Leylim Leylim (Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar) – Ahmed Arif

Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar 1954-1957

Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e gönderdiği mektuplardan oluşan bu kitap, edebiyat tarihçilerimize kuşkusuz önemli bilgiler sunmayı vadediyor. Yazıldıkları dönemin entelektüel ve yayın ortamını, Ahmed Arif’in sürgün günlerini, yaşadığı siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve en çok da aşkını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

“Sabah gözlerimi sana açarım.

Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum.

Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmezki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş… hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini…”
(Tanıtım Bülteninden)

“Seviyorsam, sen olduğun içindir” – Ömer Erdem
(09.10.2013, http://kitap.radikal.com.tr/)
Ahmed Arif, yokluğu, umutsuzluğu varlık ve kavuşma umuduna çevirmeye çalışmıştır.
Dilimizin en sarsıcı kelimelerindendir sen. Bir kere dile geldi mi sesin şiddetine göre her şeyi derleyip toparlar, duyguları içine alır, dilediğini uzağa fırlatır fakat en çok da “ben”deki bütün gücü üstüne çekip yüklenir sonra da iki varlığın tek toplamı olur. Hele şiirde, en çok da orada yüklüdür sen. Çağrışımların, anıların, iştiyakların, beklentilerin, içlenişlerin özüdür. “Benim yönümdense –kaç defa söyliycem bunu ben- SENden gayrı tüm erdem ve nimetlerin gözümde bir çöp kadar bile değerli olamayışıdır. Her neysem, şair, usta, mahpus, sürgün, acemi, yiğit ya da korkak, SENinle değerlendirebilirim. SEVİYORSAM, sen olduğun içindir. UTANIYORSAM, senden utanabilirim ancak. YİĞİTSEM, seninle yiğit olunur elbet. Korkuyorsam, sensizliğin korkusudur bu….” Dikkatli okurun, iki ayrı öznenin sende bir tür çift özneyi yüklenmiş tek özneye dönüşmesi gözünden kaçmayacaktır bu cümlelerde. Sen, ünlemin ötesinde ünlemenin saf diline bürünecektir.

Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e 1954-59 yılları arasında yazdığı mektupların ana ateşleyeni tutkudur fakat salt tutku bu mektupları tek başına okumayı kolaylaştırabilir mi? İlginç olan, Arif’in kendisine bir “sen” yontması, ona inanması, ona bağlanması ve ona teslim olmasıdır. Sen, her bakımdan yeterince irdelenmemiş bir konudur bizde. Sen, sen ile sensizlik arasında bir varlık ve yokluk sarkıtı gibi belli belirsiz damlamaktadır dibine. Sen’in varlığa düşen gölgesi ne kadar yakıcıysa sensizliğe düşen ateşi de o denli yıkıcıdır. Ahmed Arif, sensizliği, yokluğu, uzaklığı, umutsuzluğu bir tür varlık ve kavuşma umuduna çevirmeye çalışmıştır. Kitaptaki mektuplar ile şairin şiirleri arasında yapılacak paralel ve çapraz okumalar, yarattığı sen fenomeninin ondaki cevher etkisini açığa çıkarabilir. Sonuçta bir sen şiiridir onunki. Seni anlatabilmek seni, der hep. Sen sökülüp alındığında, bu şiir sanki özünü de yitirir.

Mektuplar, çıplak, saf, yalın ve çelişik içerikleriyle dilin de kaynağı sayılırlar. Ki Ahmed Arif, abartısız, burada kullandığı dille, Türkçenin özel nesir yazarları arasında sayılmalıdır artık. İşte tam da burada, dönüp dolaşıp yüzümüze yalımını savuran çarpıcı bir gerçeklikle karşılaşırız, yeniden. Cumhuriyet, kendi gerçek şiirini ite kaka, öteleye saklaya, çöğürden çitler kurmanın peşine düşmüştür ya! İşte o çit, Ahmed Arif vesilesiyle bir kere daha yıkılır. Kürt Ahmed Arif, Türkçenin en içli ve güzel şairlerinden birisi olmakla kalmaz, Kürt Ahmed Arif, Türkçe nasıl duyulur, mektuba ve yazıya nasıl ateşler içinde aşkla dökülür onu da miras bırakır, ibretle, herkese. Bu, Alevi ve Kürt Cemal Süreya’nın ironik kaderiyle paydaş bir durumdur.

