Yaşlanmanın Psikolojik Sorunları Üzerine – Erich Fromm

Yaşlanmanın psikolojik sorunları üzerine yanıtlamamız gereken sorulardan ilki: Yaşlılık utanç verici midir? sorusudur. Yaşam sürecinin içinde türlü sıfatlarla allanıp pullanacak hüzünlü bir dönem midir?

ya da yalnızca ergenlik, çocukluk, orta yaş gibi yaşamın bir dönemi midir? Daha iyi nasıl yaşarız, belirli dönemlerde nasıl daha canlı olabiliriz gibi soruları içeren yaşamın diğer dönemleriyle aynı sorunu kapsamaz mı?
Yaşama sanatı üzerine anlamlı konuşulabilir, buna
bağlı olarak da yaşlanma sanatının —yaşama sanatı
içinde— çocuk ya da ergen olma sanatı kadar
önemli bir bölüm olduğu söylenebilir.
Açıkça, yaşlanma sorununun bütünü çağdaş endüstri
toplumunun sorunudur. Yüz hatta elli yıl önce,
yaşlılık az rastlanan bir olguydu. Birinin torunlarını
ya da onların çocuklarını görebilecek denli uzun ya­
şaması bugün giderek daha sık yaşanan bir durum olmasına
karşın o günlerde bu büyük bir ayrıcalıktı.
Yaşlanmanın çağdaş endüstri toplumu tarafından yaratılan
bir sorun olduğu ortadadır, öncelikle de, genelde
bilim ve teknolojideki ilerlemenin bir parçası
olan tıbbın gelişmesinin bir sorunudur.
Bununla beraber, yaşlılığın tanımlanmasının yalnızca
biyolojik ya da psikolojik deyimlerle yapılmaya-
bileceğini, sosyal açıdan da açımlanabileceğini söyleyebiliriz.
Şöyle ki: Yaşlılık artık bir daha çalışmamızın
gerekmediği bir zaman birimidir. Artık çalışmanızın
gerekmediği bir zamanın ne zaman olduğu ise bu geniş
çapta endüstriyel örgütlenme sorunudur. Otomatikleş­
menin yaygınlaşmasıyla yalnızca çalışma saatlerinin
azaltılmayacağım, aynı zamanda çalışma yaş sınırının
da giderek kısaltılacağını, belki de elli sene sonra birkaç
istisna dışında, kimsenin çalışmasının gerekmeyeceği
ya da çalışma şansı olamayacağından yaşlılık
döneminin kırk yaşından sonra başlayabileceğini hayal
edebiliriz.

Bugün biz Batılı toplumda yalnızca yaşamı uzatmakla
kalmadık aynca, bu uzattığımız yaşamı daha
onurlu, ralıat ve hoş kılabilmek için gerekli maddi gereksinimlere
sahip olabilme açısından da yeterince
şanslıydık. Dünyadaki nüfusun hızla artması sorununun
büyük ölçüde tıbbın üstüne düşeni yapmasına kar­
şılık endüstrinin tıbbın gelişiminden yararlanma olanaklarını
yaratmaması ya da yaratamamasına dayandığını
hepimiz bilmekteyiz. Bu gibi durumlarda nü­
fus artışına rağmen uzun yaşayan insanların maddi
gereksinimlerinin karşılanmadığı bir topluma sahip
olursunuz. Biz, ABD’de ve tüm endüstri toplumlannda
genel olarak bu tür bir çelişki yaratmayacak maddi
olanaklara sahibiz ve giderek olanaklarımız daha da
artmaktadır.

Çağdaş endüstri toplumumuz insan için yeni bir
dönem yaratmıştır: Yaşlılık. Yaşlılık, insanın güvenlik
içinde yaşayabileceği ve eğer modern toplum yaşlanma
sorusu üzerine belirli etkileri olan ama aynı zamanda
da çok iyi olamayan görüngüler oluşturmamakta
ise mutlu yaşayabileceği bir dönemdir. Ben, bu
sorunların bazılarına, değineceğim ve yaşlılık sorunuyla
aralarında bağ kurmaya çalışacağım.
Çağdaş toplum, benim daha önce tüketici insan
olarak adlandırdığım insan türünü yaratır-temel ilgi
alanı dokuzdan beşe kadar çalışmanın yanı sıra tü­
ketmek olan insan türü.

Bu memeye doymayan bir çocuğun tutumudur.
Bu bir kadının ya da erkeğin ağzını açıp sigaralar,
filmler, televizyon, söylevler, kitaplar, sergiler, seks
gibi her şeyi oburca yiyip içerek, her şeyi tüketimin
ana başlığı haline dönüştürerek tüketme tutumudur.
Elbette ki bunlan satanlar için bu durumun yanlış
bir yanı yoktur. Onlann çabası tüketici ruhun olabildiğince
yayılmasını ve güçlenmesini sağlamaktır.
Ama eğer kendi mesleğimde edindiğim bilgileri göz-
önüne alacak olursam bunda temelden bir yanlışlık
söz konusudur. Çünkü bu tüketim dürtüsünün ardında
içsel bir boşluk —hiçlik duygusu— olduğunu bilmekteyiz.
Söz konusu olan gerçekte, bir sıkıntı ve yalnızlık
duygusudur. Bu bağlamda ortaya çıkan bilimsel
bulgularda sıkça rastladığımız; aşın yemenin, aşı­
rı alış verişin şiddetli huzursuzluğun ya da sıkıntının
doğurduğu sonuçlar olduğudur. Kişi, kendi içinde derin
bir boşluk ya da çaresizlik duygusunu taşır bunun
yanında içini doldurduğu şeylerin de kendini güçlendirdiği
sanısına kapılır.

