Sanayi Devrimi ve Sonuçları

SANAYİ DEVRİMİ VE SONUÇLARI
İnsanları tarıma ve yerleşik yaşama götüren tarihöncesinin “neolitik” (cilalı taş) devrimiyle 19. yüzyılın “Sanayi Devrimi” arasında, Batı’da yaşam koşulları çok büyük değişikliklere uğramış değildir aslında. XV. Louis’nin çağdaşı olan insanlar, yaşayışta, eskilere, bizlerden daha yakındılar.
Sanayi öncesi dönemde Avrupa
18. yüzyıl insanlarının büyük çoğunluğu “köylü” idi.
Toprağın işlenişi, onlardan belli birtakım çabalar isterdi ve bu işte kullanılan araçlar da yalın şeylerdi. Doğaldır ki, bunun karşılığında alınan ürün de -ister istemez- yetersiz oluyordu.
Seyahat araçları, bir yerde atın yapabileceği en fazla hıza bağlı olduğundan, insanların çoğunluğu, yaşadığı bölgenin dışına pek çıkabilmiş değildir.
Ve yine insanların büyük çoğunluğu okuryazar değildir. Öyle olunca da, kültür, “bir azınlığın ayrıcalığı” olarak kalmaktaydı. O azınlık ise soylular, kilise adamları ve burjuvazidir. Kitaplar, bir yerde onlar için yazılmakta, sanat eserleri de onlar için yaratılmaktadır.
Sanayi Devrimi
Bununla beraber, 18. yüzyılın ortalarında “Sanayi Devrimi” denen yeni bir gelişmenin, bu -bir ölçüde- kapalı dünyayı sarsan ilk işaretleri de görülmektedir.
a) Sanayi Devrimi’nin anlamı
Sanayi Devrimi derken, bu deyimdeki “devrim” terimini en geniş biçimiyle anlamak gerekir.
Sanayi Devrimi, Batılı toplumların yaşamında köklü değişikliklere yol açmıştır; ama bu değişiklikler hiç de “ani” değildir. Öyle ki, 18. yüzyılın ortalarında kendini gösteren Sanayi Devrimi bugün de sürmektedir. Bir de, Sanayi Devrimi’ni yalnız sanayi ile ilgili sanmamalı; aslında tarımsal üretimin biçimlerindeki köklü değişikliklerle, ulaştırma araçlarındaki büyük değişiklikleri de ona sokmak gerekir.
İşte Sanayi Devrimi’yle, insanlık gitgide genişleyen bir makineleşmeye yönelirken, nüfus da artmaya, hem de eskiyle kıyaslanmayacak ölçüde artmaya başlamıştır. Aslında birbirine bağlı olan bu iki olay, tarihte ilk kez, Batı’da 18. yüzyılın ortalarında ve İngiltere’de ortaya çıktı.
b) Sanayi Devrimi’nin özellikleri
Sanayi Devrimi bazı özellikleri taşıyor:
– Sanayi Devrimi’nin başta gelen özelliği, zincirleme birçok buluşa yol açmasıdır. Bu buluşlar, insanların üretim için yaptıkları çabayı derece derece azaltmaya yaramıştır.
İlk buluşlar 18. yüzyılda, çeşitli nedenlerle İngiltere’de görülüyor.
– Sanayi Devrimi, sermayenin ve el emeğinin merkezîleşmesini de getiriyor beraberinde. Makinelerin gitgide karmaşık duruma gelmesi ve enerji kaynaklarına yakın bir yerde toplanmaları zorunluluğu, büyük fabrikaları doğuruyor. Böylece, fabrikaların sahipleri büyük kapitalistlerle işçiler arasında, eskiden olduğundan çok daha farklı sosyal ilişkiler kuruluyor.
– Son olarak, sanayiciler kentlerde yerleşiyor ya da yeni kentler kuruyorlar çok kez. Bunun sonucunda kentlerle köy ve kasabalar arasında -eskiden beri görülen- farklılık, böylece daha da derinleşiyor: Artık kentler sınai ve ticari faaliyetlerin merkezleridir; köyler ve kasabalar ise yalnızca tarım faaliyetlerinde bulunacaklardır. Kentlerin, köy ve kasabaların aleyhine olarak büyümesi öyle bir noktaya gelir ki, 20. yüzyılın başlarında Batı Avrupa nüfusunun çoğunluğu artık kentlerde bulunmaktadır.
Bugün de öyledir.
c) Sanayi Devrimi’nin aşamaları
Sanayi Devrimi’nin bu gelişme çizgisi içinde, genellikle iki aşama birbirinden ayrılır ve başka başka adlandırılır: Bunlardan ilk aşama 1750’den 1890’lara değin sürer yaklaşık olarak. İkinci aşama ise, 19. yüzyılın sonlarında başlar.
– Sanayi Devrimi’nin ilk aşamasına, buhar çağı dendiği de olur bazen. Çünkü fabrikaların başlangıçta kullandıkları “hidrolik” enerjinin yerine “buhar” enerjisinin geçmesi bu dönemde gerçekleşmiştir.
James Watt’ın (1765) buluşudur ki, buharın sanayide kullanılmasını genelleştirir.

