Yine Tutunamayanlar, Yine Ulysses

Tutunamayanlar son olarak geride bıraktığımız bahar aylarında, ilk İngilizce baskısıyla gündeme geldi(1). Baskı adedi şimdilik 200 kopya ile sınırlı kalmışsa da, 40 yıl önce aramızdan ayrılan Oğuz Atay’ın en büyük hayallerinden biri böylece gerçekleşmiş oldu. Yazılma sürecine yakından tanıklık ettiği romanı İngilizce’ye çevirerek yayımlatma konusundaki kararlılığından ötürü Sevin Seydi’yi kutlarım.

İzleyebildiğim kadarıyla, daha önce Felemenkçe(2) ve Almanca(3) basımları yapılan romanın ilgili dillerdeki tanıtım metinlerinde, değerlendirme yazılarında Tutunamayanlar ile Ulysses arasında öteden beri kurulagelmiş bağa tekrar değinme gereksinimi duyuldu(4) Tutunamayanlar’ın biçimsel olarak James Joyce’un Ulysses’i (1922) ile Vladimir Nabokov’un Solgun Ateş’inden (Pale Fire, 1962) izler taşıdığı, Oğuz Atay’ın, yine Joyce’un Finnegans Wake (1939) romanıyla ilgilendiği bir sır olmadığı gibi5, Tutunamayanlar benzeri, içeriğini Batılı okura anlatması hayli güç bir kitabı, yapıtın çatkısındaki çığır açıcı avangart özellikler itibarıyla kısaca “Türkçe Ulysses” diye sunmanın pratikliği ve cazibesi de yadsınır gibi değil. Bunlar bir yana, iki romanın türdeşliği veya kardeşliği gerçekten nerede başlayıp nerede bitiyor? Çapı genişleyebilirse bu soruşturmanın Türkiye’deki roman sanatına katkı sağlayacağına inanıyorum.

ulyssesOnca akademik tez, önsöz ve eleştiri yazısı ortada dururken bu konuya hiç el atılmamış olduğunu söylemek abes kaçar. Gelgegelim soruşturmadan kasıt, iki yapıt arasındaki koşutluklara değinmenin ötesinde, Tutunamayanlar-Ulysses meselesini enine boyuna irdelemek, tartışmaktır. Oysa akademik ilginin iki roman arasındaki farklılıklardan çok, benzerliklere odaklandığını görüyoruz. Çalışmalar daha çok, Tutunamayanlar’ın Ulysses gibi bir bilinç akışı romanı olduğunu ve pek çok açıdan bizde bir ilk sayıldığını gerek Türkiye gerekse dünya edebiyatından örneklerle açıklamaya girişiyor ve/veya Tutunamayanlar’ın modernizm-postmodernizm ekseninde nerede durduğunu araştırıyorlar. Tutunamayanlar’ın bilinç akışı bağlamında en dişe dokunur değerlendirmesini yaptığı için eleştirmen Berna Moran’ı bu konuda ayrıca anmak gerekir: “Alıntılanan iç konuşma (quoted monologue, ya da direct free speech) diyebileceğimiz bu yöntemde anlatıcı aradan çekilir ve karakterin kendi kendine konuşmasını, düşündüklerini olduğu gibi alıntılar. Bilinç akımı bu yöntemin özel bir şeklidir. Karakterin akıp giden düşüncesinde mantıksal bağlar yerine çağrışım ilkesi egemendir. Sanki bilincin daha alt tabakalarına inilmiştir ve akıp giden düşünce nehri kişinin denetiminden çıkmıştır. Onun için düzgün cümlelerle de yürümez. Tutunamayanlar’da bilinç akımı hiç yok gibidir. Temel yöntem alıntılanan iç konuşmadır”(6).

BİLİNÇ AKIŞI VAR MI?

