Martin Heidegger düşününde varlık ve zaman – Tüm varoluş olanaklarının ufuk çizgisi ve son sınırı olarak zaman kavramı, Mert Sarı

Bu ve izleyen bir kaç yazımızda düşün yapıtları üzerindeki ateşli tartışmaları bir türlü dinmek bilmeyen Martin Heidegger’i (1889?1976) ele alacağız. Martin Heidegger; Hegel, Marks, Nietzsche, Freud Frankfurt Okulu üyeleri ile birlikte en çok tartışılan yüksek kişiliklerden bir tanesidir. Böylesine ince kıvrımlarla bezenmiş bir düşün yapısını bir kaç yazının sınırları içerisinde tüketmeye kalkışmak bizi kaçınılmaz olarak bir vulgarizasyona (basitleştirme) zorunlu kılacak. Neylersiniz ki çağımız tümden bir vulgarizasyon ve banalite (bayağılaştırma) çağı. İlkin Heidegger’in başyapıtı sayabileceğimiz ve 1927 ‘de felsefe ve görüngübilim yıllıkları içersinde yayınlanan “varlık ve zaman” yapıtına değineceğim. Kanımca Heidegger, insanın, evren, toplum, hayat karşısındaki konumunu en anlamlı biçimde ortaya koymuş çözümlemiş bir düşünürdür. Türkçe bir sözcük olan yaşam sözcüğü yerine Arapça kökenli bir sözcük olan hayat sözcüğünü bilinçle seçmiş bulunmaktayım. Yaşam sözcüğü organizmanın canlılık yetisini dile getirirken hayat sözcüğü buna ek olarak onun varoluş bilincini anlatır. Ruhbilim, toplumbilim, insanbilim (antropoloji) de insanı betimleyen disiplinlerdir. Ancak hiçbiri onun evren, toplum, hayat karşısındaki bütünsel konumlanışını açıklayamaz. İlkin insan bir Dasein’dır, bir “orada” varlıktır. Da sözcüğü Alman dilinde orada anlamına gelen bir gösterme zamiridir. Sein sözcüğü de aynı dilde varlık demektir. İnsan varlığı bir “orada” varlıktır.

Her nerede ise oraya atılmış, fırlatılmış, bırakılmış bir varlıktır. Hiçbir insan sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel statüsünü, bedence olanaklarını, zekâsı vb. gibi varoluşsal belirlenimlerini önceden seçemez, bunları belirleyemez. O kendisini, içinde bulunduğu haliyle “oraya” atılmış olarak bulur. Fırlatılmışlık, atılmışlık kavramları insanın varoluşsal belirlenimlerinin tümüyle rastlantısal oluşunu anlatır. Bizi önceden bir taslağa göre biçimlendiren tanrı gibi, yazgı gibi aşkın bir makam bulunmadığına göre varoluşsal belirlenimlerimiz tümüyle rastlantısal, olasılıksaldır. Öyle değil de böyle oluşumuz rastlantıyla açıklanabilir, daha doğru bir değişle olgusallık ve olasılıkla açıklanabilir. Bu temel önermesinden Heiddeger’in maddeci ve tanrı tanımaz (ateist) bir düşünür olduğunu anlıyoruz. Sığınabileceği ve destek görebileceği bir aşkın varlığı bulunmayan insan varlığı evren içersinde yalnızlık ve yitmişlik içindedir. Bunun içindir ki insanın başat duygu tonları tasa ve iç sıkıntısıdır. İnsan, yaşamının yazgısıyla başbaşa bırakılmıştır, kendi haline bırakılmıştır, terk edilmiştir. Bu kendi haline bırakılmışlık bizi varoluş sorumluluğumuzu kendi üzerimize, kendi ellerimize almayı yükümler.