Doğal olarak, bu bilinçli bir düşünce süreci değildir;
buna göre hiç düşünce ürünü olarak sayılmasa da
içsel boşluğun tüketimle —sonsuz ve sınırsız tüketim—
dengelendiği bilinçaltı deneyimlerinden biridir.
Eğer politik anlamda tartışılan bir özgürlük anlayışından
söz etmiyorsak, özgürlük kavramımız, ger­-
çekte, geniş çapta satın alma ve tüketme özgürlüğünü
içermektedir. On dokuzuncu yüzyılda özgürlüğün an­-
lamı, çoğunluğa göre, bireysel mülkiyet özgürlüğü, ve
bu mülkiyet hakkını kendi istediği gibi kullanabilme
özgürlüğüydü. Bugün, toplumumuzda bireysel mülkiyet
maaşlardan elde edilen gelirlerle karşılaştırıldı­
ğında ortadan kalkmaktadır, özgürlük olarak algıladığımız,
geniş çapta satın alma ve tüketme özgürlü­-
ğüdür. Başka bir deyişle birçok başka şeyler arasında
seçim yapmak yani «bu sigarayı istiyorum. Bu arabayı
istiyorum. Bunu öbüründen daha çok istiyorum.»
demektir. Birbirleriyle rekabet eden markaların ger­
çekte çok farklı olmamaları nedeniyle kişi, seçme özgürlüğünün
büyük gücünü hisseder. Sanırım birçok
kişi, eğer kendi cennet kavramlarında dürüstseler,
cenneti her gün yeni bir şey alabilecekleri, belki de
komşularından biraz daha fazla alabilecekleri çok bü­
yük bir alışveriş merkezi olarak düşlemekteler.
Durmadan artan tüketim dürtüsünde hastalıklı
bir durum söz konusudur. Bunun tehlikesi; tüketime
yönelik gereksinimle doldurulmanın insanın içsel pasiflik,
içsel boşluk, sıkıntı, tedirginlik sorununu çözümleyemiyor
olmasıdır – çünkü yaşam hiçbir biçimde anlam
ifade etmez.

Eski Ahit, İbranileri, bolluğun ortasında keyfini çı­
karmadan yaşamalarının en büyük günahları olduğu
konusunda uyarmıştı. Korkarım bizim toplumumuzun
eleştirmenleri de bizim fazlasıyla zevk ve heyecan
içinde olmamıza karşılık bolluğun içinde az bir
hoşnutlukla yaşadığımızı söyleyebilirler.
Ben bu tartışmayı yaşlanmanın sorunlarıyla bağ
kurarak yapmaktayım, çünkü yaşlıların süper-tüketici
haline gelmeleri gibi büyük bir tehlikenin varlığından
korkmaktayım. Yaşlılar, yalnızca dokuzdan beşe
kadar tüketebilme zamanına sahip olmadıkları gibi
dokuzdan on ikiye kadar da tüketmeye zamanları oluyor
ve bu durum giderek tüketimin onlann ana uğ­
raşılan olmasını sağlıyor. Yaşlılar, gençler tarafından
belirli bir lütufla ikram gören insanlar haline gelebilirler,
ki o zaman tümüyle üşengeç ve zamanlarını
yalnızca vakit öldürerek geçiren insanlar olabilirler.
Zaman kazanmak için aşın çaba sarfedip sonra
da bu kazanılmış zamanı ne yapacağımızı bilmediğimiz
için utanç duymamız tuhaf bir özelliğimizdir. îşte
bu noktada vakit öldürmeye başlarız. Eğlence endüstrimiz;
eğlenceleri, yaptığımızın bir anlamı olduğuna
bilinçli bir inanç duyarak tüketmemizi sağlayarak bize
zamanı bilmeden, farkına varmadan nasıl öldürebileceğimizin
yollannı gösterir. Bana öyle geliyor ki
şöyle bir tehlike ile karşı karşıyayız: Yaşlanmayı tüm
olanaklarıyla, sahip olduğu bütün özgür zamanlarıyla,
uzmanlann mazbut bir biçim olarak tanımlayaca­
ğı şekilde zamanı öldüren, pasif bir süper tüketicilik
haline dönüştürebiliriz. Bu da bence utanılacak bir
durumdur.

Aslında, yaşlılık büyük bir meydan okuma ve
büyük bir şanstır. Bir insanın yaşayabileceği en iyi
süreç olabilir çünkü artık yaşamını kazanma görevinden,
işini kaybetme endişesinden, terfi etmek için
üstünü hoşnut etme gerekliliğinden kurtulmuştur
uykumuzda, düşünebildiğimizden çok daha fazla yaratıcı
olabildiğimiz rüyalarımızdaki kadar özgürdür.
Yaşh insanın, diyelim ki altmış beşinden sonrasının;
gerçekten yaşama olanağı, canlı olabilme şansı yani
yaşamayı kendi temel uğraşısı kılabilme şansı vardır.
Aynca yaşamın dinsel ve tinsel sorunlarıyla gerçekten
ilgilenebilirler. İnsanlık tarihinin geçmişinde insanın
genellikle bu gibi sorunlarla ciddi olarak ilgilenebilecek
zamanı ya da enerjisi yoktu sanıyorum.