Berna Moran’ın önemli saptamasına döneceğim, ama ondan önce şunu söylemem lazım: Bu tür değerlendirmeleri yapmak, edebiyat tarihçilerine, eleştirmenlere, kuramcılara olduğu kadar, hatta bir bakıma onlardan da çok, romancılara düşer. Çünkü diğer eserlerle yan yana duracak eseri verecek, eşdeyişle, kuramın ve eleştirinin ördüğü labirentten çıkış yolunu bulacak olan, o dolambacın içine gönüllü girmiş romancıdan başkası değildir. Diğer sanatçıların yapıtları, sanatçının yolunun üzerinde durur ve bu yapıtları kendisi için yerli yerine oturtmadan, sanatçı kendine bir yol açamaz. Bu açıdan akademik bilgi sanatçıya yetmediği gibi, en acımasız eleştirmenler de sanatçılardır. Ne ki modern anlayışlarla sorunlarımız devam ettiği için bizde kulvar içi karşılaştırmalar yapma, poetika oluşturma gerekliliği iyi kavranamamış, hal böyleyken kültür endüstrisinin, star mekanizmasının çarkları sanatçılara “zahmete girmemenin erdemi”ni pompalayıp durmuştur. Poetikanın ille de manifesto formunda ortaya konması gerekmiyor, bugün manifesto zemini yok; Ece Ayhan’ın yaptığı gibi, “falanca hagaragort(7), falanca şu nedenle hagaragort değil” diye, sözünü sakınmadan, geçerken vurucu birer ikişer cümleyle notlamak yeterli(8). Önemini ne kadar duyurabiliyorum, bilmiyorum, ama özellikle öncü sanatçıların giriştiği bu tür hesaplaşmalar, aynı zamanda modern(ist) bilincin bir göstergesi olarak, sanatta yeni dil, form ve ifade olanaklarının önünün açılmasında vazgeçilmezdir.

Konumuza dönelim. “Tutunamayanlar’da bilinç akımı hiç yok gibidir“ derken haklı mı Berna Moran? Bilinç akışını iç monologla bir tutarsanız haksız; ama bilinç akışının ne olduğunu bu akımın Virginia Woolf, William Faulkner, James Joyce gibi yazarlarca verilmiş en yetkin örneklerine, örneğin Dalgalar’a, Ses ve Öfke’ye, Döşeğimde Ölürken’e, Ulysses’e başvurarak anlayacak olursanız o zaman Moran’ın yaptığı, gözle görülebilir, yalın bir ayrımı birkaç ölçütle gerekçelendirmekten ibaret. Ölçütler, içerik ayrıntılarına dalınarak daha da açılabilir, genişletilebilir tabii. Örneğin, Faulkner’ın kabaca teolojik/varoluşsal, Woolf’un şiirsel, Joyce’un psikanalitik/epik karakterde olduğunu söyleyebileceğimiz bilinç akışı romanlarında her zaman önde olan tekniğin, tekniğe kıyasla ikincil kalan konuyu, bir lokomotifin vagon katarını çekmesi gibi ardına katıp sürüklediği, Tutunamayanlar’da ise, romanın olağanüstü anlatı zenginliğine karşın, “Tutunamayan olma halinin anlaşılması” şeklinde özetlenebilecek, yoğun bir içerik meselesinin bulunduğu söylenebilir; bilinç akışı romanlarında kişilerin zihninden geçenler, serbest çağrışıma yakın cümleler, cümlecikler, cümlemsiler biçiminde verilirken, Tutunamayanlar’ın daha çok, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ını andırır biçimde, dramatik monologların sözdizimsel ve anlambilimsel tutarlılığına, bütünlüğüne bağlı kaldığı, bu bakımdan okuru yukarıda örneklediğimiz bazı bilinç akışı romanları kadar yormadığı gösterilebilir.

