19.Yüzyılın Kültürel Tablosu

19. YÜZYILIN KÜLTÜREL TABLOSU
19. yüzyıl düşüncesinin niteliği
Batı’da, bir 16. yüzyılın belirgin özelliğinden, bir 18. yüzyılın belirgin özelliğinden -biraz da kolaylıkla- bahsedilebilir. Ama 19. yüzyılın belirgin özelliğinden söz açmak pek öyle kolay olmasa gerek.
Başta, böyle bir “belirgin özelliği” biçimlendiren sosyal ortam, 1800’lerde başkadır, 1900’lerde çok daha başkadır: Yüzyılın başlarında, bilim, sanat ve felsefenin, kısacası kültürün meraklıları, -18. yüzyılda olduğu gibi- bir azınlıktır; ama yüzyılın sonlarında, çerçevesi hayli genişlemiş sosyal tabakalar, kültürel gelişmeler hakkında bir düşünce sahibi olabilmektedir. Onların yardımcıları vardır artık: Basın, halkın anlayabileceği biçimde yazılmış eserler ve konferanslar… Özellikle basın tekniğindeki gelişmeler, gazetelerin fiyatını “tek kuruşa” indirerek, yüzyılın ilk yarısındaki çerçevesi hayli dar okuyucu zümresi yerine, büyük kitlelere hitap etmenin yollarını açmıştır.
Sonra, 19. yüzyılın kültürel yaşamı, önceki herhangi bir çağdan daha karmaşıktır.
Değişik nedenlerden ileri gelmektedir bu:
– Önce, kültürel yaşamın coğrafi sınırları, başka kıtalara doğru genişlemiştir: Bir Amerika, bir Rusya bu kültürel yaşamın içindedir ve önemli katkıları olmaktadır bu yaşama. Bunun gibi Avrupa, Doğu’nun, özellikle eski ve modern Hint’in edebiyat ve felsefesinin farkına varmış ve kapılarını açmıştır ona.
– 18. yüzyıldan beri yapılan yeniliklerin belli başlı kaynağı olan bilim, özellikle jeolojide, biyolojide, fizikte ve organik kimyada yeni fetihler yapmıştır.
– Makineli üretim, toplum yapısını, derinden derine değiştirmiş ve insanlara, doğa karşısındaki güçleri bakımından yeni bir görüş kazandırmıştır.
– Son olarak geleneksel düşünce, siyaset ve ekonomi sistemlerine karşı, gerek felsefe alanında, gerek siyasal alanda köklü bir başkaldırı, o zamana değin dokunulmaz sayılan pek çok inanca ve kuruma karşı saldırılara girişilmesine yol açtı.

Bu başkaldırmanın, biri romantik, öteki akılcı iki farklı biçimi vardır: Romantik başkaldırı, Byron, Schopenhauer ve Nietzsche’den -20. yüzyılda- faşist harekete dek uzanır. Akılcı başkaldırı ise, 18. yüzyıl Fransız filozoflarıyla başlar, -biraz yumuşatılmış olarak- İngiliz felsefesi köktencilerine (radikallerine) geçer, sonra Marx’ta daha köklü bir biçime bürünürken, aynı zamanda bilimsel bir içerik de kazanarak, ilk sosyalist devrimin gerçekleştiği Sovyet Rusya’da somut sonuçlarına ulaşır.