Eğer bir el işçisiyseniz çok yoruluyorsunuz; el iş­
çisi değilseniz de kendi başarınız adına taşıyacağınız
endişe ve kuşkulardan yorgun düşersiniz ve yaşamın
sorunları üzerine gerçekten düşünmeye gücünüz kalmaz.
Bizler, ara sıra, özellikle de pazar günleri bunlar
üzerine konuşuruz: Yaşamın anlamı nedir? Ben kimim?,
Dünyadaki yerim neresi?, Tüm bu yaşamın
ve hareketliliğin amacı ve nedeni nedir? Bu sorunlar
insanın pazar günleri vaazlarda dinledikleridir ama ço­
ğunlukla hafta içinde bunları düşünmeye ne zamanı
ne de enerjisi vardır.

Otomatikleşmenin yakın geleceğinde, insanların
haftada yalnızca on-yirmi saat çalışabildikleri dönemde,
insan ilk kez olmak üzere yaşamın gerçek tinsel
sorunlarıyla karşı karşıya gelmeye zorlanacaktır.
Yaşlıların bu sorunlarla karşı karşıya gelme ve
soruları yalnızca teoride bırakmadan kendilerini ilgilendiren
bir şey gibi ele alma şansları daha şimdiden
vardır. Ben kimim? Yaşamdaki amacım nedir? Ya­
şam nedir allahaşkına? Kendilerini, yaşam felsefesinin
bir parçası olan ölüm sorusuyla —kaçınılmaz olan
son gerçeklik— karşı karşıya getirme ve yaşamı ölümle
son bulduğu bir perspektiften görebilme şansları
vardır.

Yaşamın ölümle son bulduğunu söylerken, yaşamdan
sonra dünyanın varlığına inanan Hıristiyanların
ve Yahudileri kabul etmeyeceği bir tanımı kullanmış
olurum. Gene de ben onların, en azından şu noktada
henimle aynı fikirde olacaklarını sanıyorum: ölüm ­
den sonra yaşam olsa da, bunun, yabancı bir ülkeye
yapılan önceden parası ödenmiş rehberli bir tur olmadığı
kesindir. Bu bir eğlence yolculuğu da değildir.
Buradaki yaşamımızda, kimi dini sistemlerin tanımladığı
gibi bir yaşama katılmamızı olanaklı kılacak bir
şey olursa o yolculuğun varlığından söz edebiliriz,
ölümden sonraki yaşam hakkında belirli dini ifadelere
ya da dogmalara inanıp inanmamamız çok önemli
olmasa da bu gene de bizim ölümü kamufle etmeden,
kaçmadan dikkatle ele almamızın gerekli olduğu anlamına
gelir.

Yaşamın temeline dayalı sorunların ciddi olarak
ele alınması sorusunu dikkatle inceledim ve bu sorunun
karşılığının ne olabileceğini şimdi açımlamaya çalışacağım.
Tüketicinin karşıtı nedir? Boş, pasif insanın
yani yaşamını zamanım öldürerek geçiren —ya
da benim deyişimle boşa harcayan— insanın karşıtı
nedir?

Bunu tanımlamak çok zor ama öz olarak verebileceğim
yanıt, ilgili olmaktır. Ne yazık ki bu sözcüğü
o kadar sık kullanmaktayız ki, artık asıl anlamından
çok şey yitirmiştir. Anlamım sözcüğün Latincedeki kö­
künde bulabiliriz: inter-esse, bir şeyin «içinde olmak»;
bu da kişinin benliğini aşabilmesi, tüm sahip olduklarıyla
övünmesi, onlarla gurur duyması, bildikleri,
kendi ailesi kendi eşi, kendi, kendi ve kendi… onlarla
birlikte tüm endişelerinin yer aldığı benliğinin dar
açılımlarından arınmaktır. Bunun anlamı, bütün bunları
unutup, ister bir çocuk, bir çiçek, bir kitap ya da
bir insan olsun, önünde ve karşısında yer alanlara
erişmektir.

İlgili olmak dirençli ve hareketli olmaktır. Aisto’
nun ya da Spinoza’nın kavrayışı gibi etkin olmaktan
söz ediyorum, yoksa her zaman bir şeyler yapması
gereken çağdaş işgüzarlıktan değil. Bir ya da iki saat
hiçbir şey yapmadan öylece oturan insan belki de, bu
anlamda, çoğumuzun sürekli bir şeyler yaptığımız zamanlar
olduğumuzdan daha etkindir ki, bu anlamda
bir etkinlik doğal olarak daha zor olanıdır. Dışarıya
yönelik değil de içsel bir etkinlik taşımak, yaşlı insan
için gerçek bir sorundur.