Peki, birinin tam bir bilinç akışı romanı olma niteliği tartışılabiliyorken diğerine kesinlikle bilinç akışıyla meydana getirilmiş bir senfoni gözüyle bakıyorsak Tutunamayanlar-Ulysses benzeştirmesinin gerekçesi ne? Bu yakınlığı, herkesten önce, bir niyet veya hedef halinde Oğuz Atay’ın kendisi işaret etmiş, kitabına, Ulysses’in sonunda Molly Bloom’un iç sesine kulak verildiği bölümde olduğu gibi, hiç noktalama işareti kullanılmadığı için cümlelerin birbirine geçtiği, uzun bir “Günseli” bölümü eklemiştir. Bunun dışında, deneye varan anlatı çeşitliliği, üst kurmaca, ironi, iç monolog, birbirinin “alter ego”su iki erkek başkahraman, baba-oğul izleği; iki yapıt arasındaki benzerliklerin izleri buralarda da sürülebilir. Yine de tüm bu benzerlikler, Tutunamayanlar’ı, mesela kitabın Almanca tanıtım yazısında ortaya atıldığı üzere, “James Joyce’un Ulysses’i ile karşılaştırılabilir” saymaya yeter mi? Bir yerde yetmese gerek ki söz konusu metinde de “karşılaştırılabilir” dendikten hemen sonra, iki romanın karşılaştırılabilirliğini “aynı düzeyde oyuncu, zevkli, girift ve yenilikçi olmak” paydasıyla açıklayıp sınırlamak ihtiyacı hissedilmiş. Tutanamayanlar’ın Ulysses ile karşılaştırılabilirliğini sorgularken, bunun ön koşulunu herhangi bir düzey eşitliğinde değil, salt türdeşlikte aradığımı burada tekrar belirtmiş olayım. Kaldı ki iki yapıtın giriftliği, oyunbazlığı, ironisi, yenilikçiliği de birbirinden apayrı düzlemlerde, farklı boyutlardadır.

BİR STRATEJİ: İRONİ

Son söylediğimi biraz daha açayım. Tutunamayanlar’daki ironi, yazınsal bir aygıt olarak, çıkışsız görünen toplumsal ve kültürel gerçeklikler karşısında küskün, kırgın, sarsılmış birey bilincinin sitemlerini, serzenişlerini dile getirme amacına hizmet eder. “Sitem” sözcüğünün de ele verdiği gibi, içinde öfkeden çok ilgiyi, sevgiyi, umudu barındıran, sahiciliğe, dürüstlüğe, niteliğe, “büyük ve güzel şeyler”e özlem duyan, bu yanıyla melankolik bir ironidir bu; alay ettiğiyle kendisi arasına yabancılık mesafesi koymadığı gibi, ondan vazgeçmez ve kopmaz, böylece intiharı da bir yabancılaşma olarak anlamlandırır. Bir kahkahaysa Tutunamayanlar, bu, Ömer Madra’nın kitabın önsözünde yazdığı gibi, “gözyaşında titreşen çılgın kahkaha”dır. Oğuz Atay’ın aynı zamanda “Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan” kitabının da yazarı olmasını, ancak ironisinin hedefindeki “çocuk toplum”un günün birinde büyüyeceğine olan inancıyla açıklayabiliriz. Türkiye’de aydın olmak, Oğuz Atay için yükünü omuzlarında en az öncü romancı kimliği kadar, hatta belki ondan da fazla duyumsadığı bir sorumluluktu, denebilir.