Bilimlerin gelişimi
19. yüzyılda, Batı’da en başta göze çarpan şey, bilimlerin olağanüstü gelişimidir.
Fizik dalında, daha 17. ve 18. yüzyılda başlayan çalışmalar, 19. yüzyılın ilk yarısında yoğunlaşır. Bunda matematik dildeki zenginleşmenin payı kuşkusuz büyüktür. Fizik olaylar, artık temel kanunlara bağlanmıştır: Enerjinin sakinimi ilkesi, ışığın dalga kuramı, elektro-manyetizm kanunları…
18. yüzyılın ikinci yarısında Lavoisier’nin temellerini attığı kimyada, basit elementler birbirinden ayrılmakta ve sınıflandırılmaktadır. Kimyadaki gelişmeler giderek öyle bir boyut kazanacaktır ki, 19. yüzyılın sonlarında kimyacı ile fizikçi, yer yer ortak çalışmaya gideceklerdir. Özellikle “maddenin bünyesi” bahsinde böyle olacaktır: Atomun yapısı, elektronların rolü, radyasyon ve dalgaların yayılışı…
O zamanın tartışmalarının temel konularıdır bunlar.
Fizik ve kimyadaki bu gelişmeler yalnız kuramsal planda kalmaz, çok geçmeden uygulamaya da geçerler. Dinamo, patlamalı motor, elektrik lambaları, yapay boyalar, insanların günlük yaşayışına girmekte ve ona bir renk ve çeşitlilik katmaktadır.
Doğa bilimlerine gelince… 18. yüzyılın ortalarında başlayan araştırma ve sınıflandırmalar, 19. yüzyılda daha büyük bir yoğunluk kazanır. Ve bunlardan dünyanın ve canlıların gelişimi ile ilgili “toplayıcı bir görüşe” varılacaktır artık: Canlılar dünyasının, gözle görülmeyen canlılardan başlayarak, insana dek uzanan -ağır ve sürekli- bir gelişme geçirmiş olduğu düşüncesi, sonuçta Darwin’le kesin bir zafer kazanır.

İngiliz bilgini Charles Darwin (1809-1882), türlerin doğal ayıklama, ortam ve soyaçekimle belirlenerek değişmek yoluyla oluştuklarını ileri sürer. Bu öğreti, türlerin tek tek yaratıldıklarını ve yaratıldıkları günden beri de yaratıldıkları biçimde kaldıklarını ileri süren dinci görüşleri yerle bir eden bir öğretiydi. Bu yüzden, dinciliğin egemen bulunduğu bütün ülkelerde büyük gürültüler kopardı ve Osmanlı İmparatorluğu’nda da yasaklandı.
Marx’ın sosyal bilimlerde yaptığı devrimi, Darwin doğa bilimlerinde yapmıştır.

O zamana değin hayli ampirik kalmış olan tıp, mikroplar dünyasının keşfiyle çok geçmeden gerçekten bir bilim niteliğini alacaktır.
İnsan bilimlerinde de büyük gelişmeler olmaktadır; özellikle tarihte böyledir. “Durağan” bir tarih anlayışı yerine, “dinamik” bir tarih anlayışı geçmektedir. 18. yüzyıldan gelen ve 19. yüzyılın özellikle doğa bilimlerindeki buluşlarla zenginleşen “ilerleme” kavramı tarihin açıklanmasında da kullanılmaktadır. Hegel ve Marx, bu “ilerleme”ye “diyalektik” bir içerik kazandıracaklardır. Filoloji ve arkeolojinin de yardımıyla, tarih bir bilimdir artık. Kendine özgü nesnel inceleme yöntemleri vardır ve bunlara dayanarak, geçmişin olayları sıkı bir eleştiri süzgecinden geçirilmektedir. Ranke’ler, Mommsen’lerle önce Alman üniversitelerinde başlayan bu eleştirici tutum, çok geçmeden Fransız, İngiliz, Belçika ve İtalyan tarih kültürünü de etkileyecektir.
19. yüzyılda, insan bilimlerinde bir başka önemli gelişme, toplumbilimin (sosyoloji) doğuşudur. Toplumbilim, -öğretilerden farklı olarak- sosyal olayları, doğa bilimlerindeki gibi olumlu yöntemlerle ele almak savıyla doğar. Fransa’da Auguste Comte’un yarattığı bu yeni bilim, çok geçmeden -Fransa’da ve Fransa dışında- büyük gelişmeler kaydedecektir.