Yapay etkinlik sorunu bilmezlikten gelinemez. Bu
yalnızca iş hayatı alanını kapsamakta, aynı zamanda
insanların, çoğunlukla hislerin hareketliliği konusunda
kendilerini aldattıkları başka bir alanı da içermektedir.
Biraz zorlama gibi gelse de, vurgulanması gereken
bir sorunla bağlantılı olduğundan, bir örnek
vermek istiyorum. Bay A’nın ipnotize olduğunu ve saatin
de sabahın 9’u olduğunu varsayalım. Bay A’yı
uyutan kişi ona öğleden sonra saat 3’te ceketini çıkaracağını,
daha sonra da başka telkinler yapılmadığı
sürece bu olayı unutacağını söylemiş olsun. Şimdi, varsayın
ki siz Bay A’ya öğleden sonra saat 2.30’da rastladınız.
Bay A ile o anda ilginizi çeken ne varsa; politika
ya da havaların nasıl gittiği üzerine konuşmaktasınız.
Saat 3’e bir dakika kalan Bay A size: «Hava
müthiş sıcak değil mi? Gerçekten. Ceketimi çıkarmalıyım.»
diyecektir. Şimdi, eğer hava gerçekten çok sı­
caksa ya da hava soğuk ama ısıtma fazlaysa, bu durum
size anlamsız gelmeyecektir. Ama eğer hava çok
sıcak değilse ya da bulunduğunuz yapı çok ısıtılmamışsa
Bay A’nın bu davranışı sizi şaşırtacaktır. Ateşi
olduğunu düşünüp belki de bir doktora gitmesini önereceksiniz.
Bununla beraber, Bay A ’mn sıcaklık hissettiğinden
ve ceketini çıkarma ihtiyacını duyduğundan
kuşkunuz yoktur. Oysa, sabah 9’daki ipnotizma
seansında siz de bulunsaydınız Bay A’nın bu sıcak
duygusunun nedeninin uyutan kişinin onu telkin etmesi
olduğunu bilecektiniz. Gene de, burada ilginç
olan, Bay A’nın yaptığı şeyin akılcı olduğunu gösterme
gereksinimini duymasıdır. Bay A basitçe ceketini
çıkarmaz. Hayır, bu davranışı için bir neden bulma­-
lıdır. Eğer sabahki seansta bulunsaydmız Bay A’ya
gerçekten sıcak geldiğine inanacaktınız.
Bu, birçok defalar, ipnotizma olmadan olagelenlere,
özel bir örnektir. Biz gerçekte hissetmediğimiz
şeyleri duyumsadığımıza inanırız. Bunun en basit nedeni
telkinler, kamuoyu ve beğenilerdir. O zaman biz,
duygularımızca yönlendiriliyormuş gibi görünen eylemlerimizi
akılcı kılmak için bir neden ararız, örne­
ğin, eğer siz kültürel açıdan seçkin bir sınıftansanız,
büyük bir olasılıkla Pablo Picasso’nun çalışmalarını
hem çok güzel hem de sanata katkısının çok büyük
olduğunu düşünüyorsunuzdur. Ama eğer size Picasso’
nun yarattıklarının çok güzel olduğu aşılanmışsa, resimlere
baktığınızda gerçekte bir şey hissetmediğiniz
halde onlann çok güzel olduğunu düşünürsünüz. Oysa
varolan şey yalnızca sizdeki duyum düşüncesidir.
Ve çoğu insan, samimi olarak duyumsadıklarıyla duyumsama
düşüncesinin farklılığına ve ayrımına pek
varamaz. Samimi olarak duyumsadıklarımız gerçekliktir
ve bir insanın psikolojik sisteminin bütününe
olup bitenle bağlantılıdır. Duyumsama düşüncesi ise
gerçek bir duygulanım gibi görünse de, aslında, de­
ğildir.

Bir insan eğer kendi yaşamından oluşan kendi iç­
sel laboratuarında gözlem yapmaya çalışırsa, çoğu kez
bir şey duyumsadığına olan inancını görecektir —ilgi,
aşk, keyif ya da başka duygular— oysa gerçekte yalnızca
duygularla ilgili düşünceleri vardır.
Ama bunlar başka birinin duygularıymış gibi olduğundan
kişi, kültürün kendisine aşıladığı biçimde
duyumsaması gerektiğini hissedebilir. İnsanın duyması
gerektiği biçimde hissettiği ve gerçekte düşünceden
başka bir şey olmayan aldatıcı ve gerçek duygu­
lar arasındaki farkı bilemediği çok sayıda durum da
vardır.

Şimdi, bu aldatıcı duygular, gerçek ilgi alanından,
etkin katılımdan ve bir şeye ulaşmaktan oldukça farklıdır.
Eğer yaşamın ilginç olması söz konuysa, kişinin
ilgili olması gerekir. Aksi halde yaşam sıkıcı olacağından
kişi umutsuzca bu sıkıntıyı dağıtmak için her
türlü yola başvuracaktır. Bilinçdışı üzerine birçok söz
söyleniyor olsa da —genellikle insanlar Oedipus kompleksi,
akraba ile zina ya da benzer şeyler düşünürler—
insanlar için bu sıkıntı duygusundan daha bastırılmış
bir şey olmadığını sanıyorum.

