Yoksulluğun ufku yok, sadece düşey bir hareket var. Önemli olan sadece bir sonraki saatte hayatta kalabilmek, Kral (King) Bir Sokak Hikâyesi, John Berger

Evsizlik, “yoksulluğun yeni bir formu. Oysa tüm dünya nüfusunun insani hayat sürmesi için kesinlikle yeterli kaynak var. Belki kolay bir yaşamdan değil ama insanca yaşamdan söz ediyorum. Bu yoksulluk kesinlikle yeni ekonomik düzenin en önemli parçası.

Dünyada olup bitenlerin hesabını yapanlar da artık seçilmiş hükümetler değil. Ekonomik düzeni yönetenler, ki bunlar isimleri bilinmeyen kişiler, her gün tüm insanlığı etkileyen kararlar alıyor.
(…) Sokaklarda yaşayan herkes yatay bir düşüş yaşamıştır. Bunun şoku, yarattığı izolasyon ve kimseyi görmek istememekten kaynaklanan yalnızlık, olağanüstü bir karamsarlık yaratıyor.
(…) Bu vakaların yüzde doksan dokuzunda zaman kavramı ve geleceği belirleme kapasitesi kaybolmuştur. Bu kitapta olayları saat saat yazmamın sebebi de onların zaman kavramıyla ilgili. Romanlarda yatay bir zaman kavramı vardır. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek anlatılır. Bir sürü roman vardır ki koca bir yaşam süresini aktarır. Bu yatay, ufku olan kurgudur. Oysa yeni yoksulluğun ufku yok, sadece düşey bir hareket var. Önemli olan sadece bir sonraki saat, bir sonraki saatte hayatta kalabilmek.
(…) En önemli mesele, bir hikâyeyi anlatabilmektir, sanıldığı gibi hikâye bulmak değil. Etrafımızı binlerce hikâye çevreliyor. Mesele, bunların arasından bir hikâyeyi seçip onu çok çarpıtmadan anlatacak sesi bulabilmekte. Bu konuyu yazmaya karar verince değişik sesler kullanmayı denedim. Sonuç çok kötü oldu. Argüman dolu, acıma dolu, gerçeği kavramaktan uzak bir anlatım çıktı ortaya. Sonra birden hikâyeyi bir köpeğe, ya da kendine köpek diyen birine anlattırma fikri geldi aklıma.
(…) Sokakta yaşayan birçok kişinin köpeği vardır. Pek çok sebeple köpeklerle birlikte yaşarlar. Herşeyden önce köpek, bir yere kadar korunma sağlar. Ama en önemlisi köpek dosttur. Yargılamaz; köpek içtenliğe, samimi bir ilişkiye izin verir. Şunu hatırlatmalıyım, bu biçimde düşmenin en korkunç yanı yalnız bırakılmanızdır.” John Berger

Kral
Bir Sokak Hikâyesi
Özgün adı: King
Çeviri: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Kolajı ve Grafik: Emine Bora
Kitabın Baskıları:İlk Basım: Nisan 2001

“Çıldırmış olmalıyım. Bu sözcükleri uykumda duyuyorum ve her duyduğumda boğazımın gerisinde bir yerde, gırtlağın burunla birleştiği noktada ?hani o korktuğunuzda kuruyan bölgede? kumru gibi dem çekiyorum. Sizi yaşadığımız yere götürebilmek için çıldırıyorum…”
Bir otoyolun kenarında, şehir merkezinden on iki, denizdense dört kilometre uzakta, atılmış buzdolapları, kaza geçirmiş kamyonlar, kırık lavabolarla dolu bir çöplük bölgesindeyiz. Büyük bir Olimpiyat Stadyumunun yapılacağından söz edilen bu yer aslında kendiliğinden oluşmuş bir mahalle. Bir zamanlar büyük bir işadamı olan Vico ile sevgilisi Vica’nın, buraya ilk yerleşen olduğu için herkese kendi kanununu dayatan Jack’in ve her biri kendi geçmişini bir yük gibi taşıyan Anna’nın, Marcello’nun, Melek’in, Liberto’nun, Joachim’in, Saul’ün, Danny’nin, Corina’nın, Alfonso’nun sığındıkları, yaşamlarından ellerinde kalan ne varsa korumaya çalıştıkları “evleri”nin yer aldığı kendine özgü bir mahalle. Ve bu mahallenin Vica’ya âşık köpeği Kral…
Hırslar ve umutsuzluklar, sevgiler ve kayıtsızlıklar, varkalma çabaları ve kendini ölüme bırakış: Büyük zenginliklerin yanı başında büyük yoksulluklar… Kral, yeni bir barbarlık çağının, Köpekler Çağı’nın habercisi mi?