Hesapsız, yapayalnız, çaresiz
Sen, bu bağlamda tarihseldir ve sadece Leyla Erbil değildir. Hiç de olmamıştır aslında. Bakmayın şairin “Ya sen olmasaydın! Büsbütün iğrenç bulacaktım evreni” demesine. Üstelik “kurban olur, çoban dururum dillerine senin” diye her bir gerekçeyi çıkarabileceği en üst ifade düzeyine taşımasına da aldanmayın. Leylâ Erbil’in el yazısını yorumlarken; ‘senin el yazın! Kalender, sade ve aceleci el yazın.’ İfadelerinde saklıdır asıl şair. Sen’in içrek ikliminde, sade, alabildiğine hesapsız, yapayalnız, çaresiz, kalender ve aceleci kişiliğini dışa vurur kendisinin, şairin, Ahmed Arif’in. Son yüzyılın gerçek şairleri de böyledirler, kalender, sade ve aceleci. Bu çizginin izdüşümü tarihsel bağlamda yeterince ayrıştırılmamıştır, mesele budur.

Ahmed Arif her zaman Leylâ Erbil’e nazaran daha çok okunan ve bilinen bir isim oldu. Her ikisinin de kendi evrenlerindeki özgünlükleri başka bir yana, bu mektuplar edebiyat içi psikoloji okumaları açısından da ilginç veriler taşıyor. Bir yanda, “kayb, berbat ve sessizim…Sessiz ve dolu: Allahtan ki sen varsın.” “Leylam, Merhametsiz Ömrüm” diyen şairin bıktırırcasına yakarışı diğer yanda ise sessizliğin som heykeli. Ses ile sessizliğin parlayan hançeri. Kabzası hep sen…

Leylâ, Zalım Leylâ! – Sennur Sezer
(22.09.2013,http://kitap.radikal.com.tr/)
Ne zaman mektuplardan söz edilse, bir koruluk hatırlıyorum. Ağaçların gölgesindeki banklardan birinde bir kadın oturuyor. Yanında bir tahta kutu, elinde bir mektup, dalıp gitmiş. Almanya’da sık görülen bir öykü. Savaştan dönmemiş bir nişanlı. Mektupların kutusu bombalanan evinden kurtarabildiği tek eşyasıymış.

Mektuplar hep bir tanık olarak yaşarlar. Özellikle şairlerin mektupları onların şiirlerinin de şifre anahtarıdır. İki şairin, iki yazarın mektuplaşmasıysa iki ayrı dünyayı aydınlatır. Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e yazdığı mektuplar, Leylim Leylim adıyla yayımlandı. Bu mektupların yayımlanması edebiyat tarihimiz bakımından çok önemli bir olay. Hem Ahmed Arif’in hem de Leylâ Erbil’in sanatına ilişkin ipuçlarını taşıyor bu mektuplar. Ayrıca dönemin İstanbul ve Ankara sanat çevresini ve dedikoduları da aktarıyor:

“(…) Dedikodu yapmış olmayayım ya, muhterem arkadaşların seni kocandan boşadılar, ne boşaması hattâ bir yabancıya metres edip terki diyar da ettirdiler! Ne desem boş, o herifleri gene de hoş tutar, evinde konuk eder, ağırlarsın. Hikâyeni istediğim zat da yekten senin homoseksüel olduğunu anlatmaya kalktı. Tersledim.

