Jung’un “Yeniliği” Bir Bilimsel Devrim mi, Yoksa Parçalanmış Bir Ruhun Hayatta Kalma Kılavuzu mu?

Carl Gustav Jung dendiğinde aklımıza ne gelir? Bilge bir şifacı, arketiplerin kâşifi, ruhun derinliklerine inen cesur bir kahraman mı? Belki de bu romantik tabloyu biraz kazımanın ve “Jung”un ardındaki gerçeğe, yani o dönemin ruhuna ve Jung’un kendi ruhsal patolojisine bakmanın zamanı gelmiştir.

Jung’un psikiyatriye getirdiği “yenilik” olarak gördüğümüz şeyler –Kolektif Bilinçdışı, Benlik (Self), Bireyleşme– gerçekten evrensel bir keşif miydi, yoksa şizoid bir çocuğun dağılmak üzere olan zihnini bir arada tutmak için geliştirdiği devasa bir savunma mekanizması mıydı?

1. Dönemin Ruhu: Materyalizme Karşı Bir “Kaçış” Olarak Ruh

  1. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başı, bilimin, aklın ve materyalizmin altın çağıydı. Freud, bu dönemin ruhuna uygun olarak, insan ruhunu dürtülere (cinsellik ve saldırganlık) indirgiyor ve onu “bilimselleştirmeye” çalışıyordu.

Tam bu noktada Jung’un “yeniliği” ortaya çıktı. Ancak bu yenilik, sadece salt bilimsel bir meraktan değil, varoluşsal bir zorunluluktan doğdu. Jung, Freud’un “biyolojik indirgemeciliğine” ve “kara bir çamur seli” gibi üzerine gelen içgüdüler dünyasına farklı bir youm getirdi. Çünkü Jung’un zihinsel yapısı, Freud’un nevrotik hastalarından çok farklıydı; o, parçalanmanın dinamiklerini daha çok gören bir yerdeydi.

D.W. Winnicott’un acımasız ama isabetli analizine göre Jung, bir “iyileşmiş çocukluk şizofrenisi” vakasıydı. Dönemin ruhu her şeyi maddeye indirgerken, Jung kendi akıl sağlığını korumak için maddeyi (beyni/biyolojiyi) aşıp “ruhu” ve “anlamı” yücelterek kendi içindeki ikiliği yenmiş olabilirdi. Onun yeniliği, bilimin soğukluğunda donmak üzere olan bir zihnin, kendine arkeolojik, mistik, spritüel, mitolojik bir sığınak inşa etmesiydi belki de.

2. “1 Numara” ve “2 Numara”: Bölünmüşlüğün Teorileştirilmesi

Jung, otobiyografisinde çocukluğundan beri iki ayrı kişiliğe sahip olduğundan bahseder: Okula giden, yetersiz “1 Numara” ve tanrıya yakın, zamansız “2 Numara”. Biz bunu bugün okuduğumuzda “ne derin bir içgörü” diyoruz. Oysa bugünün bilgisiyle ve klinik bir gözle bakıldığında bu, annesi depresif ve tutarsız olan bir çocuğun geliştirdiği patolojik bir bölünme (dissosiyasyon) olarak yorumlanabilir.

Jung’un yeniliği burada yatar: O, bu hastalığını tedavi gibi daha güne uygun çözümler yerine, onu anlamak için ona yöneldi, komplekslerinin içine dalmaktan çekinmedi, onu teorize etti, konuyu geniş şekilde ele alarak onunla birlikte ona rağmen yaşamanın yollarını buldu. O yüzden belkide analitik yöntem dedi, terapi veya tedavi ekseninde açıklamalardan kaçındı bunun bir yolculuk olarak kodlamayı seçti. Kendi içindeki bu tehlikeli yarığı, diğer insanların iç dünyalarındaki özel ve genel “Ego” ve “Bilinçdışı” (veya “Benlik”) arasındaki bir ilişki olarak ortaya koydu. Winnicott’un dediği gibi, Jung’un “Benlik” (Self) dediği şey, aslında parçalanmış kişiliğini bir arada tutmaya çalışan entelektüelize etme çabasıydı. Jung, kendi yaşadıklarının analizinden insanlığın evrensel psikolojisi olabilecek bir yaklaşımlar oluşturmuş bir analizcidir. Aynı Freud ve çoğu psikanalizci gibi.

3. Freud ile Çatışma: Cinsellikten Neden Korktu?

Jung’un Freud’dan kopuşu genellikle “entelektüel bir ayrılık” olarak sunulur. Jung, Freud’un cinselliği her şeyin merkezine koymasını (dogma) reddetmiştir. ama bu Freud’un yaptıklarını toptan bir reddi değildir. Aksine onu olumlu ve bütünlüğü içinde anlamaya çalışmıştır aynı bizimde Jung’u anlama çabamızın altında yatan motivasyon gibi aslında.