Öte yandan, Joyce’un yalnızca yapıtı değil, yaşamı da bütünüyle bir uyumsuzun protestosu niteliğindedir. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nden Ulysses’e geçişi, Joyce’un benliğinde yaşadığı ve hayatını alt üst eden, politik, dinsel, toplumsal, varoluşsal kırılmaların damgasını taşır. Bu süreçte, ölüm döşeğindeki annesinin son arzusuna uygun olarak bazı dini gerekleri yerine getirmediği için ona acı çektirmekle, giderek onun ölümüne neden olmakla suçlanmış, alkole batmış, yeni tanıştığı, okuryazar olmayan eşi Nora Barnacle’la beraber kendini yurdu İrlanda’dan sürgün etmiştir. İtalya’da bankacılığı, İsviçre’de öğretmenliği deneyerek ailesinin geçimini sağlamaya çalışır. Parasızlık, katarakt, ülser, yazar olarak tanınma ve eserlerini yayımlatma savaşımı verdiği Paris’te de peşini bırakmaz. Paris’te açlık çektiği sırada, bir yandan da Nora’ya ebebiyat tarihinde eşi görülmemiş, kimi satırlarda şehvet içeriğini pornografiye vardıran mektuplar yazar. Dini inançla, kahramanlıkla, geçmişin ve zamanının edebi, siyasi kişilikleriyle, işin içine kendini de katmayı ihmal etmeden alay eder, Ulysses’ten etkilenerek kendisine uzunca bir mektup yazmış olan Jung’un romanla ilgili çözümlemelerini ve iltifatlarını küçümser, neredeyse öldüğü tarihe kadar, eşiyle resmen evli olmaya yanaşmaz. Toparlarsak, Joyce’un ironiyle, neolojizmle, parodik imgeden boşluğa düşürücü imgeye hızlı geçişlerle dolu sanatı, gücünü her şeyden önce yazarın uyumsuz, protest kişiliğinden alır. Ulysses’teki ironisi, yaşadığı parçalanmanın sonucu olarak, acımasız ve nihilistiktir. Yapıtlarına topluca baktığımızda, bilinç akışı ve dil zorlamaları, kişiliğinde başından beri sezilen, fakat giderek artmış gözüken uyumsuzluğu, us yarılmasını doğallıkla tamamlarcasına, Joyce’un romanına kendiliğinden gelip yerleşmiş gibidir.

MODERN ZAMANLAR

Ulysses’te Joyce, “Modern Zamanlar”ın epiği sayılan yapıtını sinematografi, reklam dili, magazin haberciliği gibi, kendi döneminin en yeni anlatım olanaklarından da geniş ölçüde yararlanarak yoğururken Oğuz Atay’ın ustalığını daha ziyade tiyatro, tuluat, mektup, günlük, deneme, ansiklopedik bilgi, biyografi, ilmihal, destan, ninni, atışma gibi çok çeşitli, fakat görece geleneksel formlarda kalıba dökmüş olması, dikkate değer. Türkiye’de kimi geleneksel formların yanında dünkü çocuk sayılabilecek romanın, bir de Avrupa merkezine göre kültürel periferide gelişmiş olduğu göz önünde bulundurulursa, böyle olması bir bakıma doğal. Farklı bir tartışma konusu, fakat Oğuz Atay’dan Orhan Pamuk’a, romanımızda en güçlü etkiyi bırakır görünen pasajların çoğunlukla düşsel nitelikte ve bir kıssayı andırır oluşu, ayrıca incelenmeyi hak eden bir konudur. Yine yukarıda sözünü ettiğim sorunla bağlantılı olarak, yazınımızda bireyin, özellikle de kadının anlatılmasında sıkıntılarımız var. Aşk, cinsellik, babayla oğul arasındaki, kuşaklar arasındaki çatışma, tarihsel, kimliksel yüzleşmeler; buralarda hala çokça sendeliyoruz. Oysa modernist yapıt, bu meselelerle yoğrulup sanat dilinin özdüşünümü içinde, kat kat kendi tarihi üzerine kapanırken kendini okura, izleyiciye de kapatabildi. Örnekse Homeros’u, Shakespeare’i devirmeden, Hristiyan tarihini, felsefesini, Kitab-ı Mukaddes’i bilmeden, mitolojisi, geçmişi, kültürüyle İrlanda’yı, Dublin’i tanımadan, Ulysses’e giriş vizesi almak mümkün değil. Girdiğinizde de bu kez çetrefilli dilin ve tekniğin önünüze koyduğu engelleri aşıp çıkışı bulabileceğiniz şüpheli. Her biri Homeros’un Odysseia’sı ile tematik birtakım koşutluklar içinde ve yine her biri, karşılık düştüğü Odysseia bölümünün atmosferini yansıtan, ayrı bir teknikle kaleme alınmış 18 bölümden oluşan Ulysses gibi bir eser vermenin kıymetiharbiyesine ikna olmamışsanız karşılıklı hiç üzülmeyelim, zira bunun önemini, gerekliliğini zamanında Oğuz Atay da anlatamamıştı.