“Tanır mısınız?” diye sorunca “Yooo, en yakınlarından öyle duyuyorum” dedi. En yakınların, güzelim!
Kim bilecek, benden daha yakının olamayacağını? (…)( 21 Mart 1959)”
Ahmed Arif’in mektupları 1954–1959 arasında yazılmış. Bir de 1977 tarihinde yazılmış son mektup var.
Yayımlanan ilk mektup, “Bismil, 5 Mayıs 1954” notunu taşıyor. Bu mektubunda Ahmed Arif:

“Leylâ, Zalım Leylâ!
Bu, benimki dördüncü. Oysaki senden bir tek mektup aldım. O belâlı ve korkunç ilk mektubun, yani 4-1, ben mağlubum…” dediğine göre bu mektuptan öncesi de var. Demek ki Leylâ Erbil’in arşivinde bulunamamış.
Ahmed Arif’in mektupları, yazmayı seven bir şairin/yazarın yazma sarhoşluğunu taşıyor. Sevda coşkusunu da . Kimi zaman “Leylim Leylim” diye başlıyor, kimi zaman “Can” diye. Ama bu sevdayı kavgasının yanına koymuş şairin, sevdadan yandığı satırlarında görülse de, sevdiğine saygı göstermeyi bırakmıyor (Özellikle Leylâ Erbil evlendikten sonra yazdıklarında):

“(…)Benim her şiirimde varsın ve olacaksın. Ama dünyanın en dehşet şiiri bile “sen” olamaz. Bunu yaşamak gerek. En asıl gerçek bu işte.
Hasretle canım. Öperim. Seni hasret ile öperim. Yiğit kızım benim. Mert ve kahraman kardeşim. Hasret ile.”

Yayımlanacak ortak şiir kitabı
Ahmed Arif mektuplarında Leylâ’nın az yazmasından yakınıyor. Yalnız mektuplar için değil, Leylâ’nın yazmadığı şiirler içindir de bu yakınması. Birlikte bir kitap çıkartma tasarıları var. Ahmed Arif’e göre bu kitabın adı “Suskun” olacaktır.

“(…)Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikûlade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getirtirim. Sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş… Hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini…

Leylâcığım, kitap işine gelince ben hâlâ seninle birlik çıkmak umudundayım. Sensiz adım bile atmak istemez canım. Bana kızma –ve anla lütfen.”

Leylâ Erbil’in edebiyata lise yıllarında bir taşra dergisinde yayımladığı şiirlerle girdiğini biliyoruz. Yayımlanan ilk öyküsü 1956 yılında Seçilmiş Hikâyeler’de yayımlanmış: “Uğraşsız.”

Leylâ Erbil o sıra Ankara’da yaşıyor. Bu öyküyü başka dergiler (Dost, Yeni Ufuklar, Dönem, Yelken, Yeditepe, Papirüs vb) ve biçim arayışlarıyla, ele aldığı tiplerle Türk edebiyatını allak bullak edecek öyküler izleyecektir. Ama Ahmed Arif, Leylâ’yı dergiler, editörler vb konusunda uyarıyor. Özellikle kadın yazar olmanın ülkemizde nasıl ucuz karalamalara, kolay övünmelere yol açtığı örnekleriyle.

“(…)Örneğin oturup bir bardak şarabını içsen, ikinci gün ötede beride “metresim” diye caka satar. Neyse bunlar özel haller. Sana akıl verecek durumum yok.”

Leylâ Erbil’in edebiyata şiirle başladığı nasıl gölgede kalmış bir olaysa Ahmed Arif’in de düz yazı çalışmalarını pek bilmiyoruz. Kendi de önemsemediği için toplamamış olmalı. Yazdığı bir romanı da beğenmediği için yırtıp attığını da anlatıyor Leylâ Erbil’e. Daha ciddi bir çalışmaysa geçinmek için arada gölge yazarlık yapması.

