Yaşar Kemal ile bir çağ kapandı – A. Ömer Türkeş

Edebiyatla hayat ilişkisinin canlı tutulduğu, yazının dünyayı değiştireceğine inanıldığı bir çağın son büyük yazarıydı. Onu ve eserlerini yaşatacak olan haksızlığa, hırsızlığa, adaletsizliğe karşı isyan duygusunu yitirmemiş genç kuşaklar olacaktır.

Yaşar Kemal’in ardından bir yazı kaleme almak edebiyatı ve isyanı onun romanlarıyla sevmiş, sanat ve siyaset arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğini onun romanlarından öğrenmiş, onunla aynı dünya görüşünü paylaşmış benim gibi insanlar için hiç kolay değil. Duygularımın en kısa ifadesi, Yaşar Kemal’le aynı çağda yaşamış ve onunla tanışmış olmaktan duyduğum onurdur.

Bugün resmi açıklamaları dinlediğinizde, devlet sanatçısı katına çıkarılan Yaşar Kemal’in hayatının her döneminde, aynı devletin farklı hükümetlerince -ama kesintisiz biçimde- sakıncalı olarak damgalandığına inanmayabilirsiniz. Oysa daha ilk romanıyla başladı Yaşar Kemal’in çilesi. 1949 yılı boyunca, her gün emek verdiği ilk romanına jandarmalar tarafından el konmuş, roman devletçe gasp –muhtemelen imha- edilmişti. Tek Parti döneminin muhaliflerine, haktan hukuktan söz edilmesine izin vermediği zor yıllarda, Kadirli’de büyük gözaltında sürdürdü hayatını. Burada daha fazla dayanması zordu. İstanbul’a gitti, düşük ücretli işlerde çalıştı ve İnce Memed’i tamamladı.

Yaşar Kemal ile Ara Güler (Üstte). Yaşar Kemal ve Orhan Kemal dostluğu 1943 yılında başlamıştı.

Hikâyeler tehlikelidir
Türk romanında Yaşar Kemal efsanesi, hikâyesi yayımlanan ilk romanı İnce Memed’in 1953 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmesiyle başlar. Zengin sözcük dağarcığıyla görselleşen doğa, mekan ve insan tasvirleri, geleneksel anlatı dilini kullanışı, geçimini yüzyıllardır doğaya ve toprağa bağlı sürdüren insanlardaki dış gerçeklik algısının hurafelerle, dogmalarla bezenmiş akıldışılığını hiç aksamayan diyaloglarla yansıtması, feodalitenin mülkiyet anlamındaki tasfiyesiyle köylülük ideolojisi arasındaki uyumsuzluğu açığa çıkaran kurgusu ve tek tek her roman kişisinin psikolojik derinliğine nüfuz edebilmesi, Yaşar Kemal’e kariyerinin daha ilk basamaklarında ülke çapında ün kazandırmıştı. Ne yazık ki ünle birlikte devlet baskısı da artacaktı. Kendi başına gelenlerin bir roman konusu olduğunu söyler anılarında; “Gelecek kuşaklara ne güzel bir konu. Biliyorum bu devir için bir roman yazılacak, bir film çevrilecek. Komik operalar, operetler bile sahnelenecek. Ve bunları da demokratik hükümetler destekleyecek. Başımıza gelenlerden dolayı bizden sonraki gelen kuşaklar utanacak ya elimizden ne gelir ki. İnce Memed yüzünden başıma gelenleri saymakla başa çıkamam.”

Son yıllarda yitirdiğimiz her yazar, sanatçı ya da aydının biyografisinde baskı, takip, dışlama hatta sürgünlük bulunması elbette tesadüf değil devlet aklının zorunlu bir sonucudur. Yaşar Kemal ve çağdaşı yazarların/sanatçıların eserleri nedeniyle maruz kaldıkları muamele gerçekten de sonraki kuşakları utandırabilirdi. Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti’nde bir haksızlığı dile getiren her yeni kuşak hâlâ benzer muamelelerle, hapisle ya da sansürle karşılaşıyor. Utanç büyüyerek sürüyor.