Çağdaş kültürde bilinçdışı sıkıntının kapsadığı
heybetli boyutlar, radyo ve televizyonun başarısı, benzer
tüketim kalemleri varolabilmelerini, insanların
gerçek deneyimlerden koparılmış olmalarına borçludur.
Toplumumuzda bize ilgisiz olmanın utanılacak
bir şey olduğu ya da en azından önemli bir başarısızlık
olduğu öğretilir; «başarılı» kişi bir şeyle ilgili olandır.
Bu nedenle de, sıkıntı duygusunun yerine, bazı
insan ya da durumların heyecanlı olması gerektiği telkininden
kaynaklanan bir düşünceden başka bir şey
olmasa da, heyecan duygusunu koymalıyız.
İlgili olmak ve sıkıntı üzerine söylediklerimle, uğ­
raşısı olmayan, -bir sürü boş zamanı olan yaşlıların
sorunları arasında bağ kurmak kolaydır.
Yaşlanmanın diğer bir yönü de insanların çoğunlukla
gerçek yapılarının; uğraşılarının olduğu, başkalarının
suyuna gittiği, iş bulduğu, çalışmaya başladı­
ğında da işine sıkı sarılması gerektiği zamanlara
oranla yaşlılıkta daha belirgin bir biçimde ortaya çıkmasıdır.
Bazen insanlar yaşlıların otomatik olarak çö­-
küntüde olduklarını düşünür. Oysa bu çöküntü kaçı­-
nılmaz değildir. Yaşlılığa geçen insan, o zamana dek
gerektiğinden her zaman canlı görünmek zorundadır
ama bu gereklilik ortadan kalktığında mahkûm edildiği
çöküntüyü açığa çıkarır.

Hepimizin bildiği gibi, çalışma hayatımızda hepimiz
değilse bile büyük bir kısmımız psikologların bazen
dediği gibi bir tavır yansıtmak isteriz yani yaptığımız
belirli bir işle en iyi uyum kurabilecek kendi
görüntümüzü yansıtmak isteriz. Ama eğer kişi bir
operatör üstelik de iyi bir operatörse buna gereksinim
duymaz. Çünkü hastanın operatörü görmesi zor da
olsa kendini iyi bir operatörün ellerine teslim ettiğinden
o denli rahattır ki onun gülümseyip gülümsememesi
önemli değildir. Bir çelik fabrikasında çalışan
vasıflı bir işçiyseniz de buna gerek kalmaz. Çünkü
siz zaten vasıflısınızdır ve meslektaşlarınızın zaten size
güveni vardır. Bununla beraber, bugün çoğu mesleklerde
ve uğraşlarda, bürokratik olarak organize
edilmiş toplumumuz da beğeni kazanmak çok önemlidir
– hatta kimi zaman yetenekli olmaktan bile daha
ağırlıklıdır. Her iki niteliğe de sahip olmanız elbette
değer verilmesi gereken bir şeydir, ama gene de hoş­
nut edici görüntünüz daha önemlidir.

Peki ama eğer artık hoşnut edici olmanıza gerek
kalmamışsa neden tatsız olmayasınız? Nihayet oldu­
ğum gibi davranabilirim duygusunu neden taşımayasınız?
Elbette bu birçok tatsız insanın varolduğu anlamına
gelmez, ama yok da değildirler. Üstelik yaşlı
insanlarda görebileceğimiz hoşa gitmeyen şeylerin tü­
münü de yaşlılığın neden olduğu çöküntüye bağlamak
da yanlıştır. Kaldı ki gerçekte ilk kez bu yaşlı insanlar
oldukları gibi davranmakta özgürdürler artık.
Bu gerçek yalnızca hoşa gitmeyen insanlar için
değil, aynı zamanda son derece uysal insanlar için de
geçerlidir. Siz, eğer işinizde son derece uysal biriyse­-
niz budala sayılırsınız; üstelik bunu da diğer insanların
size karşı davranışlarından farkedersiniz. Sonuç
olarak, kendi iyi yürekliliğinizden utanmaya başlarsınız,
alım gücü olmayan birine ücretsiz bir şey vermeyi
isteseniz bile bu duyguyu bastırmanız gerekti­
ğini farkedersiniz —hatta farketmeniz bile gerekmez—
çünkü isteğiniz doğrultusunda davranırsanız, alım
gücünüz olsa bile bir budala gibi algılanacağınız size
aşılanmıştır.

Ama yaşlandığınızda olumlu anlamda, artık ger­
çek kişiliğinize sahip çıkmakta özgür olduğunuzu hissedebilirsiniz;
böylece, geçmişte varolduğunuz sosyal
koşulların size izin verdiğinden daha hoş, iyi bir
insan olabilirsiniz.

Söylemek istediğim, daha iyi ya da daha kötü,
yaşlı in s a n ın bir şansı vardır ve çoğu kez bu şansını
kullanır. Yükselmesi için gerektiğinden takındığı hayâli
yapısına oranla artık çok daha rahat kendi ger­
çek yapısı doğrultusunda yaşama şansı vardır.
Bu nedenle, yaşlı insanı anlamaya yönelik her tür
girişimde bence, kişilik yapısının değişik biçimlerini
de anlamak oldukça önemlidir. Genç bir insanı anlama
girişiminde de aynı şey geçerlidir. önesürmek istediğim
nokta, yaşlı insanlara yönelik çalışmalarda,
onların kişilik yapılan ve bu yapılann birbirleriyle
farkhlıklan üzerinde durulması gerektiğidir. İnsanlar
arasında varolan en önemli farklılıklardan biri; yaşamı
seven dolayısıyla da canlı olanlarla, tam tersine
ölümü seven ve dolayısıyla da çürümenin ilgilerini
çekmesi nedeniyle kıpırtısız (cansız) olanlar arasındadır.
İnsanın Yüreği adlı kitabımda bu konudan olduk­
ça aynntılı sözetmiştim, şimdi burada da vurgulama-
ya çalıştığım ana noktaya kısaca tekrar değineceğim.
Çoğu insan, tüm insanların yaşamı sevdiğine inamr.
Ne yazık ki bu gerçek değildir. Canlı olan her şeyden
etkilenen insanlardan daha fazla çürümeden —tü­
müyle mekanik, cansız olanlardan— etkilenen bir azınlık
vardır. Bu iki grubu ayırırken nekrofili ve biyofili,
yani ölüm sevgisi ve yaşam sevgisi gibi sözcükler
kullandım.