Bu katı gerçekliğin ayrımına varmak insanın içinde yakıcı bir boğuntu duygusunu kımıldatır. Varoluş sorumluluğunun olağanca ağırlığı ve dehşeti insanın omuzlarına çöker, dizlerinin bağını çözer. İnsan varlığının temel bir takım belirlenimleri vardır; bunların başta gelenleri dünyada olmak, dünyaya fırlatılmış olmak, başka insanlarla birlikte olmak, her zaman üç boyutlu bir zamanın akışı içinde bulunmak, bir ölüm için yaşam ya da ölüme doğru yaşam içinde bulunmak. Heidegger’in deyişiyle, yaşam ölüme giden dolambaçlı bir yoldur. Ölüm bizim dışımızda uzakta bir yerde de değildir. Aslında biz doğum edimiyle dünyaya gelmekle onu üzerimize almış bulunuruz. Bizim dışımızda değil bizim içimizdedir, bizi içimizden hiçliğe doğru kemirir. Bu acı gerçekliğe katlanamayan insanoğlu kafasını kuma gömer, yalancı avuntular arar ve böylece varoluş bilincini bulandırır. Bin bir türlü kendinden geçme ve kendini kaybetme yordamıyla sahici bir varoluş kavrayışını bilincinden kovar. Ama ne yaparsa yapsın hızla üzerine gelen ölümün tüm varlığını dümdüz edeceği ve hiçleyeceği düşüncesini bütünüyle bastıramaz. Yine de için için bilir ki insan evladı ölüme yazgılı bir varlıktır. İnsan ölümden korktukça gündelik “meşgalelere” kaçar, gündelik bilinç içerisinde yiter gider. Daha kaba-saba olanlarımız mal-mülk istifleyerek, birazcık yontulmuş olanlarımız ise edebiyat ve felsefe yazarak ve bir ezgi besteleyerek avuntu, reha bulmaya çalışırız.

Maddesel çıkarlar dünyasının gündelik bilinci içersinde kendini kaybetmiş insana Heidegger “das man” der. Gerçekte Alman dilinde “Das Mann” sözcüğü erkek, kişi anlamları karşılığı kullanılmakta. Doğru yazımıyla “Das Mann” sözcüğü büyük M ile ve iki n ile yazılmak zorunda. Heidegger’in özgül kullanımında ise “man” sözcüğü küçük m ile ve tek n ile yazılmakta. Bu kıvrak buluşundan onun yığın insanını ironize ettiğini, alaysadığını gözlemlemekteyiz. Heidegger’e göre günübirlik yaşama gömülmüş sıradan insan güdük, “tatsız-tuzsuz” bir insandır. Bu insanın başlıca yetersizliği inotantik oluşu yani otantik, (sahici) olamayışıdır. Günübirlik bilinç içersinde herkes herkes gibidir de bir türlü kendisi gibi olamaz. Gündelik bilinç çıkarların, araçsal değerlerin dünyasıdır. Yukarıdaki örnekte de gözlemlediğimiz gibi Heidgger başına buyruk bir dil kullanmakta, sözcüklere kendine özgü bağlamsal anlamlar vermekte.

Hayatının belirli bir anında insanda açık, belgin bir varoluş bilinci uyanabilir. Kişioğlu yaşamının, ölümün herşeyi hiçleyecek tırpanına hızla aktığını görür. Bu farkındalık böğründe kesici bir iç daralmasını kamaştırır. Varoluş sorumluluğunu kendisinden başka hiç kimsenin kendisi adına üstlenemeyiceğini anlar. Varoluş sorumluluğunun ağırlığını yükümlenir, kendini gerçekleştirmek ister, otantik bir yaşamı aramaya düşer koyulur. Bir sonraki yazımda Heidegger de otantik bir yaşamın neleri karşıladığını özetlemeye çalışacağım için bu yazımda bu konu üzerinde durmuyorum. Otantik bir yaşam olanağı belirli bir zaman süresi içerisinde kişinin kendini bir kurmasını, yenilemesini, yeniden üretmesini gereksinir. Çözümlememizin bu noktasında karşınıza her türlü varoluş olanağının ufuk çizgisi ve son sınırı olarak zaman değişkeni çıkar. Her varoluş olanağı zamanla kayıtlı bir olabilirliktir. Tutarlı bir varoluşsal proje, yaşam planı gerçekçi bir zaman kavrayışından kalkılarak geliştirilebilinir. Varoluşsal proje değimini Fransız dilinde yazan varoluşçuların projhe fundemental, yaşam planı kavramını ise Nitzsche’den büyük ölçüde etkilenen ruhbilimci Alfred Adler’den devşirdim. Pek değerli ozanımız Ataol Behramoğlu’nun dizeleri ile söylersek “hayat sunulmuş bir armağandır insana”. Ancak bu armağanı yaşayabilme olanağı bize belirli bir zamanla sınırlı olarak verilmiştir. Ölümün gelişi, hayatı bütünler. Ancak tüm olanak ve olabilirlikleri hiçleyerek yapar bunu. Zaman dikkatle ve çok tutumlu kullanmamız gereken bir varoluş boyutudur.

