Cinsellik Masalı ve İnsanın Ölümsüz Zihni!
Bugün yine o sisli Londra sokaklarına, 1935 senesinin o serin güz günlerine uzanıyoruz. Bizim Zürihli meşhur zihin hafiyesi Doktor Carl Gustav Jung, Londra’daki Tavistock Kliniği’nde (Tıbbi Psikoloji Enstitüsü) peş peşe konferanslar veriyor, koca koca Frenk hekimlerine insan ruhunun gizemli dehlizlerini anlatıyor. Konferans bitiminde Observer gazetesinin muhabiri yanına yaklaşıyor ve bizim doktor, o alıştığımız koca pehlivan kahkahalarından birini patlatarak başlıyor dökülmeye. Röportajın başlığı da pek fiyakalı: “İnsanın Ölümsüz Zihni”.
Gelin görün ki, Jung Efendi söze girer girmez o eski hocası Sigmund Freud’un kulaklarını çınlatmaktan, onun o her şeyi cinselliğe bağlayan teorisini tiye almaktan geri durmuyor. Ne diyor biliyor musunuz? “Cinsellik, yalnız bilim insanları için bir oyun alanıdır”. Aman efendim, lafın sillesine bakar mısınız? Jung’a göre insanın sırrını sırf cinsellikte aramak, beslenmenin psikolojisini çalışmak kadar tek taraflı bir iştir. “Elbette ilkel insanın cinsel içgüdüsü vardı, fakat kendisini beslemekle çok daha fazla ilgileniyordu” diyerek iğneyi batırıveriyor. Haklı değil mi ilahi doktor? Hem bir insanın koca psikolojisini neden sırf kötü tarafına dayandıralım ki?
Peki, nedir bu işin aslı derseniz, Jung meselenin bam teline şöyle dokunuyor: “Zihinsel açıdan dengesiz biriyle ilgilenirken zihninin ve bedeninin sadece bir işleviyle meşgul olmam. İçindeki kadim insana bakarım”. Zira efendim, Jung’a göre “İnsanlığın zihni ölümsüzdür”. Bizler modern kıyafetler giyip tayyarelere binsek de, kafatasımızın içinde çağlar boyunca yaşamış atalarımızın o karanlık korkuları ve efsaneleri bizimle beraber nefes almaya devam ediyor.
Buna öyle akıllara ziyan misaller veriyor ki, insanın tüyleri diken diken oluyor. Mesela İsviçre’de bir deprem olduğunda Jung, yerin canlı bir hayvan gibi silkelendiğini hissetmiş; hemen aklına, dünyanın altında uyuyan ve uykusunda döndükçe depremler yaratan o devasa Japon semenderi efsanesi gelivermiş. Yahut bir kadın hastası, ne zaman şimşek çaksa gökyüzünde büyük ve siyah bir at gördüğünü söylemiş. Başka hekim olsa “Vah zavallı, keçileri kaçırmış” der geçer. Ama bizim dahi doktor, bunun kadim bir ilkel fikir, Kuzey mitolojisindeki Odin’in atı olduğunu şıp diye anlıyor. Hastasının içindeki o ölümsüz, o kadim zihni yakalayıp, onunla bu efsaneler üzerinden bir köprü kurarak, iletişim kuramaz hale gelmiş kadını cinnetin karanlığından çekip alabileceğini biliyor.
İşte bu yüzden, koca profesör Londra’da boş durmuyor, dünyanın neresinde olursa olsun din ve mitoloji çalışmalarıyla ilgileniyor ve British Museum’un o tozlu kütüphanelerinde Ortaçağ metinlerini hatmediyor. Zira ona göre bilinçdışımızın yüzeye en yakın katmanı bu Ortaçağ kalıntılarıdır. Üstelik Doğu’nun tıp ilmini de pek övüyor; “Doğu tıbbı, psikoterapiye dayanır; hastalığın hipnotik etkiyle tedavisine” diyor. Bizim Batılı hekimler ise bedenin yanında zihnin de bir etkisi olduğunu, tıp bilimindeki bu geçiş döneminde yeni yeni idrak ediyorlar.
Velhasıl kelam sevgili okur, muhabir “Sıradaki kitabınız nedir?” diye sorunca Jung, “Bireyleşme Sürecinin Rüya Sembolleri” yanıtını veriyor. Bu kitabın insanın nasıl kendisi olacağıyla ilgili olduğunu belirtip işin sırrını o bitmek bilmez nüktedanlığıyla özetleyiveriyor: “İnsan her zaman bir bireydir, fakat daima kendisi değildir… Amerikalıların söylediği gibi, ‘kendiniz olun!'”.
Görüyorsunuz ya, şu alafranga diyarın en büyük zihin doktoru bile dönüp dolaşıp ecdadın, o kadim insanlığın ölümsüz zihnine sığınıyor. Modern hayatın hay-huyunda boğulup nevrozlara gark olmamak için içimizdeki o ölümsüz ataya kulak vermeli, yeryüzündeki o şeffaf fanusun içinde ne yapıp edip “kendimiz olmalıyız”! Haftaya başka bir alafranga sırda görüşmek üzere, kalın sağlıcakla!