Sanayi Devrimi’nin ilk aşamasını nitelendiren, yalnızca buhar enerjisi değildir; büyük dokuma sanayii ile “metalurji”yi de kaydetmelidir, 18. yüzyıl ortalarının ilk yüksek fırınlarından Bessemer (1856) yöntemiyle çelik üretimine değin metalürjideki gelişmeler, özellikle “demiryolları” yapımına olanak hazırlıyor.

İlk aşamada, Batı Avrupa, bütün bu gelişmelerin merkezi olmuştur. Özellikle maden kömürü bakımından zengin ülkeler, hareketin başını çekmişlerdir: 19. yüzyılın ortalarına dek İngiltere, sonlarına doğru da Almanya bu ülkelere örnektir.
– 1896’dan 1928’e dek, fiyatlarda yeni bir yükseliş, Sanayi Devrimi’nin ikinci aşamasını başlatır. Birincisinden farklı nitelikleri vardır bu aşamanın:
Önce, enerji kaynakları bakımından, maden kömürü önemli bir rol oynamakta devam eder; ne var ki, başka enerji kaynakları da bulunmuştur: “Elektrik” ve “petrol” gitgide büyüyen bir rol oynamaktadır.
Sonra, yeni sanayi alanları ortaya çıkmıştır: “Kimya sanayii” ile otomobil ve uçak yapımına yarayan “mekanik sanayiler”. Bu yeni sanayi, daha ileriye vardırılmış bir “işbölümü”ne dayanmaktadır ve işçilerin zaman kaybını önleyecek yöntemler araştırılmaktadır: “Taylorizasyon”, zincirleme çalışma, meta üretimini o zamana değin işitilmemiş ölçülere çıkarır.
Son olarak, tarım da sanayileşiyor ve uzmanlaşıyor: Mekanik tarım araçları, el emeğinin yerine geçiyor; boşta kalan el emeği de kentlere doğru akmaya başlıyor.
Belli bölgeler, belli ürünlere ayrılmaktadır artık.
Sanayi Devrimi’nin bu ikinci aşamasında Batı Avrupa’nın dünya çapındaki eski egemen rolü de kaybolmaya başlamıştır; Rusya’sı ve Japonya’sı ile, başka kıtalardan yarışmacılar türemiştir. Özellikle Birleşik Amerika, zengin kaynaklarının işletmeye açılması ve dev işletmelerde çalışmanın rasyonalize edilmeye başlanması ile hareketin başını çekmektedir.
Sanayi Devrimi’nin sonuçları
Sanayi Devrimi’nin çok önemli sosyal sonuçları oldu: Sanayi Devrimi Batı’da, eski sosyal sınıflar tablosu yerine, yeni bir sosyal sınıflar tablosu koydu.
Ve bu yeni sınıflar tablosu, yeni bir ideolojik mücadeleye yol açtı.
a) Burjuvazi-Proletarya çatışması
Kapitalist burjuvazi, yeni bir sınıf değildir aslında. Daha önce de belirttiğimiz gibi, ta ortaçağın sonlarında doğmuş ve o tarihlerden beri gitgide gelişmiş olan bir sınıftır o. Fransız Devrimi’nde başrolü oynayan o olmuştur. 19. yüzyılda Batı Avrupa’da egemen sınıf yine bu burjuva sınıfıdır.