Açılış bölümü, s. 9-19

6:00 Çıldırmış olmalıyım. Bu sözcükleri uykumda duyuyorum ve her duyduğumda boğazımın gerisinde bir yerde, gırtlağın burunla birleştiği noktada ?hani o korktuğunuzda kuruyan bölgede? kumru gibi dem çekiyorum. Sizi yaşadığımız yere götürebilmek için çıldırıyorum.
M. 1000 kuzeye doğru şehrin dışına gidiyor. Gece gündüz yoğun bir trafik var üstünde, kaza olduğu ya da grevciler barikat kurduğu zamanlar dışında dinmek bilmeyen bir trafik. Şehir merkezinden on iki, denizden dört kilometre uzakta, insanların mecbur kalmadıkça durmadıkları bir bölge var. Tehlikeli olduğu için değil, unutulmuş bir yer olduğu için. Burada bir anlığına duranlar bile sonradan varlığını unutuyorlar hemencecik. Bomboş, ama epeyce geniş. Hızlı bir koşuyla etrafını dönmek yarım saat kadar alır. Burada kocaman, yüz bin kişilik bir stadyum inşa edileceği söyleniyor, şimdiye kadar yapılmış en büyük stadyum. Gelecek yüzyılda Olimpiyat Oyunları burada yapılabilir. Kimileri de ana havaalanı şehrin doğu yakasında olduğuna göre, stadyumun doğu yakasında yapılması gerektiğini söylüyor. Vico’nun dediğine göre spekülatörler iki bölgeye de yatırım yapıyormuş. Bizim bölgenin adı Saint Valéry, gideceğimiz yer de orası.
M. 1000’in üzerindeki trafik öldürücü olabilir. Emniyet şeridinden yürüyorum. Elf istasyonunun oraya varsak yeter; yüksek oktanlı benzin kokar burası ? biraz elmas kokusunu andırır. Hiç elmas koklamadınız mı?
Bir ay önce bir çocuk çetesi, Merkez İstasyonu’nun arkasında uyuyan ihtiyar bir adamın üzerine benzin döküp kibrit çaktı. Adam alevler içinde uyandı.
Bir münafığın ölümü.
Ne diyorsun sen yahu? Zavallı sefil kitapsızın tekiydi!
Münafıklığı parasızlık olmasın?
Benzin istasyonuna varınca, yokuş aşağı inip ilerde Olimpiyat Stadyumu olacağı söylenen mezbeleliğe varıyoruz. Mezbeleliği oluşturan şeyleri anlatmak için kelimeler yetersiz; çünkü buradaki her şey ezilmiş, atılmış, çoğu parçanın adı bile yok.
Kış bitti, bahar geldi. Geceler hâlâ iyi örtünmemiş bir bedeni titretecek kadar soğuk ama artık öldürecek kadar soğuk değil. Ne güzel, değil mi? Bir bahar daha görecek kadar yaşamış olmak… Her şey yapraklanıyor. Vica’nın turpları çok güzel büyüyor. Vico’nun üzerlerine örttüğü naylon işe yaradı, ama esas aşırdığımız toprağın büyük yararı oldu. Vica’nın adı, Vico’yla birlikte yaşadığı için böyle.
Arazi çöplük olarak kullanılıyor. Parçalanmış kamyonlar. Eski kazanlar. Bozuk çamaşır makineleri. Çim biçme makineleri. Artık soğutmayan buzdolapları. Çatlamış küvetler. Ayrıca çalılar, bodur ağaçlar, sülüngözü ve engerek otu gibi dayanıklı bitkiler de var.
Benim dağım, diyorum ben buraya. Otuz yıl önce buradaki eski binayı yıktıklarında, vinç kullanmışlar. Yıkılmamış, devrilmiş. Bu yüzden moloz dağına kolayca tırmanılabiliyor.
Tepeye vardığımda mutlaka havlarım. Sonra diğer sesler berraklaşır: Ardeatina Caddesi’ne doğru bağıran çocuklar, diğer kırlangıçları yaklaşan kargaya karşı uyaran bir kırlangıç, kuzeye yönelmiş bir tren, uzaktan uzağa bir vapur düdüğü, her şeyin ardında da M. 1000’den gelen Uluma.