Geçmişte Nâzım Hikmet’e, Sabahattin Ali’ye, Yılmaz Güney’e, Ahmet Kaya’ya hatta Deniz Gezmiş’e yapılan “arındırma” işlemi bugün Yaşar Kemal’e uygulanıyor. Ona ve romanlarına karakteristiğini veren dünya görüşü ve edebiyat anlayışına değinilmemesinin nedeni Yaşar Kemal’in de yoldaşları gibi tarihsel bağlamından, fikirlerinden, ideolojisinden, mücadelesinden koparılıp zararsız bir kültür ikonuna dönüştürülmek istenmesidir. Ama Yaşar Kemal demek eserleri demektir ve eserlerinden yansıyan dünya görüşünü de değiştirmek, dönüştürmek kimsenin haddi değildir.

Yaşar Kemal’i resmi ve sivil kesimlerin saldırılarına rağmen edebiyatın ve politikanın içinde tutan güç ideoloisiydi. “Ben sosyalist militanım ve marksistim” diyecekti söyleşisinde. “Marksizmin insan özgürlüğüne, birey ve düşünce özgürlüğüne bir tuzak olduğunu hiç sanmıyorum. Tam aksine Marksizme bireyin kurtuluşu, insanlığın özgürleşmesi diye bakıyorum (…)Yoksulluk, dünya çok zengin olduğu halde, insanlığın yüz karası değil mi? Bir insanın başka bir insanı aşağılaması, bir ülkenin, bir toplumun başka bir toplumu aşağılaması bütün insanlığın aşağılanması değil de nedir? Bunun için benim edebiyatım bir angaje edebiyattır. Bunun için ben bir angaje insanım. İnanmış bir marksist olmama karşın elimden geldiğince özgür düşünmeye çalışıyorum…”

Böyle bir fikriyattan hareketle eserleriyle resmi tarihe şerh düşmüştü Yaşar Kemal. Ancak poltikayı edebiyata, edebiyatı politikaya indirgeme hatasına hiçbir zaman düşmedi. Tektipleştrilmek istenen topluma başka gerçeklerin ve kimliklerin, başka yaşantı ve değerlerin bulunduğunu onlara onların hikâyelerini anlatarak hatırlatacaktı. Yaşar Kemal’in hikâyeleri bizim hikâyelerimizdi ve bizdeki başkayı anlatıyordu. Gözaltılarla, tutuklamalarla, işten atılmalarla, baskılarla ödetilen bedel edebyat yoluyla gerçekleri aydınlatmasındandı.

Sözle dünyalar kurmak
Yerelden hareketle evrenseli kucaklayan romanları sadece Çukurova’nın -ya da biraz daha genişleterek söyleyelim üzerinde yaşadığımız coğrafyanın- bahtsız insanlarının kaderlerini yansıtmakla kalmaz. Tümüyle farklı koşullara sahip olsalar bile, ortak insanlık durumunu, mazlumların ortak dramını ve umudunu anımsatır. Bir “katharsis” durumuna sokar okurunu. “Katharsisin kendisi, estetik biçimin yazgıyı adıyla çağırma, onun gücünü gizemsizleştirme, sözü kurbanlara verme gücünde temellenir; bireye özgürsüzlük alanında bir özgürlük kırıntısı ve gerçekleşme veren kavrama gücünde…”

Hem yazgıdan hem bir özgürlük umudundan söz etmek çelişkili değil mi? Var olanın hem doğrulanması hem suçlanması anlamına gelmiyor mu? Homeros destanlarından bu yana, edebiyat tarihinin bütün büyük anlatıları gibi, Yaşar Kemal’in romanlarında da bu çelişik durum çözülmüştür. Roman kahramanlarının yazgısı suçlamayı ortadan kaldırmamakla kalmaz; siyasal, toplumsal ve ekonomik veçheleriyle sergilenen o kara yazgılar okuyucunun kendi soğuk varlığını ısıtma, kendi hayatında o yazgıyı değiştirme umudunu taşır. “Bu sanatın Eros’a, yaşam içgüdülerinin içgüdüsel ve toplumsal baskıya karşı kavgalarındaki derin olumlamalarına gösterdiği bağlılıktandır.”