Franz Kafka’nın ünlü Dava romanın başkişisi Joseph K sürekli yardım aramaktadır. Bir katedralde bir rahip ona şu meseleyi anlatır. Dava konusunun ne olduğunu bilmeyen taşralı bir adam, kentte bir mahkeme de yargılanmaktadır. Mahkemenin kapısının önüne gelen, taşralı adam görevliye içeri girip yargılanmak istediğini söyler. Kapıdaki nöbetçi onu içeri almaz ve daha sırasının gelmediğini söyler. Günler geçer, aylar geçer, adam bir türlü içeri alınmaz. Kapıdaki nöbetçiye neden içeri alınmadığını, her soruşunda sırasının daha gelmediği yanıtıyla karşılaşır. Taşralı adam mahkemeye sızabilmek için nöbetçiye rüşvet önerir. Nöbetçi rüşveti alır ama onu yine de içeriye almaz. Yıllar geçer kapının önünde dolanıp duran taşralı adam yaşlanır. Önündeki kapıdan içeri baktığında, içeride daha zorlu başka kapıların bulunduğunu ayrımsar. İyice yaşlanmış taşralı adam ölmek üzeridir. Gözleri kapanmak üzereyken, mahkeme kapısının önündeki nöbetçi kapıyı kilitler. Taşralı adam nöbetçiye sorar: “Neden bu kapıdan içeriye hiç kimse giremedi?”
Mahkeme nöbetçisinin yanıtı çarpıcıdır: “Çünkü bu kapı sadece senin için belirlenmişti”
O anda yargı konusu da anlaşılır; taşralı adamın suçu sahici anlamda hiçte yaşanmamış bir yaşamı yaşamış olmaktır.

Sevme yetimizi, daha iyi bir insan olma didinmemizi, daha iyi bir dünya özlemimizi, ötelemeden; ertelemeden yaşayabilmek dileğiyle.

Dipnotlar
Dipnot 1 Martin Heidegger Alman uyruklu bir felsefecidir ve özgün yazım dili Almancadır. Burada özellikle temel yapıtı sayabileceğimiz Sein und Zeit (varlık ve zaman) Yapıtından yararlanılmıştır.
Dipnot 2 Martin Heidegger anlatısının toplumcu bir eleştirisini daha sonraki bir yazıma saklıyorum.

Yazan: Mert Sarı
İletişim maili:
merttsari@gmail.com

Martin Heidegger in (1889-1976) Hayatı
Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof. 26 Eylül 1889’da Baden eyaletinde doğdu. Çocukluğundan itibaren dine ve felsefeye eğilimli biri olarak yetişti. Felsefi çalışmalarıyla olduğu kadar, yaşamı ve çeşitli dönemlerde sergilediği politik tutumlarıyla da tartışma konusu oldu. Felsefi yetkinliği ve önemi yadsınamazken politik konumları dolayısıyla sürekli sorunlu bir ilişkinin taşıyıcısı oldu ve bu durum çoğu zaman felsefi çalışmalarının tam olarak değerlendirilmesini gölgeledi.

Freiburg Üniversitesi’nde Katolik ilahiyati ve Hiristiyan felsefesi okudu ve 1914 yılında ilk çalışması ve doktora tezi, “Psikolojide Yargı Kuramı” ile dikkat çekmeye başladı. 1923’te Marburg Üniversitesi’nde profesör oldu. 1927 yılında ” Varlık ve Zaman ” yayımlandı ve yayımlanışından itibaren yalnızca varoluşçu felsefe açısından değil, 20.yüzyıl daki bir bütün felsefe tartışmaları bağlamında bir şekilde etkili oldu. Heidegger burada, bütün bir Batı Felsefesi gelenegini metafizik olmakla eleştirdi, ki sonrasında postmodern felsefe bu argümanı başka düzlemelerde yeniden degerlendirecektir.