Kimler girmektedir bu burjuva sınıfına?
Sanayiciler, tacirler, serbest meslekten olanlar, rantiyeler… Bu zengin çevreler, büyük fabrikatörler, işletmelerinin dışında arazileri ve şatolarıyla, soyluların en yüksek tabakasının yaşamını sürdürmektedirler. Daha alçakgönüllü olanlar, dükkân sahipleri ve zanaatkârlar, çalışmanın yanı sıra faizle para vererek, çok kez orta burjuvaziye girebilmektedirler.
Burjuvazinin ülküsü “liberalizm”dir. Liberalizm, girişim özgürlüğünü savunur ve her türlü devlet karışımını reddeder. Bu, iktisadi yüzüdür liberalizmin. Siyasal liberalizm ise, monarşide ifadesini bulan eski rejime karşıdır ve “bireyciliği” (individualisme) savunur. Doğaldır ki, liberaller içinde de ayrılıklar vardır: Tutucu liberaller toplum düzeninin sarsılmamasını isterken, ilerici liberaller demokratik reformlardan yanadırlar.
Burjuvazinin karşısına yeni bir sınıf dikilmiştir: Proletarya.
Proletarya, gitgide silinmekte olan eski korporasyonların işçisinden farklı bir kitledir. Büyük çoğunluğu tarım kökenlidir: Çeşitli nedenlerle köyden ve kasabadan kopup gelmiştir. Koparılmıştır daha doğrusu. Ve kentlerin çevresine yerleşmektedir. Kentin asıl ahalisiyle bunlar arasında yaşayış düzeyi bakımından bir fark vardır ki, “korkunç” tur.
Burjuvazi, korku ve tiksintiyle bakmaktadır bu kitlelere. Öyle de olsa, her iki sınıf arasındaki sosyal eşitsizlikler, gün gelir önce mantık ve kardeşlik adına, daha sonra başka gerekçelere dayanarak, çeşitli sosyal kökenlerden gelen aydınlarca eleştirilmeye başlanır.
Sosyalist akım böyle böyle doğar.
b) Sosyalizm
aa- Sosyalizmin anlamı
Sosyalizmin tarihi, bir bakıma, eski çağlara, ilk din kitaplarına değin uzanır. Böylesine geniş anlamda anlaşıldığında, sosyalizm, toplumdaki adaletsizliklere, insanların sömürülmesine, eşitsizliğe karşı bir tepkidir. İşte, insanların öteden beri içinde yaşayan bu ülkü, 19. yüzyılda somut bir iktisadi ve sınıfsal temel üzerine oturur.
Sosyalizm, Sanayi Devrimi ile doğan yeni bir sınıfın, işçi sınıfının öğretisi olur.
İşçi sınıfının öğretisi olarak sosyalizm, burjuvazinin kapitalist sistemine ve onun liberal öğretisine bir “tepki”yi dile getirir. Çünkü kapitalizm, burjuva sınıfının yararına olarak, işçi sınıfının sömürülmesine hizmet etmekte; liberalizm ise, aslında, işçi sınıfına karşı burjuvazinin haklarını savunmaktadır.
bb- Ütopyacı sosyalizm
İlk sosyalistleri, Fransız Devrimi yetiştirir. Düşünürden çok, eylem adamlarıdır bunlar.

