1938 Oxford Kongresinde İrade, Gençlik ve Ölüm!
Ey fani !
Bugün zaman makinemizi 1938 yılının yaz aylarına, İngiltere’nin o tarihi ve puslu üniversite kenti Oxford’a kuruyoruz. 10. Uluslararası Psikoterapi Kongresi toplanmış ve kürsüde başkan sıfatıyla yine o meşhur Zürihli zihin hafiyesi, Doktor Carl Gustav Jung var. Çeşitli ülkelerden gelen hekimlerin soru yağmuruna tutulan Jung, öyle ilham verici, öyle sarsıcı yanıtlar veriyor ki, tıp ilminin sadece ilaçlardan ve biyolojiden ibaret olmadığını bir kez daha kanıtlıyor!
Tıp İlmi Tek Başına Ayakta Duramaz! Jung, kongredeki meslektaşlarına ilk sillesini şu sözlerle indiriyor: “Tıbbi psikoloji, tek başına ayakta duramaz. Bu, bizim tıbbi hazırlığımız için çok fazla büyük bir bilimdir.”. Ona göre bir ruh doktoru sadece anatomiyle yetinemez; felsefeden, tarihten ve en önemlisi “ilkel insan psikolojisinden” ödünç bilgiler almak zorundadır.
“İrade” Dediğimiz Şey Bir Yanılsama mı?
Biz modern insanlar, her fırsatta irademizle (volition) övünür, “İstersem yaparım!” diyerek göğsümüzü kabartırız. Peki ya Jung ne diyor? Ona göre ilkel insanlarda bizim anladığımız anlamda bir “irade” ya hiç yoktur ya da sadece izleri vardır!
İlkel insanlar gündelik olmayan bir eylemi gerçekleştireceklerinde (örneğin bir yere mektup götürmek ya da ava çıkmak gibi) o işi yapacak psikolojik havaya girebilmek için özel bir “giriş ayinine” (rite d’entrée) ihtiyaç duyarlar. Mesela Avustralya yerlileri, bir düşmandan öç alınması gerektiğinde, o işi yapacak adamı özel ve teferruatlı bir ritüelle uykudan uyandırıp öfkelendirirler. Eğer düşmanı bulamazlarsa öfke yatışır ve hiçbir şey olmamış gibi evlerine dönerler.
Daha da ilginci, bir savaştan dönen kahraman savaşçının karşılanmasıdır. Bizler böyle bir kahramanı coşkuyla karşılamayı bekleriz, değil mi? Ama ilkel kabileler, adamı köye girmeden yakalayıp küçük bir kulübeye kapatırlar ve o “kan susuzluğundan” arınması için onu aylarca vejetaryen bir diyete sokarlar! Jung buna “çıkış ayini” (rite de sortie) der. Aslında bizim modern dünyada çocuk eğitimi dediğimiz şey de, doğuştan var olmayan bu iradeyi ve otokontrolü yavaş yavaş inşa etmekten başka bir şey değildir.
“Gençken Doktora, Yaşlanınca Filozofa Giderim!”
Söz dönüp dolaşıp hayatın ikinci yarısına, yani o meşhur orta yaş krizlerine (36-40 yaşlarına) gelir. Jung, insanların bu yaşlarda bir pazar sabahı aniden “Geçen yıl ne yaşadım ben?” diye düşünmeye başladıklarını ve bu düşüncenin rahatsız edici olması yüzünden genellikle nefeslerini tutup düşünmekten kaçtıklarını anlatır.
Bir anketine Çinli bir bilgenin verdiği cevap meselenin bam telidir: “Gençken doktora giderim, yaşlandığımda ise filozofa.”.
Çünkü hayatın ilk yarısında dünyayı fetheder, genişleriz. Ancak hayatın ikinci yarısında önümüzde korkutucu bir hedef belirir: Ölüm. Jung’a göre büyük dinlerin en önemli işlevi de, hayatın bu ikinci yarısını o nihai amaca, yani ölüme hazırlamaktır.
Piyano Çalmak Bizi Kurtarır mı? (Yüceltme vs. Nesnellik)
Gençliğimizde içimizde kaynayan o vahşi tutkularla baş etmek için “yüceltme” (sublimasyon) denilen bir mekanizma kullanırız. Jung, bu durumu o meşhur nüktedanlığıyla şöyle özetler: “Yüceltme, gerçekten yapmak istediğiniz şeyi yapmayıp, onun yerine piyano çalmanız demektir. Ya da o korkunç tutkularınıza teslim olmak yerine pazar okuluna gitmenizdir!”. Tutkularımızla baş etmek için gösterdiğimiz bu kahramanca ahlaki kısıtlamalar, bazen son derece komik bir hal alsa da, bizi sıcak suya düşmekten korur.
Fakat hayatın ikinci yarısında yüceltmenin yerini “nesnellik” (objectivity) almalıdır. Saçlarımıza aklar düştükçe, tutkularımız yatıştıkça erdemlerimizin de yaşlandığını ve saçlarının döküldüğünü fark ederiz. Artık hatalarımıza ve zaaflarımıza karşı daha hoşgörülü oluruz. Yaşlı bir beyefendinin genç bir kıza gösterdiği şefkat artık ayıp karşılanmaz, olgun kadınlar gençliklerinde asla söyleyemeyecekleri kadar liberal ve özgür fikirler ifade edebilirler. Bu, insanın hayat tecrübesiyle kazandığı büyük bir nesnellik ve üstünlüktür.
“İsa Bizim Çekirgemizdir!”
Kongrenin sonlarına doğru Jung, dini deneyimlerin insan psikolojisi için evrensel bir ihtiyaç olduğunu vurgular. Dini deneyimin eksikliği, anormal ve hastalıklı bir durumdur. İlkel kabilelerin kusursuz işleyen dini inançlarını “bunlar tamamen yanlış” diyerek yıkan Batılı misyonerlerin, o kabileleri nasıl yozlaştırdığını, açgözlü hale getirdiğini acı bir tebessümle anlatır.
Hatta sırf misyonerin yanlış telaffuzu yüzünden, “umut” ile “çekirge” kelimelerini karıştıran yerlilerin yıllarca “İsa bizim çekirgemizdir” diye ilahiler okuduğunu anlatarak, dışarıdan dayatılan inançların o trajikomik sonuçlarını yüzümüze vurur.
1938 Oxford Kongresi’nin tozlu tutanakları bize şunu fısıldıyor:
İçimizdeki o ilkel insanı ve onun ayinlerini küçümsemeyelim. Gençlikte tutkularımızı piyanoyla yüceltsek de, yaşlılıkta kendi zaaflarımıza şefkatle gülümseyebilecek bir “filozofa” dönüşmeyi unutmayalım! Haftaya başka bir zihin hafiyesinin sırlarında buluşmak üzere, kalın sağlıcakla!