Felsefî düşünce
19. yüzyılda, Batı’da, bilimlerdeki o olağanüstü gelişme ile ilerleme düşüncesinin gitgide güç kazanması, felsefi düşünceyi de etkilemiştir.
Böyle olması da doğaldı.
18. yüzyılın “filozoflar”ına, onların “mekanik” ve -bazılarında rastlanan- “maddeci” görüşlerine karşı, aynı yüzyılın sonlarında bir tepki başlayacaktır: Almanya’da Kant, metafiziğe dalmadan “manevi değerler”e -kendince- yeniden bir saygınlık kazandırmaya çalışır. Daha sonra Hegel, maddesel dünyadaki diyalektik gelişmelerin, düşüncenin diyalektik gelişmesinin bir yankısı olduğunu söyleyecektir. Ona göre, itici güç “düşünce”dir; diyalektiğe tabi olan da odur.
Madde düşünceyi, düşüncedeki diyalektiği izlemektedir.
Düşünceci felsefenin Hegel’le ulaştığı bu görkemli bireşim, 19. yüzyılın daha ortalarına gelmeden bir büyük tepkiyle karşılaşır: Hegelci sol akım -ki Karl Marx da bu akımın içindedir-, Hegel’in söylediğinin tersine, düşünce dünyasındaki değişmelerin madde dünyasındaki değişmelerin bir yankısı olduğunu ileri sürer. Marx –Engels’le beraber- bu temel ilkeye dayanarak, “diyalektik maddeciliği” kurar. Böylece, düşünceci felsefenin karşısında çağdaş maddeciliği artık Marx’ın bu “diyalektik” yönteme dayanan maddeciliği temsil edecektir. Marx, az sonra -İngiliz iktisatçılarıyla Fransız sosyalistlerinin de katkısına dayanarak- bu diyalektik maddeciliği tarihe ve topluma uygulayarak “tarihsel maddeciliği” kuracaktır. Tarihsel maddeciliğin kurulmasıyla da, Batı’da 19. yüzyılda başlayan burjuvazi ile proletarya sınıfları arasındaki zıtlık, felsefe planındaki bölünmeyi de tamamlar. Artık, “düşünceci” felsefe burjuvazinin, “diyalektik maddecilik” de proletaryanın felsefesi olarak birbiriyle çatışacaktır.
Bu çatışma günümüzde de sürmektedir.
19. yüzyılın ortalarında, felsefi düşünce bakımından, Almanya’da bu gelişmeler olurken, Fransa’da Saint-Simon’un bir çömezi, Auguste Comte “Pozitivizm”i kurmaktadır. Pozitivizme göre, gerçek bilgi “bilimsel bilgi”dir. Bu bilgi ise, denemeyle ve denemeye dayanan usa-vurma ile kazanılır. Denemeye gelmeyen tüm düşünceler ve kavramlar -bu arada metafizik, tanrı, ruh- dayanaksızdır, hayal ürünüdür.
Pozitivizm, görüldüğü gibi, “bilimci”dir. Bu tutumuyla, Fransa’da “laik” hareketin gelişmesinde büyük hizmeti dokunacaktır.
Pozitivizmin İngiltere’deki büyük temsilcisi Herbert Spencer’dir. Fransa’da ise Auguste Comte’u özellikle Taine ve Renan izleyecektir. Fransa’da toplumbilimi -gene Auguste Comte- bu pozitivizmden çıkaracaktır. Ne var ki, toplumbilime Fransa’da gerçek kişiliğini Emile Durkheim kazandırır. Şu var ki, Fransa’da toplumbilim pozitivizm gibi, diyalektik yöntemin katkılarından yoksun bir biçimde gelişecek, -aslına bakılırsa- gelişmeyip çıkmaza saplanacaktır.
“Doğaüstü”nü reddediyordu pozitivizm. 19. yüzyılın sonlarına doğru bir tepkiyle karşılaşır bu görüş: Bu tepkiyi Bergson temsil eder ve aklın her şeyi açıklayamayacağını söyleyerek, gerçeğe varmanın bir başka yolu olarak “sezgi”yi ileri sürer. Ve arkasından din, hatta “mistik” -eski çapında olmasa da- yeniden canlanırlar.
Pozitivizm, “geri kalmış” idi; Bergsonculuk ise açıkça “gericilik”e hizmet eder.
Bu tepkinin felsefede ve edebiyatta hayli izleyicisi olacaktır.
Dikkate değer nokta şudur: 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında, “akla karşı” olan felsefe akımları “burjuva” çevrelerde palazlanmaktadır. 18. yüzyılın sonlarına doğru “akla karşı” bir tutum takınmaktadır. Bunu, burjuvazinin o yıllardan başlayarak karşılaştığı ve çözümünde büyük güçlükler çektiği sosyal sorunlarda aramak doğru olur. Daha açık bir deyişle, kapitalizm emperyalist aşamaya geçerken, burjuvazinin felsefe sorunları karşısındaki tutumu da “akla karşı” -ve yer yer “karanlıkçı” (obskürantist)- olmaktadır.5
İlerde faşizm, bütün o karamsar, bulanık ve kaypak ideolojik malzemesini, işte bu “mezbele”den bulup çıkaracaktır.