Tutunamayanlar’ı çeyrek yüzyıl önce, henüz bir üniversite öğrencisiyken ilk okuduğumda, Selim Işık’ın kişiliğinde, yaşamımın önceden bütünüyle yaşanmış olduğu duygusuna kapılmıştım. Bir okurun bir romana ilişkin bundan daha sarsıcı ne tür bir deneyimi olabilir, bilmiyorum. Tutunamayanlar’ın, başka kaynakların yanı sıra, Ulysses’ten de yararlanmış, esinlenmiş olduğu doğrudur. Fakat bu, son çözümlemede, Tutunamayanlar’ı olduğundan daha başka bir yapıt yapmadığı gibi, Joyce’la da karakter, içerik, biçim olarak yakınlaştırmamıştır. Ulysses’ten etkilenmek veya onu izlemek konusunda T.S. Eliot şunları yazmıştır: “Mr. Joyce’u takip edecek olan yazarlar, kendi araştırmalarında Einstein’in bulgularından yararlanan bilim adamlarından daha fazla taklitçi sayılmazlar”(9). Tutunamayanlar ile Ulysses arasında en çok, belki sadece, getirdiği yenilik bakımından, o da daha çok bir metafor düzeyinde bir analoji kurmak anlamlı olur. Bilinç akışına gelirsek, Tutunamayanlar kadar çarpıcı bir yapıtın, sıkı bir roman olmak için ille de bir bilinç akışı başyapıtı olması gerekmez ki durum zaten bu değildir.

Türkiye’de modern edebiyata yönelik gayretlerin, atılımların tarihi, vaktiyle şiirimizde hararetle bir Baudelaire beklenmiş olmasının da gösterdiği gibi, büyük bekleyişlerle, beklentilerle dolu bir tarihtir. Bunda anlaşılmayacak bir yan olmadığı gibi, herhangi bir sakınca da yok, tersine yarar var. Ama bekleyişlerin zaman sıkışmasından kaynaklanan harareti, modernizmin tam da “işte bu” demeyi yadsımak, “işte bu” demeyi sonsuzca ertelemek demek olduğu yerde, bazen yanılgıya düşürebilir, erken ve/veya abartılı konuşturabilir, giderek tembelliğe alıştırabilir bizi. Tutunamayanlar-Ulysses yakıştırmasının abartılmasına, olanca içtenliği ve kılı kırk yaran titizliğiyle, emin olun ki en başta Oğuz Atay itiraz ederdi.

NOTLAR:

1-The Disconnected, Olric Press, 31 Mart 2017, Çeviri: Sevin Seydi
2-Het leven in stukken, Athenaeum, 18 Ağustos 2011, Çeviri: Margreet Dorleijn, Hanneke Van der Heijden
3-Die Haltlosen, Binooki, 17 Mart 2016, Çeviri: Johannes Neuner
4-Romanın Felemenkçe çevirmenlerinden Hanneke Van der Heijden: “Kitap sıkça Ulysses’le karşılaştırılmıştır”. [https://www.trouw.nl/cultuur/vertalers-turks-met-een-activistische-missie~a507d9a7/]. Almanca basımın tanıtım yazısından: ”Kitap, James Joyce’un Ulysses’i ile karşılaştırılabilir; aynı düzeyde oyuncu, zevkli, girift ve yenilikçidir”. [https://www.binooki.com/shop/die-haltlosen]
5-“Bir Halit var belirli konularda konuşulabilen. Ona da bazı şeylerin mesela Finnegans Wake’in öneminin anlatılması mümkün değil”. (Günlük, Oğuz Atay, İletişim Yayınları, 1987)
6-Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, Ocak 1990
7-“Hagaragort”, Ermenice bir sözcüktür. “Karşı çıkan, karşı duran” anlamına gelmektedir. Bkz.
Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Milliyet Yayınları, İstanbul 1986 , C. X, s. 4934
8-Ece Ayhan’ın Şiirleri Üzerine Bir Araştırma, Doktora Tezi, Erdoğan Kul, Ankara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Ankara 2007
9-Edebiyat Üzerine Düşünceler, T.S.Eliot, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1983, Ankara

ÖZCAN TÜRKMEN
ekdergi.com 3.09.2017

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”