Freud “dürtülerin” (id) peşindeydi. Jung ise “bütünlüğün” (self) peşindeydi. Neden? Çünkü Jung’un egosu, Freudyen anlamda içgüdüsel bir patlamayı kesin ve net şekilde değilde daha esnek ve dolaylı bir yerden anlamaya ve sürece, zamana, ilişkilere bırakma anlamında farklı bir yerden işliyordu. Genel olarak şu söylenebilir ki içgüdüler ve cinselliğin net ve kesin dürtüsel yapısı, Jung için benliğini tehdit eden, onu parçalayabilecek güçler olarak okunabilir ki onun bunlara mücadelesi de belki de daha derinlikli ve düz bir yoldan değildi. Anlam, bütünlük, derinlik, farklı konularla bir araya gelen bir şekilde anlaşıldığında ve yorumlandığında belki de başa çıkılan bir şey olarak görüyordu. Bu da tam da ilham alınabilecek şekidle farklı diriplinlerin neden Jund’dan bir şeyler aldığını ortaya koyuyor gibi.

Jung’un “yeniliği”, kendisi de bunu söylüyor zaten psikanalizden cinselliği ve saldırganlığın yerine bilinçdışını, libidoyu, mitolojiyi ve arketipleri koymasıdır. Bu, bilimsel bir ilerleme mi, psikotik bir çöküşten kaçış manevrası mı bunu nereden baktığınıza göre değişir ama her şeilde buda çok öğretici ve bize yol gösterici saptamalar yaptıran bir bakış diyebiliriz. O, Freud ve diğerleri gibi davranmak zorunda değildi, kendi bakışıyla kendi bireyselliğiyle ve kendi anlayışıyla kendince bu dünyada yerini aldı diyebiliriz. Diğerlerinin gittiği gibi bir yolu seçmedi, teorisinin merkezinde ne olursa olsun. anlayışını, köklerini kendi anladığı bir yaklaşımı sürekli bir analiz çercevesinde yolda sınırlarını bilerek açıklamaya çalıştı.

4. Mandala: Bir Sanat Eseri mi, Yoksa Bir “Savunma Seddi” mi?

Jung, kaos yaşadığı dönemlerde sürekli Mandala (daire içine alınmış kareler) çizmiştir. Bunu “Benliğin bütünlüğünün simgesi” olarak dünyaya tanıtmıştır.

Eleştirel bir gözle bakıldığında Mandala, ruhsal bir keşiften ziyade, dağılmakta olan bir zihnin kendini toplama çabası olarak görülebilir. Bütünleşme, bağlantı kurabilme, belirsizliği önleme çabası olarak görülebilir. Winnicott’a göre, bir bebek sağlıklı gelişirse “benlik” hissini doğal olarak kazanır; Ama bu benlik yanılsamlar da üretir sanat alanının oluşumu da tam da burada yer alır. Mandala insanın özellikle doğanın kendini gösterdiği alanlardır, benlik sağlıklı gelişirse zaten yaptığı soyut bir hayat mandalasıdır. Jung’un Mandala’ya bu kadar ihtiyaç duyması ve onu teorisinin merkezine koyması, aslında bebekliğinde yaşadığı “bütünleşememe” travmasının bir kanıtı olarak ele alınabilir, bunun bir savunma mekanizması olarak alınabilecek bir konu olduğunu da unutmadan bakmak gerekiyor. Onun yeniliği, bu savunma mekanizmasını “evrensel bir şifa aracı” olup olmadığının tartışılmasıdır. Kadim bilgilerin insan psişesindeki karşılığını arayışı zaten zorlu ve anlaşılmaz bir uğraşı olarak nitelendirilmesinin nedeni de belki de budur.

Sonuç: Hastalığı Sanata Dönüştüren Simyacı

Dönemin ruhu “Tanrı öldü, yaşasın bilim” derken, Jung “Bilinçdışı yaşıyor ve psişemiz tek katmanlı değil, Tanrının varlığı yada yokluğu değil mesele mesele daha derinlikli ve bütünlüklü bir yaşamın varlığı” diyerek daha üçüncü bir yol bulabilmekti.

Ancak acımasız gerçek şu diyebiliriz: Jung’un psikolojisi, normal bir zihnin işleyişinden çok, parçalanma tehdidi altındaki bir zihnin kendini onarma (self-healing) kılavuzu olarak görülebilir ve okunabilir günümüz koşullarındaki bilgilerde. Post Jungiyenler de buna benzer söylemlerde bulunuyorlar. O, kendi deliliğinin kıyısında dolaşırken bulduğu hayatta kalma tekniklerini (aktif imgelem, mandala, mitolojik anlamlandırma) mücadele ve savaşımını başka bir yerden daha kadim daha arkaik daha evresel ve daha büyük bütünlüğün daha çok katmanlı yapısının analizinde buldu diyebiliriz.

Jung’un yeniliği, “akıl hastalığının” içindeki anlamı ve amacı keşfetmesidir. O, diğerleri gibi hastalarına “sen hastasın, gel bunu analiz edip bitirelim” demedi; “senin hastalığının bir anlamı var, gel bunu daha önceki atalarının gibi ortaya çıkan mitlerdeki sembollerdeki, rüyalardaki ve hayatın çok katmanlı yapısındaki farklılıklarında arayalım ve belki değişim dönüşüm ki mutlaka dönüşüm geçirecek bizim elimizde değil bir fırsat olur birlikte dönüştürelim” dedi.

Bu, bilimsel açıdan tartışmalı olsa da, insani açıdan muazzam bir “yenilik”ti. Çünkü Jung, bize bilimin değil, hayatta kalmanın sanatını öğretti.