Her köpek rüyasında orman görür, gerçekten bir ormanda bulunmuş olsun olmasın. Mısırlı köpekler bile orman görür rüyalarında.
Doğduğum sokak bıçkıhane kokardı. On tekerlekli kamyonların üzerinde pırıl pırıl parlayan, kabukları soyulmuş kütükler getirirlerdi bıçkıhaneye.
İlk eğitimimi, mavnalara kum yükledikleri bir nehrin kıyısında aldım. Koskocaman bir nehirdi ve bütün nehirler gibi akan bir kayıtsızlık abidesiydi. Bir gecede üç çocuğu sürükleyip götürdüğünü gördüm.
Ormanda kaygılardan azadeydim. Gittikleri yere kadar izleri takip ederdim. Kilise büyüklüğündeki çamların arasında koşar, gölgelere atlar, soluk soluğa kaldığımda da ormanın, kızların erkek yolu gözlediği kıyısına doğru salınır, otların üzerine uzanırdım.
Güneş battığında orman kapkara olurdu; rengi karardığından değil, gizemle, karanın çağrısıyla dolduğundan. Kara paltoların, kara saçların, varlığını bile bilmediğiniz bir temasın karalığı gibi.
Vica yanımda olmadığı halde sesini duyuyorum ? sık sık başıma geliyor bu.
Kral, kapa çeneni, diye tıslıyor, ağzından çıkanı kulağın duymuyor.
Cinsellikten bahsediyorum.
Sokaklarda tecavüz vardır sadece, o kadar, diyor.
Vica ile Vico’nun yataklarının ayakucunda asılı bir paltoları var. Akşamları ikisinden biri dışarı çıkmak zorunda kalırsa bu paltoyu giyiyor. Vica’ya büyük geliyor. Vico giydiğindeyse, onu öyle bir gizliyor ki palto kendi başına hacet gidermeye gidiyor sanırsınız. Astarı koyun postundan, kirli beyaz, üzerine tuz atılmış kar gibi.
Vico’nun dediğine göre böyle paltolar bir zamanlar İsveç ordusunda kullanılırmış. Hava eksi kırka indiğinde, sıcak tutarmış adamı. Diyor ki, fabrikasına bunları üretmesi teklif edildiği için gayet iyi biliyormuş.
Bilemiyorum. Burada insanlar geçmişten söz ettiklerinde genellikle abartırlar, çünkü bazen abartmak insanların azıcık ısınmasını sağlar.
Moloz dağının üstünden bütün Saint Valéry’yi görebiliyorum. İnsanlar kıyafetlerini nasıl tanırsa öyle tanırım bu mahalleleri. Saint Valéry koyun postundan paltolar gibi yere yayılıyor. Saint Valéry paltosunun içinde yaşıyoruz biz. Kışın donup ölmememizi sağlıyor. Yaz sıcağında soyunup yıkandığımızdaysa gizliyor bizleri.
Vico çifti sağ kolun manşetinde yaşıyor, aşağı yukarı manşet düğmesine denk düşecek yerde de bir mürver ağacı var. Jack yakada oturuyor. Saint Valéry ahalisi içinde zemin tahtası ve düzgün bir lağım sistemi olan tek kişi Jack. Buraya ilk yerleşen kişi oydu; hiçbir zaman da sarhoş olmaz. Jack’in izni olmaksızın kimse yerleşemez buraya, herkesten araziyi kullanma kirası alır. Vica haftada bir iki kez ona yemek pişirir; bizim kiramız da böyle ödenir. Pazarları tanker temizleyen Marcello, her ihtiyacı olduğunda Jack’e dolu bir tüp getirir. Jack’in evinde zemin tahtalarının yanı sıra çubuklardan örülmüş bir dam ile gerçekten kilitlenebilen bir de kapı var. Evini soymak isterseniz en kolayı pencerelerden birini açmak olur; bizimkilerin aksine, onun pencereleri açılabiliyor.