23 Nisan 1955 (Diyarbakır) tarihli mektubunda şöyle bir değiniyor:

“(…)Sanatçı yazarlara, konu ve materyal gönderiyorum. İlhan Tarus’a “Kımıl” adlı bir böcek hakkında bir roman yahut senaryo olabilecek çapta bir taslak gönderdim. Telgrafla “Fevkalâde! Acele mahallî bilgiler ve teferruat gönder” diyor. Bugünler bununla uğraşıyorum. Benim yayın imkânım pek kıt olduğu için, böylecene geçinmeğe gayret ediyorum. Hem sanata hizmet hem de üç beş kuruş sebeplenmek gibi bir zorunluğu geçiştirmeğe çalışıyorum, senin anlıycan!”

Leylâ Erbil’in işlediği cinayet
Leylâ Erbil ile Evrensel gazetesinin ilk yılında bir söyleşi yapmıştım. Yazıya başlık yaptığım cümlesi ezberimde: “Edebiyata bir cinayetle girdim.” Bu cümle onun gençlik yıllarında üstüne atılı bir karalamanın açıklaması. Leylâ Erbil Sait Faik’i tanıdığında onun siroz olduğunu bilmiyormuş. Sait Faik de söylememiş zaten. Sait Faik öldükten sonra, onun içmesine yol açarak ya da içmesini engellemeyerek ölümüne yol açmakla suçlayan bir yazı yazılmış. (Öldüğünde de bir blokta bu olayın abartılmışı yazıldı.) Leylâ, bu suçlamadan hep tedirgin olmuştur. Ahmed Arif’e de bu yazıdan söz etmiş olmalı ki, Bismil’den 22 Mayıs 1954’de yazdığı “Leylâm, Merhametsiz Ömrüm” diye başlayan mektubunu Sait Faik’e ayırmış:

“Cânım, ben Said’i senden çok önce tanıdım… Şâirsin, dehâ gizleyen bir şâir. Korkunç üzüntülere kapılman, bundandır. Ben Said’i sevdim… Sanırım, Sait de arkadaş ve artist olarak yalnız beni sevebildi. Bu, onun sözüdür. (…) Bu işte, yani ölümünde, senin hiçbir –ama hiçbir– günahın, kusurun ve hatân yok. Onu, cemiyetimizin rezil ve taşlaşmış kayıtsızlığı, sağırlığı, korkaklığı, berbat şarapları, her biri korkunç birer zehir olan Şark yemekleri öldürdü. Türkiye’de vasati yaş 28’dir. Düşün o 50 yıl yaşadı. Yine de iyi.” Ahmed Arif’in Sait Faik’le dostluğu konusu üstünde durulup araştırılacak bir konu: “Son günlerde onu ayakta tutan bendim. Övünme şeklinde anlaşılır diye sana daha önce söylemedim. Benim sert ve fırtınalı hayatım gençliğimin pervâsız tahammülü, inanır mısın ona umut ve şevk veriyordu. O ki müthiş hasis ve egoistti. Ama bana “Dülger Balığım, aslanım, canavar olmadım değil mi?” dediği zaman bonkör, insan ve babaydı.”

Ahmed Arif’in kimi şiirlerinin ilk biçimlerini, bu şiirleri açıklayışını, Leylâ Erbil’in Mektup Aşkları’nda, Eski Sevgili’de, Kalan’da (ve daha birçok öyküsünde) yer alan kimi kahramanlarına bu mektuplarda da rastlayacak, onları tanıyacaksınız. Kurgular da yapabileceksiniz.

Ama Ahmed Arif’in kendisi ve Leylâ için altını çizdiği yazma prensibini hep hatırlayacaksınız:
“Kimselere bir şey demek için değil, kendi susuzluğumuz, yangınlığımız için yazıyoruz. İkimiz de öyle. S..tir et. Kime ne be!”

“Hayır, benim tarafımda aşk yoktu, yalnızca dostluk vardı”
Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e gönderdiği mektuplardan oluşan Leylim Leylim, edebiyat tarihçilerinize önemli bilgiler sunduğu kadar her iki yazarı sevenler için de mutlu edecek bir kitap.

