fırtınasının yanında okyanuslardaki gir-daplar o denli küçük kalabilmektedir. Her olgunun, bir diğer ölçmeye göre göreceli olması yalnızlık girdabı için de geçerli bir olgudur. Yalnızlığın hem ağırlığı ve hem de hafifliği görecelidir. ?Her adım son, her an son adımdır.? (4) anlatımı ?sürgün?ün sığmazlığına ilişkin bir belirleme/bir yalnızlık türüdür. Bu tanımdaki yalnızlık, sürgünün bilememe ve kurgulayamamasına açıklık getirmektedir. Lao Tzu ? en uzun yol bile ilk adımla başlar? şeklinde bir belirlemede bulunmaktadır. Her ne olursa olsun yolların yürünmesi gerekliliğine dair bu belirleme, sürgün-yalnızlığının belirsizliğine ve kurgulayamamasına rağmen yürümesine engel değildir. Ancak, yalnızlık kendi iç-çelişkisinden belirleme ve kurgulamayı yarattığı ölçüde her adım yeni bir başlangıç, her an bir ilk olacaktır. Bu nedenledir ki, ?tek başına yalnızlık/bir yankı?? (5) olarak tanımlanmıştır.

Yalnızlığın sosyal boyutu yanında bir de algılayan öznenin entelektüel birikimi ve yorumunu da göz-ardı etmemek gerekir. Soyutlama, mağaralara çizgiler çizmekten önce başlamış olmalıdır. Her hangi sıradan bir çizgiye yüklenecek bir anlam ondan önce düşüncede yaratılması ile olanaklıdır. İlk/el ressamlar mağara duvarlarına resimleri çizdiklerinde toplumları için bereketin simgelerini kazımış/resmetmiş olsalar da her iki olgu arasında gizemli bir bağ/ilişki kurmuş/görmüş olmalıdır. Bu soyutlama ile gelişen entelektüel birikim kişinin kendi dışına çıkarak kendine bakabilmesini sağlamıştır. İlişkilendirilmek ve ölçümlemek olguların sürekli olarak bir-diğerine göre durumunu belirlemeye, anlamaya yarayan zihinsel bir süreçtir. Kişi, soyutlama yetisini geliştirdikçe yaşadığı sosyal/tarihsel/coğrafi dokudan farklı yanlarını keşfederek kendi iç-dünyasına ayrı bir-ben-yaratır. Bu dünya, salt ona aittir ve onun yalnızlığıdır. Ancak bu ücra köşe paylaşılmaz değildir. Bu iç-dünyadaki olgular/duyumsamalar/düşünceler paylaşıma açıldıkça yerleri boşalacak ve fakat bu boşalan yerlere bir-yenisi eklenmek suretiyle döngü sürüp gidecektir. Bu temelde yalnızlığın yaratılması ve benimsenmesi kişinin kendisi ile barışık olmasını sağladığı gibi yalnızlık sayılırsa/yükünün hafiflemesini sağlayacaktır.

Yalnızlık bir yük değil, paylaşıma açık öznel bir hafifliktir.

Nejdet Evren
Aralık 2010, Ocak 2011, Batı

Notlar
(1) Özdemir Asaf
(2) Louis Aragon
(3) Fazıl Say
(4) Ö.Zülfü Livaneli
(5) Ö.Zülfü Livaneli

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Roman ve Hikâye Üzerine Birkaç Not – Faiz Cebiroğlu

Eski Toplumsal Kurtuluş dergisinden arkadaşım Alper Yalman?ın son çıkan romanı ?Maktul ve Maktule?(*) beraberinde, ?roman nedir? nasıl yazılır?? tartışmasını da...

Kapat