Babeuf, Fransız Devrimi’nin emekçi halk kitlelerine hiçbir şey getirmediğini, yalnızca sömüren sınıfın değiştiğini ilk kez gören ve devrimin sınıfsal çözümlemesini yapan kişidir. Ve çözüm yolu olarak da emekçi sınıfların iktidarı ele geçirmesini ister. 1795’ten sonra kurulan Direktuvar hükümetini devirmek üzere halkı ihtilale kışkırttığı gerekçesi ile idam edilir.

1848 Devrimi’ni izleyecek bir başka grup aydınsa, -sosyalizm tarihinde Ütopyacı da sayılsalar- büyük önem taşırlar. Bunlardan İngiliz Robert Owen ile Fransız Saint-Simon, Proudhon, Bakunin, Louis Blanc ilk akla gelen adlar. Almanya’da ise Rodbertus, Lassale, sosyalist düşüncenin -ütopyacılıktan bir ölçüde uzaklaşmış- temsilcileridir.
Aralarındaki bütün ayrılıklara karşın, ortak bir yanı vardır bu düşünürlerin: Hepsi kapitalist düzene, liberal ekonomiye, -başkalarını sömürmeye varan- bireyciliğe karşıdır. Hepsi özel mülkiyeti, hiç olmazsa üretim araçları yönünden reddetmektedir. Ve son olarak sosyal adaletin ve sınıfsız bir toplumun gerçekleşmesini istemektedir hepsi de. Ne var ki, bütün bu istek ve dileklerin ne yoldan, hangi araçlarla gerçekleşebileceği noktasında, aralarında ayrılıklar vardır.
Bazen derin sayılabilecek ayrılıklardır o ayrılıklar.
cc- Bilimsel sosyalizm
Bu “Ütopyacı” sosyalizm, gün gelir, “bilimsel” temeller üzerine oturtulur. Bilimsel sosyalizmin kurucusu, -Friedrich Engels’le beraber- Karl Marx’tır (1818-1883).
Karl Marx, ütopyacı sosyalizmin uygulamada hiçbir sonuca varamadığını söyler. Ona göre, ütopyacı sosyalizm, modern toplumun anarşi, sınıf zıtlıkları ve baskı üstüne oturduğunu söyler ama, bu mahzurları ortadan kaldırmak üzere önerdiklerinin evrimle ve iktisadi zorunluluklarla hiçbir ilgisi yoktur. Sosyalizm, iktisadi gelişmenin somut ve ayrıntılı çözümlemesine dayanmak zorundadır oysa.
İşte Karl Marx, kapitalist sistemin böylesine bir çözümlemesi sonucunda bulduğu çelişkilerden yola çıkarak, onun “yıkılmaya mahkûm” olduğunu söyler. Kapitalizm yıkılacak ve yerine “sosyalist düzen” geçecektir.
Tarihsel ve sosyal gerekirciliğin bir sonucu olacaktır bu.
Marx’ın söyledikleri, tarihin belli bir yorumuna dayanır aslında: Hegel’in diyalektik felsefesinden ve İngiliz klasik iktisatçılarından etkilenen Marx, tarihin keskin bir gerekirciliğe bağlı olduğunu ileri sürer. Ona göre tarihi yapan şey, “sınıflar arasındaki mücadele”dir. Bugüne değin bütün tarih de aslında sınıf mücadelelerinin tarihi olmuştur.
Modern tarih, feodal düzenin temsilcisi olan soylular ile kapitalizmin kurucusu olan burjuvazinin mücadelesine sahne olmuştur önce. Bu mücadele, feodalitenin ve soyluların tasfiyesiyle sonuçlanmıştır. Kaçınılmazdı öyle olması da. Çünkü kapitalizm, feodal sisteme oranla daha ileri bir üretim biçimi idi.
Ne var ki, Sanayi Devrimi, burjuvazinin karşısına yeni bir sınıf çıkarmıştır: Proletarya. Bu iki sınıfın da yararları birbirine zıttır. Burjuvazi, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip olduğu için, “artıdeğer”i alıkoymakta ve böylece işçi sınıfını sömürmektedir. “Artıdeğer”in birikiminden oluşan sermaye günbegün artmakta ve -sanayideki merkezîleşmenin bir sonucu olarak da- belli ellerde toplanmaktadır. Oysa, el emeğinden başka sermayesi olmayan proletaryanın “yoksullaşması” ise, gitgide trajik bir görünüş almaktadır.
Bu trajediyi doğuran şudur aslında: Üretim, “sosyal” bir nitelik almıştır; ama üretim araçları üzerinde burjuvazinin özel mülkiyeti bulunduğu içindir ki, aslan payını o sınıf almakta ve asıl üretimi yapanlar, onun nimetlerinden yararlanamamaktadır. Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasında zıtlık vardır yani. Soylular ile burjuvazi arasındaki mücadelede de böyle bir zıtlık ortaya çıkmıştı vaktiyle.
O halde?
O halde, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kaldırılır, bunlar topluma mal edilirse, sömürünün de kaynağı kurutulmuş olur.
Peki kim yapacaktır bunu? Proletarya.
Nasıl yapacaktır? İhtilal yoluyla!
Proletarya, burjuvaziye başkaldıracak, yani ihtilal yapacak ve üretim araçlarını topluma mal ederek, burjuvazinin sömürüsüne son verecektir.
İşte böyle bir tarihsel görevi vardır proletaryanın ve bu görev devrimci bir görevdir.
Proletaryanın kuracağı toplum sosyalist bir toplum olacaktır. Bu toplum, kapitalist toplumun aksine sınıfsız bir toplumdur. Herkes, emeğinin gerçek değerine göre üretimden yararlanacaktır bu toplumda.
Marx’ın sosyalizmi, işçi sınıfının ve sosyalizmin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Marksizmin ortaya çıkmasıyla, işçi hareketinin öğretisi olarak sosyalizm de “devrimci” bir içeriğe kavuşmuş olur.
Ne var ki, 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında, Marx’ın düşüncelerini “gözden geçirmek” isteyenler çıkacaktır. Sosyalizmin tarihinde bunların doğurduğu akıma “Revizyonizm” denir.