Kitabın yayımlanma fikri, Leyla Erbil’in romanı Kalan’a son şeklini verirken oluşmuş. Leyla Erbil, Ruken Kızıler’e Ahmed Arif’le uzun yıllar mektuplaştıklarını söyler. Bu mektuplar Erbil’in çalışma masasının alt rafındadır. Yıllardır üstelik:
“Pembe karton bir dosyanın içinde, çoğu zarflarıyla korunmuş mektuplar… Kâğıtlar çoktan sararmış, kat izleri derinleşmiş de olsa hâlâ rahatça okunabiliyorlardı. Ahmed Arif boşluk bırakmaksızın kullanmıştı sayfaları. Çoğunda derkenarlarla kalan yerleri de doldurmuştu. Erbil ailesi bu mektupların gönderildiği diyarın koşullarını bilerek, saygıyla, vefayla muhafaza etmişti onları.”

Kızıler’in ısrarına rağmen Erbil bu mektupların yayımlanmasını istemez. “Ben öldükten sonra…” düşüncesi hâkimdir Leyla Erbil’de.

“Ahmed Arif’in ailesini incitmekten ya da ‘Leylâ Erbil, bu büyük şairin aşkıyla gündeme gelmek istiyor’ dedikodularından çekindiğini de söylemişti. Evet, körkütük âşık bir Ahmed Arif yazmıştı bu mektupları, aşkına karşılık bulma umuduyla ya da hayata tutunabilme güdüsüyle…”

Leylâ Erbil bu mektuplaşmalarda dostluk sınırını çizmiş ve bu sınırı gün geçtikçe derinleştirmiş. Ahmed Arif’in de bu konumu kabullendiği mektuplardan anlaşılıyor zaten.

Sonrasında Ahmed Arif’in oğlu Filinta Önal ile Leylâ Erbil buluşturulur.
Filinta’ya mektuplardan söz edilir. Filinta, “Siz ve babam edebiyatımızın en değerli şahsiyetlerindensiniz, elbette ki bu mektuplar yayımlanmalı” deyince, Erbil’in Ahmed Arif’e yazdığı mektuplar sorulur. Filinta arşivlerinde bu mektuplara rastlamadığını söyler.

Sonra Leylâ Erbil Tuhaf Bir Erkek’in bitimine yakın “Ahmed’in mektuplarını yayımlamak istiyorum artık” der. Yazık ki kitabı göremeden ölür.

Sonrasını Ruken Kızıler şöyle anlatıyor kitapta: “Leylâ Hanım bu mektupları neden yayımlamak istedi? Onun amacını duraksamadan yazabilirim: Gerçeğe bağlılık. Aynı zamanda yalnızca halkına inanmış, bunun için büyük bedeller ödemiş ve değeri yeterince bilinmemiş bu büyük şairin unutulmaması için bir çabaydı bu mektuplar. Tek bir şiir kitabıyla yalnızca edebiyat tarihine değil, siyasi tarihimize de mal olmuş Ahmed Arif’in, aydın olarak yaşadığı acılar onu çok etkilemişti. Süren davaları, hakkında verilen sürgün kararı, öte yanda büyüyüp serpilen şiirleri. Ahmed Arif’in yaşamından önemli bir kesit sunuyordu bu mektuplar ve yayımlanmalıydı. Elbette ki bu amacını gölgeleyecek dedikodulardan çekiniyordu Leylâ Hanım, ama vazgeçmedi.

Leylâ Hanım’ın yazdığı mektuplara ne oldu? Bu aşk kendi karşılığını yaratabilmiş miydi? Leylâ Hanım bu soruyu yanıtlamıştı: “Hayır, benim tarafımda aşk yoktu, yalnızca dostluk vardı”. Özellikle 1955 yılından sonra yazılan mektuplardan da anlaşılıyor ki Ahmed Arif bu büyük aşkta yalnız kalmıştı.

Kitabın Künyesi
Leylim Leylim
(Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar)
Ahmed Arif
İş Bankası Kültür Yayınları / Türk Edebiyatı
İstanbul, Eylül 2013
240 s.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Arşivler