Yoksullar da tıpkı zenginler gibi çalar birbirlerinden. Yalnız onlar genellikle hesaplayıp kitaplamadan yapar bunu, hırsızlıkları planlı değildir. Her gün şanslarının döneceğini hayal eder yoksullar. Bunun gerçekten olacağına inanmazlar ama bir olsa neler yapacaklarını hayal etmekten de geri duramazlar. Ola ki şanslarının değişeceği o anı kaçırmaktan korkarlar. Yerde, bir çift ayakkabının yanına düşmüş bir çakmak görseler, Talih’in hediyesiymiş gibi kaparlar onu. Ve kendi kendilerine, işte şansımın döndüğünün işareti, derler. Gözlerine ilişen bir şeyi kapıverdiklerinde, bunun Hırsızlık olduğu gelmez akıllarına. Şans olduğunu düşünürler. Yo, yoksullar verecekleri zararı önceden planlamaz. Kristal kadehlerindeki içkiyi yudumlayıp Tokyo’da saatin kaç olduğuna bir göz atarken her ayrıntının hesabını çıkarmazlar. Yoksullar son dakikada karar verir.
Çok konuşuyorsun, diye bağırıyor Vica, burada olmadığı halde. Çok konuşuyorsun, Kral, bir şey bildiğin yok!
Yakanın arkasında Anna oturuyor. Betondan kulübe hep oradaydı, belki bir zamanlar içinde bir transformatör vardı. Penceresiz. Anna, Jack’in iznini almadan taşındı oraya. Gece vakti geldi; gün doğduğunda yerleşmişti bile. Jack hesap sormak üzere oraya gitti.
Koduğumun suratını çek burdan, dedi Anna, senin oyununda yokum ben.
Olacaksın, dedi Jack.
İnşaat yapmadım, senin inşaat sahanda değilim, dedi Anna.
Sayın bayan, sittirolup gitmek istemiyorsan eğer…
Sayın bayanmış! Gösteririm sana sayın bayanı. Yerden bir bira kutusu alıp Jack’e attı.
Jack devasa omuzlarını oynattı.
On dakikaya kalmaz buradan uçururum seni, dedi, eşyalarını hazırlasan iyi olur.
Elbette, Anna ona ödeme yapmaya başladı. Haftada altı kutu birayla.
Burada, diye bildirdi Jack, pislik yapmak yok. Anladın mı?
Jack dünya ahvalinin daha iyiye gideceğine inanmaz, ama pislik yapmak yok diye de tutturur. Saint Valéry’deki tek kural budur. Jack’in Kanunu. Bu yüzden de saatlerce oturup çiçek kataloglarının sayfalarından ceketler diker kendisine. Bunu anlamak zor belki; bu paltoda nedenini anlamaksızın anlaşılması gereken pek çok şey var.
Paltonun sol kol manşetinde Joachim oturuyor. Mekânı dev bir kamyon muşambasıyla kaplı. Vico olsa beni düzeltip, poliamid o, derdi. Muşambanın altına Joachim kapı ve pencereler yapmış. Saint Valéry’deki en iri adam, sakallı, gövdesi de çok kıllı. Hep radyo dinliyor, pek gururlandığı, ışıklı büyük bir radyosu var, bir de Felaket adlı kedisi. Göğsünde çıplak göğüslü bir kadın dövmesi var, altında kırmızı mavi harflerle EVA yazıyor. Marcello’yla iyi ahbaplar; uzun yaz geceleri birlikte barbut atarlar. Vica’ya bakarsanız Joachim denizciymiş. Vico’ysa, katiyen, diyor, denizciler o kadar iri olmaz. Joachim, erkeklerin genellikle yalnızca kadınlarla sohbet ederken kullandıkları bir ses tonuyla, kedisi Felaket’le konuşup durur.
Geceleri, dedi Joachim bana, geceleri Felaket yanıma yattığında mırıl mırıl oluyor; şu koduğumun sadakatine rağmen sen bile yapmazsın bunu.