Revizyonizm, Marksizmden hareket etmekle beraber, onu eleştirir ve sınıf mücadelesinin karşısında yer alır. Özellikle devrim kuramının karşısına çıkar ve yeni düzene ihtilal yoluyla değil, reformlar, sosyal önlemler -ve gerektiğinde- burjuva iktidarlarıyla işbirliği yoluyla ulaşılabileceğini savunur.

Revizyonizm, çeşitli biçimler altında bugün de sürmekte ve zamanımızın sosyal demokrat anlayışlarına yol açmaktadır.
c) Sendikaların doğuşu, sosyalist partiler ve Enternasyonaller
Düşünce dünyasında bu gelişmeler olurken, kapitalistlerle emekçiler arasındaki mücadele, işçilerin durumlarını düzeltecek önlemlerin alınmaya başlamasına yol açtı.
Sendikalaşma, bunların başında gelir.

İşçilerin birlikler kurarak birleşmeleri, önceleri yasaklanmış iken, zamanla bu hak kendilerine kanunlarla verilir. İngiltere’de, 1824 yılından başlayarak “trade unions” adı verilen ilk işçi sendikaları faaliyete geçer. Fransa’da, yasaklama 1868 yılma değin sürer. Prusya’da 1845 yılında çıkarılan bir kararname, işçilere sendika kurmayı ve grev hakkını yasaklamaktaydı. Ne var ki, 1869’da çıkarılan yeni bir kanun -bazı sınırlamalarla- işçi birliklerinin kurulmasına olanak sağlar.

Sendikalar, ilk önceleri, ücret ve çalışma koşullarının düzeltilmesi için mücadeleye başladılar. Daha sonraları, toplu iş sözleşmeleri, sosyal kanunların çıkarılması, işçilerin korunması ve sosyal kuruluşların yaratılmasında faaliyet gösterdiler.

İşçi hareketinin ortaya çıkardığı yeni bir parti tipi olan Sosyalist Partiler, sendikaların siyasal alanda en büyük yardımcısı rolündeydiler. Sosyalist partiler, büyük önem kazanmaya başlarlar zamanla.
Ulusal plandaki bu örgütlenmelerin yanı sıra, sosyalizmin “uluslararası” eylemi de kendini gösterir: 1864 yılında “Birinci Enternasyonal”, 1889’da da “İkinci Enternasyonal” kurulur. Enternasyonallerin gelişimi, sosyalist partilerin eğilimlerini de etkiler. Çok geçmeden, sosyalist partiler arasında “reformcu” eğilimler görülmeye başlanır. 1919’da Lenin “Üçüncü Enternasyonal”ı kurunca, sosyalist partilerle komünist partiler ayrılığı ortaya çıkar. Sosyalist partiler, kesin olarak “reformcu” çizgiyi temsil ederken; komünist partiler, “devrimci”liği asıl kendilerinin temsil ettiklerini ileri süreceklerdir artık.

DAHA ÇOK BİLGİ
Rona Aybay, Sosyalizmin Öncülerinden Robert Owen, İstanbul, 1970.
François Barret, Emeğin Tarihi (çev. B. Kuzucu), İstanbul, 1970.
Max Beer, Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Tarihi (çev. G. Üstün), İstanbul, 1965.
Pierre Brizon, Emeğin ve Emekçilerin Tarihi (çev. C. Süreya), Ankara, 1977.
Jacques Duclos, Birinci Enternasyonal (çev. Ö. Ufuk), İstanbul, 1969.
Friedrich Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm (çev. S. Kemal), İstanbul, 1979.
Walther Kiaulehn, Demir Melekler (çev. H. Örs), İstanbul, 1971.
Pierre Rousseau, Keşifler ve İcatlar Tarihi (çev. A. Düz), İstanbul, 1972.

Server Tanilli

Uygarlık Tarihi
Alkım Yayınevi, 2006

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here