1933 yılından itibaren Naziler’in iktidara gelmesiyle birlikte Heidegger Nazilere katıldı. Bu dönemde Freiburg Üniversitesinde rektör oldu. Heidegger’in bu dönem boyunca izlediği politika her zaman tartışma konusu olmuş ve onun calışmalarının değerlendirilmesine gölgeler düşürmüştür. Nazilere katıldığı gerekçesiyle 1945’te üniversiteden uzaklaştırıldı ama sonra 1952’de yeniden üniversiteye dönebildi. Daha sonra yanlış yaptığını söylemesi de üzerine düşen gölgelerin sona ermesini sağlamamıştır, ancak bununla birlikte onun teorik çalışmalarının değeri her zaman kendini buna rağmen korumuş ve felsefe açısından önemli yerini muhafaza etmiştir.

Felsefesi
Heidegger’in felsefi çalışmalarında hocası Edmund Husserl’in ve fenomenoloji felsefesinin etkileri açıkca görülür. Buna bağlı olarak felsefe-dışı sayılan pek çok kavramı felsefeye taşıdı ve varoluşçu felsefecilerde (örneğin Kierkegaard’ın korku, umutsuzluk, kaygı vb. kavramlarla yaptığı gibi) görülen tarzda analizlere yöneldi ve bunları derinleştirdi.Kaygı, sıkıntı, merak, ölüm, korku gibi terimleri felsefe düzlemine taşıdı. Fenomenolojiyi Varlık sorunu bağlamında yeniden yorumladı ve kullandı. Heidegger’in Husserl etkisi ile kendine özgü bir varoluşçu felsefe oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.
Heidegger’ın varoluşçu düşüncesine göre, insan bu dünyaya öylece bırakılmıştır. Bu bırakılmışlık fikri birkaç yönden varoluşçu felsefenin temel argümanlarını sürdürür ve derinleştirir. Varoluşa bırakılmışlığı ile insan kendi varlık’ını oluşturma özgürlüğüne zorunlu olarak bırakılmıştir aslında. Ama başlangıçta, bırakılışın kendisi bir özgürlük yokluğudur -sondaki ölümün kaçınılamazlığı gibi.

İnsan, varoluşun ortasına öylece, orada-bir-varlık-olarak ( Dasein ) atılmıştır. Bu bir tercih ya da seçimin sonucu değildir. Ve insan, bu bırakılmışlık içinde tercihler ve seçimleriyle kendi yaşamını ileriye dogru kurar. Burada zorunlu bir özgürlük deneyimi sözkonusudur. İnsan kendi varlığını gerçekleştirmek üzere sürekli seçimler ve tercihler yapmak durumundadır, yani özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır. Ölüme kadar. Heidegger’in felsefesinde ölüm fikri, bu bakımdan önemli bir yer tutar. İnsan, bırakılmışlığında ölüme yazgılıdır ve varoluşunu buna göre gerçekleştirmelidir.
Heidegger ayrıca, genel anlamda söylenecek olursa, teknik’in gelişimiyle birlikte şekillenen dünyanın eleştirisini yapmaya yönelmiştir ve modern dünyada buna karşı düsüncenin görevlerini belirlemeye calışmıştır. ” Varlık sorusu “, onun tüm felsefi çalışmalarinin özü ve özetidir. Bu çalışma varlık’ın unutulmusluğuna yapılan bir itirazla başlar ve devam eder. Kant, Hegel ve Husserl’den etkilendiğini belirtmenin yanı sıra, Nietzsche ile girdiği eleştirel ilişkinin de belirtilmesi gerekir. Heidegger, yapısalcılığa benzer ama başka bağlamlarda Dil konusunu felsefeye temel bir kategori olarak sokmuştur. Onun bütün felsefi kategorileri dil dolayımıyla işlerlik kazanır.