Nekrofili örneğini kimi zaman bir annede gözlemleyebiliriz.
örneğin çocuğun hastalığından söz
ederken birden canlanan bir annede. Çocuğu herhangi
bir nedenle çok eğlenmiş, yerinde duramaz bir
halde eve geldiğinde bunu farketmeyen bir anne, çocuğu
hastalandığında tüm ilgisini gerçekten ona yö­
neltir. Siz belki de bu davranışı hoşgörüyle karşılayacaksınız,
ne de olsa söz konusu olan bir annenin
çocuğunun sağlığına yönelmiş dikkatidir. Ama en çok
ilgisini çeken şeylerin cenazeler, ölümler, hastalıklar
olan, en ateşli konuşmaları kendi hastalıklarının tarihçesi
üzerine olan bir sürü insan bulabilirsiniz. Ayrıca
bunun yaşlı insanlar için gençlere oranla çok
daha fazla rasyonalize edilmiş bir uğraş olduğunu da
göreceksiniz.

Yaşlandıkça hepimiz ilaçlarla ilgilenmeye başlarız,
hepimizin bir hastalığı vardır, daha sonra buna
bir yenisi daha eklenir ve giderek hepimiz çeşitli alanlarda
birer uzman kesiliriz —ancak umarız bu çok
çeşitli alanlarda yaygınlaşmaz.— Bir nekrofilili insan,
yaşamı için son on-on beş senesinin kaldığını, ölü­
mün yüreğine yaklaşmakta olduğunu farkettiğinde artık
nekrofili eğilimlerini bastırmaya gerek duymaz.
Şimdi artık, açıkça hastalık ve ölümden dolayı endişe
duyabilir. Bu durumda da yalnızca sıkıcı bir insan
olmakla kalmaz, etrafındakiler için gerçek bir tehlike
oluşturur. Çünkü çevresine coşkulu bir biçimde kasvet
atmosferini yaymaya başlar. Elbette ki kendisi
için bu kasvetli bir durum değildir, dünyadaki en heyecanlı
şeydir —hastalık ve ölüm hakkında düşünmek—
oysa yaşamı seven insanlar için bu durum bir
felakettir.

Şimdi, eğer siz ne ile karşı karşıya olduğunuzun
farkında değilseniz, dar bir anlamda, bir hastalıkla,
bu kasvetli atmosfere kolayca kapılabilirsiniz – özellikle
de hastalığından söz etmekten kendini alıkoyamayan
bu insana karşı merhametliyseniz.

Sanırım, bu yaşlılara değer veriyorsanız, bu hastalık,
ölüm ve cenazelerle uğraşmanın, yaşının gereği
doğal bir dışavurum olmadığının ayırdına varmanız
gerekmektedir. Çoğu zaman, bu insanlar için söz konusu
durum, yaşamları boyunca olduğundan daha iç­
ten bir dışavurum ya da eğilimlerin ortaya çıkması­
dır, yani heyecanlanılmaması gereken bir durum olan
çürüme adına heyecanlanmaktır.
Yaşlılıkla ilintili diğer bir psikolojik davranışa
bağımlılık ile bağımsızlık arasındaki ayırımdır. Hepimiz
bağımsız insanlarız. Hepimiz bir iş sahibiyiz ve
artık ailelerimizden parasal destek beklememekteyizdir.
Ama, aynı zamanda da hepimiz bağımlıyızdır
patronlarımıza, kamuoyuna ya da örneğin doktorların
hastalarının memnuniyetine bağımlı olmaları gibi.
Buna rağmen şu ya da bu biçimde kendi paramızı
kazanabiliyorsak kendimizi bağımsız görürüz.
Ne yazık ki, bağımsızlık ya da özgürlük söylendiği
gibi kolay kazanılmıyor. Bireysel gelişmenin temel
sorunlarından biri, psikolojinin deyişiyle, bireyselleşme
sorunudur. İnsan, gelişme sürecinde, rahim­
de bir fetüsken bağımsız bir insan’ haline dönüşmeyi
nasıl başarıyor?

Bu, elbette, uzun bir süreçtir. Şu açıktır ki, annelerimizin
rahmindeyken, bu süre içinde; son derece
açık fizyolojik anlamda, bağımsız değilizdir. Doğ­
duğumuz andaysa artık fizyolojik anlamda bağımsız
olsak da psikolojik açıdan bağımlıyızdır. Gerçekten
de, doğumdan ilk birkaç hafta sonrasına dek varolu­
şumuz, yetişkinlikten çok cenindeki yaşamımıza yakındır.
Tümüyle anneye, bağımlıyızdır. Anneyi, kendimizden
farklı bir insan gibi algılamalıyız. Birlikte
yaşama anlamında anneye bağımlıyızdır. Henüz «ben*
ile «ben olmayan» arasında bir ayrım yoktur ve eğer
anne, dört haftalık bebeğinder> sevgisine karşılık vermesini
bekliyorsa, bu onun ancak bir yanılsama içinde
olduğunun göstergesidir. Aslında, bir anne eğer
bir yaşındaki çocuğundan çok fazla sevgi bekliyorsa
bu da onun biraz yanlış yolda ve başının dertte olduğunun
göstergesidir.

