Canavara Dönüşen Uluslar ve Diktatörlere Tanı Koymak!
1938 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın o kanlı cehenneminin hemen öncesinde karşımızda ünlü Amerikalı gazeteci H.R. Knickerbocker ve onun çapraz sorguya aldığı, Zürihli Dr. Carl Gustav Jung var. Gazeteci soruyor, koca profesör dünyayı kasıp kavuran o üç büyük diktatörü (Hitler, Mussolini ve Stalin) siyasetin değil, psikanalizin o keskin neşteriyle ameliyat masasına yatırıyor. Ortaya çıkan tablo mu? Tek kelimeyle tüyler ürpertici!
Gelin, ulusların nasıl birer canavara dönüştüğüne ve diktatörlerin karanlık zihin dünyasına Jung’un penceresinden bakalım.
Sibirya Kaplanı, Duce ve Bir Büyücü
Jung’a göre bu üç diktatör birbirinden tamamen farklı kumaşlara sahiptir.
Stalin, kurnaz bir köylü, güçlü ve içgüdüsel bir canavar, adeta iri boynu ve pala bıyıklarıyla “kremasını yemiş bir kedi gibi gülümseyen Sibiryalı bir kılıç dişli kaplan”dır. Jung, onun Cengiz Han’ın erken bir versiyonu olabileceğini söyler.
Mussolini ise fiziksel gücün ötesinde kişisel hırsları olan, krallığı yerinde tutmak veya Venedik’teki gibi “Doge” yerine sade bir İtalyanca kelime olan “Duce” (Lider) unvanını seçmek gibi kendine has bir üslubu ve zevki olan bir liderdir.
Fakat iş Hitler’e gelince Jung duraklar; çünkü ona göre Hitler ne Stalin gibi bir kaba kuvvet, ne de Mussolini gibi sıradan bir diktatördür; o bir “büyücü”, bir efsanedir. Hitler’in gücü siyasi değil, düpedüz sihirseldir.
Küçük Kardeş Kompleksi ve “Ses”in Emrindeki Lider
Peki Hitler bu sihri nereden alıyor? Jung meseleyi Alman halkının I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinden sonra içine düştüğü o büyük ruhsal çöküntüye bağlıyor. Almanların en belirgin özelliği, “küçük kardeş kompleksi”, yani ziyafete hep biraz geç kalmış olmanın verdiği o tipik Alman aşağılık kompleksidir. Yenilmiş ve ezilmiş bu halk, tıpkı Romalılar tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan eski Yahudilerin bir Mesih beklemesi gibi, bilinçdışında bir Kurtarıcı bekliyordu.
İşte Hitler, bütün Almanların bilinçdışında hissettiklerini onlara söyleyen ilk adam oldu. Jung’un en sarsıcı tespiti şudur: Hitler bir karar alırken mantığını değil, gizemli bir kaynaktan gelen fısıltıları, yani “Sesi”ni dinler ve ona itaat eder. O Ses, aslında onun ve tüm Alman halkının kendi bilinçdışıdır. Jung bu durumu şu akıllara durgunluk veren cümleyle özetler: “Gerçek lider, her zaman yönlendirilendir!”.
Diktatörün Reçetesi: Babaya İsyan Değil, Toplumsal Kaos!
Bizler diktatörlerin çocukluk travmaları ya da babalarına duydukları nefret yüzünden bu hale geldiklerini sanırız. Koca profesör bu yanılgıyı elinin tersiyle iter; “Babalarına Mussolini, Hitler veya Stalin kadar güçlü bir şekilde direnen milyonlarca adam var ama hiçbiri diktatör olmadı,” der.
Jung’a göre diktatörler hakkındaki temel kural şudur: “Zulmeden kişi, aslında zulüm görmüş olandır”. Diktatörler, muazzam ihtiyaçlardan ve felaketlerden acı çeken insan malzemesinden yoğrulur. Lenin’in ölümüyle lidersiz kalan bir Rusya Stalin’i; kaos ve Bolşevizm tehdidi altındaki İtalya Mussolini’yi; korkunç bir enflasyon, ekonomik kriz ve orta sınıfın mahvoluşuyla boğuşan Almanya ise Hitler’i doğurmuştur. Yani diktatörleri diktatör yapan kendi hırsları değil, içinden çıktıkları toplumların çaresizliğidir.
“Bir Ulus Aslında Bir Canavardır!” Röportajın sonlarına doğru Jung, diplomasinin ve uluslararası ilişkilerin neden bu kadar ikiyüzlü ve ahlaksız olduğunu o tokat gibi gerçeğiyle yüzümüze vurur. Jung’a göre milyonlarca insandan oluşan bir ulus, insani özelliklerini yitirir; bir kertenkeleye, bir timsaha ya da bir kurda dönüşür. Bir ulusun ahlakı, mağara adamının ilkel telkin edilebilirliği ve vahşilerin düşük hayvansal içgüdüleriyle doludur. Hitler’in bağıra çağıra konuşmasının sebebi de budur; çünkü o konuştuğunda kendi adına değil, 78 milyonluk bir kitle adına, o canavarlaşmış ulus adına konuşmaktadır.
Ve Jung, modern siyasetin en acı ama en değişmez kanununu fısıldayarak sohbeti bitirir: “Bir ulus bir canavardır. Herkes bir ulustan korkmalıdır… Küçük uluslar küçük felaketler demektir. Büyük uluslar ise büyük felaketler!”.
Kıymetli okurlarım; bugün ekranlarda, kürsülerde bağıra çağıra kitleleri peşinden sürükleyen liderlere bir de bu gözle bakın. Onlar gerçekten kitleleri mi yönetiyor, yoksa çaresiz bırakılmış, kertenkeleye veya kurda dönüşmüş o koca “canavarın” bilinçdışı fısıltılarına mı itaat ediyorlar? Sizin içinizdeki “küçük kardeş” bugün hangi sesleri duyuyor? Yorumlarda buluşalım!