Melek paltonun sağ koltukaltında oturuyor. Liberto sayesinde burada. Liberto onun yerine de konuşuyor ve hiç dokunmuyor Melek’e. Yolları bir şekilde kesişmiş olmalı. Adam, babası ve kurtarıcısı olacak kadar yaşlı Melek’ten.
Bir keresinde kadının ona şöyle dediğini duydum: Gel, öl benimle.
Liberto, ancak kısa boylu bir İspanyol’un yapabileceği gibi şöyle bir dikleştirdi vücudunu ve yanıtladı: Bir daha asla bana ya da kendine böyle bir hakarette bulunmayacaksın Melek. Asla.
Liberto’nun sol gözünün üstünde hiç iyileşmeyen bir yara var; bir de yumuşak siyah bıyıkları. Birkaç kez içeri girip çıkmış; burada kitap okuyan tek kişi de o.
Saul İncil okur; Vico ise ömrü boyunca binlerce kitap okumuş, burada artık okumuyor. Okuyabilmek için insanın kendisini sevmesi gerekir, azıcık da olsa. Vico sevmiyor.
Sol cepte Danny yaşıyor. Mekânı hurdası çıkmış bir konteyner; hava dondurucu olduğunda konteyneri bir mangalla ısıtıyor. Elleri hep sıcaktır, çehresi de bir tazınınki gibi sivri. Burnuyla ağzı defalarca darbe yemiş, oysa yaşı olsa olsa yirmi.
Güne başlayabilmek için Danny’nin kahkaha duymaya ihtiyacı vardır, tıpkı başkalarının bir bardak kahveyle tereyağlı ekmeğe ihtiyacı oluşu gibi.
Bazı kızlar çiçek gibidir, diye espri yapar, kabak çiçeği gibi açılırlar!
Buradaki herkes, tüpün üstünde kullanılabilecek bir ekmek kızartacağı ayarlamıştır kendisine. Vico bizimkini araba radyosundan yaptı. Marcello habire araziden geçen kablolardan elektrik çalacağını söyler ama henüz beceremedi. Ekmek kızartacağı olmayan tek kişi Danny. Onun yerine şakaları kullanıyor.
Bu yıl bitmeden, diyor, kendime âşık edecek bir American Express hatunu bulacağım. Teyzen olacak yaşta mı? diye soruyor Joachim. Hayır, benim yaşımda. O zaman çenesinde kıllar olan bir cüce, diye ısrar ediyor Joachim. Çok güzel, diyor Danny, vizon kadar güzel, her sabah Bella Venezia’da kahvaltı edeceğiz. Yatakta etsenize, diyor genelde pek az konuşan Corina. Olmaz, diyor Danny, kız bütün gece düzüşüp sabah erkenden kalkmayı seviyor. Bella Venezia’ya gidiyoruz, o da kakaolu sütünü içiyor.
Sol omzun oradaki baraka, şimdi yokolup gitmiş olan Luc tarafından yapılmıştı.
Ben korkunun olmadığı yerlere kaçarım, demiştim Luc’a bir gün.
Her yerde vardır korku, demişti.
Benim gittiğim yerlerde yok.
Hayatın olduğu yerde korku da vardır, diye tekrarlamıştı.
Gittiğim yerlerde ölüm var, hayat kavgası var, saklanma, kaçma var, açlık var ama korku yok, dedim ona.
O halde bir köpeğin kaçmasına sebep olan ne?
Yaşama arzusu.
Hiç titreyen bir köpek görmedin mi?
Köpek ne yapacağını bilemediği zaman titrer.
Bizler gibi!
Hayır, siz ne yapacağınızı bildiğiniz zaman da, bilmediğiniz zamanki kadar titrersiniz.
Çek git başımdan, köpek.
Bir şey demedim. Sadece baktım ona. Ne bokluk, Kral, dedi. Seni bana verdiler, biliyor musun neden, söylemiyorlar ama gene kalkışmayayım diye verdiler seni bana.
Burnunu gözlerimin arasına dayayıp sürttü.