«Ben» olmanın süreci, ayrı bir kişi olarak dünya
ile bağı olan, dünyayla ilgilenen, ama bunun yanısı-
ra bağımsız olan, kendi varoluşunu kendine borçlu
olan ayrı bir varlık olmak, insan gelişiminin temel
biçimlerinden biridir.
Çok hasta olan insanlar, yukarıda değinilen birlikte
yaşama sürecini asla aşamazlar. Belirli bir yapı­
daki psikozlu insan, hem duygusal hem de etkinlik
anlamında hâlâ annesinin rahminde yaşamayı ister
ve hâlâ annesiyle ya da onun yerine koyabileceği biriyle
yaşamaya bağımlı olmak ister.

Şimdi, tek istekleri annelerinin memesini emmek
ya da bunun bir ileri aşamasında annelerinin dizleri­
ne oturmak olan ve istekleri yalnızca anne ya da babalan
tarafından ellerinden tutulmak olan bazı kişilerle
karşılaşabilirsiniz. însan eğer tam bir olgunluğa
erişmeyi başarmışsa gerçekten yalnızca kendine ait
olabilir. Yani kendi ayakları üzerinde durabilir çünkü
sonuçta bu dünyayla ilintili, bağlantılıdır; başkasının
bir parçası olarak değil, dış dünyaya yönelik sevgisi
ve ilgisi ile bağlıdır. Bir insan ilintili olduğundan
bütünüyle bağımsız olabilir, ama çoğu insan bu seviyeye
erişememektedir.

Çevrenize bakındığınızda sosyal ve ekonomik açı­
dan iyi seviyede bir sürü insan görebilseniz de onlar
gene de bağımsız değildirler. Bu anlamda bağımsızlıktan
yoksun olmak açıkça görülebilen bir durum değildir,
çünkü bu insanlann, çok bağımsız oldukları sanısını
veren bir konumlan vardır. Bu, sekreterlerine,
eşlerine ya da kamuoyuna bağımlı olduğu halde bilinçli
olarak gerçekten kendilerini bağımsız sanan bir­
çok iş adamının, profesyonelin durumunu içerir.
Vurgulamak istediğim, yaşlılığın yapısal niteliğidir,
çünkü çoğunlukla, nekrofili – biyofili durumunda
olduğu gibi, yaşlı bir insanın gösterdiği aşın bağımlılığın
nedeni yaşlılıkta aranmaktadır. Oysa, gerçekte
bu kişi zaten her zaman bağımlı bir yapıya sahiptir,
şimdi yalnızca yaşlı bir insan olarak bir dereceye kadar
bağımlı olması gerektiğinden, bunu açıkça ortaya
çıkarmaktadır. Burada kendini hasta ya da korunmak
için birine gereksinimi olduğunu sanan yaşlı insanlann
psikolojik durumlannı görüyorsunuz. Kültürümüzde
de gördüğümüz gibi, yaşlılık; bu insanlara
otuz kırk yaşlanndaki gibi bağımlı değillermişçesine,
bir farkla o zamanlar bilinçsiz ve ayırdmda olmadan
böyle davranırlarken, şimdi bağımlılıklannı açıkça or­
taya koyabilme şanslarıyla birlikte olağanüstü bir olanak
ve akılcı bir yol sunmaktadır.

Burada sorun, bu duruma yenilmemek, olayı olduğu
gibi kabullenmek, yani öteden beri varolan ancak
şimdi artık karşı konulması, hatta tedavi edilmesi
gereken bir olgu olarak görme, yaşlılığın bir
göstergesi olarak ele almamak sorunudur.
Yaşlılıkta kimi zaman ortaya çıkan başka kişilik
ayrımları ve nitelikleri de vardır, örneğin bir insanda
kıskançlık başgösterebilir. Daha genç olduğu süre
içinde, ilerlediği ve etkin olduğu sıralarda kıskançlı­
ğını olabildiğince bastırmış ya da kontrol altına alabilmişti.
Çünkü kıskançlığını gösterecek herhangi bir durumun
kendisiyle ilintili iyi bir izlenim yaratmayacağını
bilmekteydi. Yani eğer örneğin genç bir idareci
olarak ilerlemek istiyorduysa bunu gizlemek zorundaydı.
Kıskanç olmanın karşıtı bir görünüm sunmalıydı.
Gelgelelim bu insan yaşlandığında her zaman
varolan bu kıskançlık duygusu kendini açıkça ortaya
koyar ve daha çok beslenir. Böyle bir insan .genç­
lere karşı, hatta ciddi bir hastalığı olmayan yaşlı bir
insana karşı bile kıskanç olabilir şimdi. Burada gene,
yaşlı olduğu için ortaya çıkan ve gelişen kıskançlığın
görüntüsüyle sorun çarpıtılmamalıdır. Aksine, bu yapısal
özelliğin kendini açığa çıkarabilecek bir zemin
bulduğu ve bilinçli olarak ortaya çıktığı bilinmelidir.
İnsan, her zamanki insandır.
Şimdi, siz, ben bu psikolojik açıklamalarımda haklı
olsam da ne yapılabilir diye merak ediyorsunuzdur.
İlk önce, gerçekte yapısal nitelikler olsalar da, yaş­
lanmanın belirtileri olarak ortaya çıkan birçok yapı­
sal görünümlerin kabulü bile, sanıyorum bu yapısal
niteliklere gösterilen tepkiyi açıklamaya yardımcıdır.
İkinci olarak da, bence, değişebilmek için altmış beş
yaşın üzerindeki insan bile geç kalmış değildir. Deği­
şimin ölçüsünün ya da olasılığının birincil olarak o
insanın yaşma bağlı olmadığını da söyleyebilirim Bu,
o insanın canlılığına, değişme isteğinin gücüne, ilgisine
ve daha birçok unsurlara bağlıdır.