“Dil Varlık’ın evidir”, der Heidegger.

Sartre ve Camus başta olmak üzere varoluşçu felsefeciler ve ayrıca yapısalcılık ve varlık felsefesi gibi diğer felsefe akımları da çalışmalarında onunla açık ya da örtük diyalog halinde olmuşlardır. Daha sonra çalışmaları, özellikle dil dolayımlı analizleri ve felsefenin metafizik olarak eleştirisi mantığı, postmodern felsefenin gelişiminde önemli köşe taşları olacaktır.

Türkçede olan kitapları
1. Zaman ve Varlık Üzerine, M.Heidegger, A Yayınları.
2. Nedir Bu Felsefe?, M.Heidegger, Sosyal Yayınları.
3. Hümanizmin Özü, M.Heidegger, İz Yayınları.
4. Metafizik Nedir?, M.heidegger, Kaknüs Yayınları
5. Tekniğe İlişkin Soruşturma, M.Heidegger, Paradigma Yayınları
6. Bilim Üzerine Iki Ders, M.Heidegger, Paradigma Yayınları
7. Zaman Kavramı, Der Begriff der Zeit, M. Heidegger, (Çev.,S.Babür), İmge Kitabevi Yayınları.

Kaynaklar
1. Martin Heidegger, Anılar ve Günlükler, Frederic De Towarnicki, YKY.
2. Heidegger Bir Filozof Bir Alman, Paul Hünnerfeld, Inkılap Kitapevi.
3. Heidegger ve Naziler, Jeff Collins, Everest Yayınları.
4. Felsefe Sözlüğü, Serkan Uzun / Ü.Hüsrev Yolsal, Bilim ve Sanat Kitapları.

3 Responses to Martin Heidegger düşününde varlık ve zaman – Tüm varoluş olanaklarının ufuk çizgisi ve son sınırı olarak zaman kavramı, Mert Sarı

  1. Selma diyor ki:

    Emeğindan dolayı çok teşekkürler Mert Sarı.Sadece küçük bir not düşmek isterim.2.Dünya Savaşı’nın lanetine bulaşmış hiç bir ‘felsefeci’nin düşünsel zeminini samimi bulmuyorum.Beuys’ta benim için böyledir.Şöyle denilebilir;askere gitmek zorunluydu,halk baskı altındaydı v.b Biliyoruz ki bu baskılara teslim olmamayı ve karşı koymayı ‘seçen’ bir çok yürekli insan vardı.Son olarak;
    Ja,stimmt!Heidegger war damals da!;)

  2. Cem diyor ki:

    Selma’nın görüşüne katılıyorum ve bir adım daha ileri gitmek istiyorum.

    Martin Heidegger ve onun kuşağının bazı yazar ve düşünürleri, varoluş kavramının arkasına saklanarak, kendi yaşam yollarını (sonradan) tarihsel bir zorunluluk olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Gayet tabii ki okumamız, en azından bu kuşağın neden böyle düşündüğünü kavramamız gerekir.

  3. ferdi diyor ki:

    heidegger’ in yaşamı üzerine eleştiri yapmaktansa felsefesini kurarken kulandıgı argümanlar üzerinden tartışmak daha faydalı olabilir. her insan şeçimleri ile varolur. heidegger düşünüşünü; bir öncül varlık ve ölüm karşıtlıgı üzerine kurmuştur. ve kutsal olanı mutlak bir reddedişle neticelendirmiştir. oysa bu varlık ve kutsal olanın birini digerine kaşıt olarak yok saymak taraflardan birinin digerine karşi iktidarının yerini onaylar ve dahada pekiştirir. bu biraz iyinin ve kötünün karşıtlıgı gibi ele alınabilir. sonuçta kutsal olan ve varlık birbirini zıtlıklarla birbirini onaylayan bir kısırdöngü içindedir felsefeyi bu zıtlıklarla oluşturulmuş düşünüş ve dil yapılarından özgürleştirmek kullanılan zıtlıkların herikisininde altını oyarak yeni düşünüş yollarına sevk etmek gerekir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>