Luc’un ağzı biraz yana kaçık. Söylediği her şey, ağzını olması gerektiği yere kaydırmak için bir çaba sanki. Konuştuğunda dili ağzının kenarına dayanıyor. Bazen soldan, bazen sağdan, ağzını yerine yerleştirmek için gösterdiği bu çaba, ne söylediğinden daha çok önem taşıyor.
İyiliğimi istediklerini zannediyorlar, ama şunun içinde neler olup bittiğini bilemezler değil mi, dedi. Kafasını hafifçe benimkine vurdu.
Son kalkıştığında, sol bileğini kırmıştı. Şimdi bandajlı ve hâlâ acıyor bileği.
İnsanlığa en uzak olduğum yan, acıya sahip çıkışım. Başkalarının acısını kastediyorum. Mesela Luc’un elinin acısını. Acı çeken insanı sahipleniyorum ve biri yaklaşırsa hırlıyorum. Annemden öğrenmiştim bunu, artık benden de güçlü.
Luc, diyorum ona, gel gidip yiyecek bir şeyler bulalım.
Sen ve ben, bu gece et yiyeceğiz! diye yanıtlıyor. Sana dediğimi yap.
Quirina bölgesine doğru şehir merkezine yola çıkıyoruz. Özenle bir kasap seçiyoruz. Tek bir adamın işlettiği küçük bir dükkân. İçeri girmeden önce Luc paltosunu pelerin gibi omzuna alıyor, kollarını geçirmeden. Ben dışarda kalıyorum.
Luc içeri girip kasaba, birkaç gün yetecek kadar ossobucco yapmak için dana incik var mı, diye soruyor. İyi beslenmem lazım, diyor sargılı kolunu gösterip.
Kaza mı geçirdiniz? diye soruyor kasap.
Hayır, köpek ısırdı.
Kapıyı açıp girmem için parola bu. Giriyorum.
Köpek sizin mi? diye soruyor kasap.
İlk defa görüyorum, diyor Luc, ama yerinizde olsam kovardım, tekin görünmüyor.
Defol! diye bağırıyor kasap.
Bir adım daha ilerliyorum.
Arkada varsa bir kova su atsak mı? diye öneriyor Luc.
Sakın köpeğe yaklaşmayın, diye fısıldıyor kasap ve arkadaki kapıdan çıkıyor.
Hırlıyorum.
Luc, müthiş bir maharetle domuz yağı ve iple sarılmış iki üç kiloluk rostoyu tezgâhın üzerinden sağ eliyle alıp pelerininin altına saklıyor.
Tam o anda çıkıp gidebilir, sıvışabilirdim. Bir şey engel oldu bana; Luc’un görüp kavrayacağı bir mesaj vermek istedim. Bu boka dayanmakla ilgili, gururla ilgili bir mesaj. Bu yüzden başımı dikleştirip dişlerimi göstererek durdum orada.”

Celâl Üster, ?O Artık Bir Köpek?, Radikal Kitap, 30 Mart 2001

“John Berger, gerçekten bir köpeğin gözünden (ya da ağzından) mı anlatıyor öyküsünü, yoksa köpeğe çok benzeyen birinin gözünden (ya da ağzından) mı? Bir söyleşide verdiği yanıtta, bu sorunun ipuçları var: “Belki de bir köpektir; ama köpek ise eğer, o zaman konuşabilen ve çok şey bilen bir köpek. Belki, kendine köpek diyen biridir; çünkü o evsiz barksızlar arasında hemen herkes adını değiştiriyor. Kendilerine yeni kişilikler uydurduklarından değil, artık aynı insanlar olmadıklarından. Bu korkunç sarsıntı ve zorluklar onları değiştirmiş. Onun için, belki de, kendine ya da başkalarına kendisinin artık bir köpek olduğunu anlatan biridir bu…”

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Cehenneme Övgü – Gündüz Vassaf

Gündüz Vassaf'ın, Cehenneme Övgü adlı kitabı içimizde büyütüp yaşattığımız küçük "totaliter dünyalar'ımızı afişe ediyor, daha doğrusu "yüzümüze vuruyor". Totalitarizmin -anne...

Kapat