Oluşumlarındaki kimi eksiklikler nedeniyle hiç
değişmeyeceklerini söyleyen yirmi bir yaşlarındaki
gençlerin, yirmisinde de otuzunda da olsalar yaşamları
boyunca aynı toylukta kalacaklarını söylemek
için alim olmak gerekmez. Ben öyle insanlar gördüm
ki, yetmiş yaşlarında tüm yaşamlarını değiştirdiler.
Çünkü yetmiş yaşına geldiklerinde hâlâ o inanılmaz
canlılıklarını korumaktaydılar ve gördüler ki şimdi bu
yaşlarında en sonunda artık değişiklikler yapabilmek
ve olmayı istedikleri gibi olabilmek için gerçek olanakları
vardı. Yaşlılığın, kendi içinde, köklü yapısal
değişimler için engelleyici bir unsur taşıdığına inanmıyorum.
Burada söylemek istediğim şu: gerçekte her zaman
kişinin yapısal bir niteliği olan, ama ancak yaş­
lanma sonucunda ortaya çıkan yapısal nitelikler kimseyi
yanıltmamalıdır, ama bununla beraber, yaşlı bir
insanın isteği, enerjisi, canlılığı ve cesareti olduğu sü­
rece, değişebileceğinden gereksiz yere kuşku duyulmamalıdır.
Burada sakınmamız gereken durum, daha önce
de değindiğim gibi, yaşlı insanı bütünüyle bir tüketici
insana dönüştürmemek, kendi ölüm geçişini beklerken
onun zamanı uyumlu bir biçimde geçirebilmesinin
yollarını öğretebileceğimiz bir insan olmasını sağ­-
lamaktır. Bu nedenle de yaşlı insana bir lütuf göstermemeliyiz,
en azından genç bir insana gösterdi­-
ğimizden ne daha az ne de daha fazla. Hiçbir yerde
lütufkârlığın haklı olduğunu sanmıyorum. Bir inşan
yaşamında başarısızsa ve bu başarısızlığı çözümsüzse
merhamet gösterebilirsiniz, ama otuz, kırk yaşlarında
yaşamlarının başarısız olacağım, bunun da çözümsüz
olduğunu düşündüğümüz birçok insana karşı da merhametli
olabiliriz.

Bu yaşlılıkla ilintili bir sorun değildir. Bu, her birimizin
içinde olduğu varolma sorununun bir çıkmazıdır.
İnanıyorum ki, yaşlı bir insanın nasıl daha canlı,
daha ilgili olabileceği ve sık sık kendisine sunulan pasif
bir tüketici yaşamdan nasıl konulabileceği konusunda
ona yardımcı olabilme sorunu üzerine daha yo­
ğun düşünmek bence çok önemlidir.
Bu alanda yapılması gereken daha birçok araş­
tırmaların —eğitimde olduğu gibi— söz konusu olduğunu
bilmekteyim. Ama sonuçta, bu iki unsur birbirlerinden
çok farklı değildir. Yalnızca derste verilenlerle
yetinen genç bir öğrencinin, uğraşısı doğrultusunda
daha ilgili, daha etkin bir öğrenci olabilmesini
nasıl sağlayabilirsiniz? Aynı sorun yaşlı insan için
de geçerlidir. Yaşlı bir insanın şimdiye dek olduğundan
daha canlı olabilmesini, kendini yaşama sevincinden
uzak hissetmemesini nasıl sağlarsınız? Bu alandaki
araştırmaların katkısının çok büyük olduğuna
inanıyorum. Daha diri bir ilgiyi nasıl oluşturabilirsiniz?
Tartışmalarla mı, okuyarak mı, sanatsal yeni bir
ilgi alanıyla mı yoksa politik alanda yeni bir ilgi alanıyla
mı? Politika derken, bir gazeteyi okuyup sonra
okuduğunun iyi olduğunu kabul eden bir anlayıştan
değil, ayırdına vararak, sorgulayarak, verileri irdeleyerek,
gerçeği bulmaya çalışarak sorumluluk taşıyan,
yani başka bir deyişle olup bitenlere bir insan olarak
tepki veren anlayıştan söz ediyorum.

özetlersek; yaşlı bir insan da genç gibi kendisini
çevreleyen dünyaya karşı daha çok tepki vermelidir.
Tepki vermek; sorumlu olmak demektir. Yaşlı
insan, eğlencenin nasıl yeniden yaratma olacağını öğ­
renmelidir —yaratıcı olabilmek için yeni bir yeti— bunun
içinse ressam, şair olmaya, ya da herhangi bir
uğraşa gereksinimi yoktur. Ona gerekli olan tek şey
hayat dolu olmak, yani dünya ile içten ve bir bütün
olarak ilgi kurabilmektir.

Erich Fromm
Yaşlanmanın Psikolojik Sorunları Üzerine adlı yazı

İtaatsizlik Üzerine Denemeler
Çeviren: Ayşe Sayın
Yaprak Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here