Özgürlüğe, barışa, kardeşliğe, insanca bir hayata bağlanmışlıkla Yaşar Kemal, neredeyse bir asırdır dilsizleşirilmiş insanların hikâyelerini anlatırken yepyeni bir gerçeklik koymaz ortaya. Varolan gerçekliği umutlar ve düşlerle zenginleştirir, başka herhangi bir dilde iletilemeyecek gerçekleri iletirken insandan insana giden yolları açar. Mazlumlarla özdeşleşir. Dünyanın durumunu gören gözleri, her zaman her şeyi duymaya açık bir kulağı, duyup gördüklerini ifade edecek bir dili ve cesareti vardır. Başka bir şey yapmak ister; bir düş dünyası, bir anlatma dünyası kurmaktır yaptığı, bu dünyayı sözle gerçekleştirmek.

Bir yazarın düşleri, gerçekleri, umutları anlattığı için övülmesi doğruysa bile eksiklidir. Çünkü sözle dünyalar kurmak malzemeye bağlı; kelimelere, cümlelere, benzetme ve eğretilemelere, ses tekrarlarına, kısacası dilin zenginliğine. Yazar bu malzemeyi anlatısı tam yerini bulacak şekilde biçimlendirendir. Yaşar Kemal, malzemesini içeriğiyle harmanlayan bir yazar, hemen herkesin hakkını teslim ettiği bir epik anlatı ustası. Karacaoğlan kadar Homeros’un da mirasçısı. Ama devir aldığı mirası korumakla kalmayıp çoğaltan, modern zamanlara taşıyan bir yazar. Yitirilmiş bir dünyanın ölü ruhunu değil, yaşadığı çağın insanının dramını yakalayan, dış dünyaya ve insan yaşantısına bir anlam veren, yaşam-doğa-insan arasındaki uyumu/uzlaşmayı arayan romanları, “Tanrının terk ettiği bir dünyanın epiğidir.”

Epiğin sesi dinlenir romanlarında. Yaşar Kemal, nesnelerin şiirini, ritmini, senfonisini sözlü anlatı geleneğinin araçlarıyla seslendirir. Seslendirmek zorundadır; çünkü romanlarında nesnelerle insan hayatları, doğayla insan kaynaşmıştır. Cümleleri tükenmek bilmez bir kaynaktan fışkırırcasına coşkun, görkemli ve hayat doludur. Çiçeklerin, böceklerin, kurtların, kuşların, dağların, ovaların sesini, rengini, kokusunu, nefesini taşırlar. Ama bunlar hünerbazlığını göstermek için yağmaz. Güzellikten başka amacı olmayan güzel anlatımın hiç de “güzel” olmadığının farkındalığıyla güzel anlatım ile yeterli anlatım arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Tasvir eder; ama tasvir etmeyi amaçlamamıştır. Mesele basitçe biçim sorunu değildir; Yaşar Kemal de tasvir hikâyenin kendisidir.

İnsana, doğaya, söze duyduğu sevgiyle yazdı romanlarını Yaşar Kemal. Okuyanlar başkalarını aşağılamasınlar, sömürmesinler, insanların onuruyla oynayamasınlar, insanlara zulüm edemesinler, sevgiyle dolup taşsınlar, insanlar açken onlar tok yaşayamasınlar umuduyla yazdı.

Edebiyatla hayat ilişkisinin canlı tutulduğu, yazının dünyayı değiştireceğine inanıldığı bir çağın son büyük yazarıydı Yaşar Kemal. Romanları, hikâyeleri, oyunları, ağıtları ve destanlarıyla hak arayışlarına, sınıf müdelelerine, barış kültürüne romanlarıyla destek verdi. Unutulmaz eşkıyası İnce Memed devletin sokak eşkiyası saydığı, çapulcu diye aşağıladığı gençlerin akrabasıydı. Yaşar Kemal’i ve eserlerini yaşatacak olan da haksızlığa, hırsızlığa, adaletsizliğe karşı isyan duygusunu yitirmemiş genç kuşaklar olacaktır.

A. Ömer Türkeş
06.03.2015 http://kitap.radikal.com.tr/

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Yaşar Kemal, çünkü « Dino Okulu »ndan – M. Şehmus Güzel

Abidin Dino ve Yaşar Kemal ilişkisi doğal olarak Güzin Dino ve Arif Dino ilişkisini de kapsar. Anca beraber kanca beraber...

Kapat