Edebiyat ve sanat
Toplum ve düşünce planındaki gelişme ile edebiyat ile sanattaki gelişme arasında da yakın bir paralellik görülüyor:
19. yüzyılın ortalarına değin egemen olan romantizm, doğaya ve duygulara yakınlığı, lirik çıkışlarıyla, bir yerde, 19. yüzyılın ilk yarısındaki o coşkun ve tutkulu araştırıcılığın dile getirilmesidir.
Yüzyılın ortalarından başlayarak “gerçekçilik” (realizm) kendisini gösterecektir. Bilimlerdeki o büyük gelişmelerle gözleri büyüyen “bilimci akım” az sonra, edebiyatta da yankısını bulur: Doğalcılık (natüralizm) böyle doğar. Doğalcılık, edebiyatta ifade aracı olarak başta “roman”ı seçecektir. Müzikte o kadar değil, ama “görsel sanatlar”ı derinden derine etkileyecektir bu akım.
İzlenimcilik (empresyonizm) bu etkilenmeler içinde ilk akla gelen bir sanat akımı.
Son olarak, 19. yüzyılın bitimine doğru gözüken o “spiritualist” değişiklik, edebiyatta çeşitli arayışlara yol açıyor: Fransız sembolizmi, İngiliz prerafaelizmi eşyanın gizemli köşelerine eğilmek savını taşıyan akımlardır. Müziğin folklora ve ulusal kaynaklara yönelmesi de bu döneme rastlar. Bu arada Batı müziğinin temellerinden olan “gam”, yavaş yavaş terk edilmekte ve yeni bir müzik dilinin araştırılması başlamaktadır. Daha 16. yüzyılda kurulmuş olan resmin temel ilkelerinden de dönüş başlamıştır: Ressamın fırçası, artık “perspektifin kanunlarına değil, başta sezgi ve hayale dayanmaktadır.
20. yüzyıl sanatına açılan kapılar hemen hemen belli olmuştur.

DAHA ÇOK BİLGİ
J. D. Bernal, Materyalist Bilimler Tarihi (çev. E. Marlalı), cilt 2, İstanbul, 1976.
Henri Deniş, Ekonomik Doktrinler Tarihi (çev. Atilla Tokatlı), cilt 2, İstanbul, 1974.
Murat Sarıca, Siyasi Düşünce Tarihi, 3. Bası, İstanbul, 1980.
Boris Suchkov, Gerçekçiliğin Tarihi (çev. Aziz Çalışlar), İstanbul, 1976.

Server Tanilli

Uygarlık Tarihi
Alkım Yayınevi, 2006

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here