Kabile Reisleri, Büyücüler ve Diktatörlüğün Psikolojisi: C.G. Jung’un Siyasi Analizlerine Eleştirel Bir Bakış
Sevgili okurlar, bugün Carl Gustav Jung’un zihin okuyan dedektifliğinden siyaset bilimi arenasına adım attığı, oldukça kışkırtıcı ve bir o kadar da tartışmalı bir röportajını masaya yatırıyoruz. 1936 yılında, Avrupa’nın üzerinde İkinci Dünya Savaşı’nın kara bulutları toplanırken Jung, The Observer gazetesine “Diktatörlüğün Psikolojisi” başlıklı sarsıcı bir mülakat verir.
Gelin önce Jung’un kitleleri peşinden sürükleyen diktatörlerin zihin dünyasına dair özet tespitlerine bakalım, ardından da bu koca profesörün siyasi okumalarındaki kör noktaları ve haklı çıktığı yerleri eleştirel bir süzgeçten geçirelim.
Diktatörlüğün Psikolojisi: Ne Anlatıyor?
Jung’a göre, modern çağda ulus-devletlerin mantıkla yönetildiğini sanmak bir yanılgıdır; aslında kriz anlarında eski küçük prensliklerin yıkılmasıyla ortaya çıkan kargaşa, yerini yeni bir “kabile düzenine” bırakmıştır. Diktatörlüklerde devlet dediğimiz şey, kişisel yöneticinin ayna yansıması olan bir hayaletten ibarettir ve bu hayalet devlet kendi ayrıcalıklı azınlığını, yani oligarşisini yaratır.
Jung, milyonları peşinden sürükleyen bu liderleri psikolojik olarak iki ana kategoriye ayırır:
1. Kabile Reisi (Şef) Tipi: Gücü, iktidarı ve kas kuvvetini temsil eden liderlerdir. Jung; Mussolini, Stalin ve oldukça şaşırtıcı bir şekilde dönemin ABD Başkanı Roosevelt’i bu kategoriye koyar. Roosevelt’in son derece acımasız, nüfuz edilemez ve “Mussolini’nin hamuruna” sahip bir güç kompleksi barındırdığını iddia eder.
2. Büyücü (Şaman) Tipi: Hitler bu kategorinin tek örneğidir. Jung’a göre Hitler, Alman halkının bilinçdışının megafonu, eski zamanlardaki gibi tanrıların sözcüsü olan bir medyumdur. O, mantıklı ve rasyonel bir siyasetle değil, kendi içinden gelen “vahiylerle” yönetir. Almanların ona yönelik eleştirilere siyasi bir muhalefet değil de bir “küfür” (blasphemy) gibi tepki vermesinin sebebi, Hitler’i bir Delphi kâhini gibi görmeleridir.
Peki diktatörlüklerden sonra ne olacaktır? Jung’a göre en istikrarlı ve en ideal yönetim biçimi “düzgün bir oligarşi”, yani aristokrasidir.
Eleştirel Analiz: Dehanın Parladığı Yerler ve Siyasi Körlükler
Jung’un bu çarpıcı röportajını salt siyaset bilimi açısından okuduğumuzda, hem büyüleyici psikolojik öngörülerle hem de ciddi ideolojik körlüklerle karşılaşırız.
İsabetli Psikolojik Tespitler: Jung’un faşizmin yükselişini rasyonel ekonomik veya siyasi sebeplerin ötesinde, “kitle psikolojisi” ve “mitoloji” üzerinden okuması muazzam bir deha örneğidir. Hitler’in klasik bir siyasetçi değil, halkın bastırılmış öfke ve arzularını yansıtan bir “Büyücü/Medyum” olduğu tespiti, kitle cinnetini ve kült liderliğini açıklamakta bugün bile kullanılabilecek en geçerli metaforlardan biridir. İnsanların rasyonel argümanlarla değil, bilinçdışı semboller ve kabilevi vahiylerle nasıl hipnotize edildiğini kusursuzca teşhis etmiştir.
Roosevelt Çelişkisi ve İndirgemecilik: Ancak iş siyasi kurumları okumaya geldiğinde Jung’un analizleri ciddi şekilde su kaynatır. Demokratik seçimlerle başa gelmiş, denge ve denetleme (checks and balances) mekanizmalarına tabi olan ABD Başkanı Roosevelt’i, milyonları katleden Hitler ve Mussolini ile aynı “diktatör/şef” kefesine koyması, psikolojik indirgemeciliğin tehlikeli bir örneğidir. Jung, liderdeki “güç arzusunu” veya “karizmayı” gördüğü an, o liderin içinde bulunduğu demokratik sistemin sınırlarını tamamen göz ardı etmiştir.
Elitist ve Anti-Demokratik Gölge: Mülakatın en eleştiriye açık yönü, Jung’un muhafazakar ve elitist (seçkinci) dünya görüşünün tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmasıdır. Jung, sosyalist veya komünist demokrasileri “düzene karşı uyumsuzların bir ayaklanması” ve bir kargaşa durumu olarak nitelendirir. Avrupa uluslarının bu kronik kargaşaya dayanamayıp faşizme (zorunlu düzene) kaymasını neredeyse doğal bir sonuç olarak okur. Dahası, istikrar için en ideal yönetim biçiminin “aristokrasi” (soylular yönetimi) olduğunu savunması, onun eşitlikçi ve demokratik ideallere ne kadar uzak, 19. yüzyılın o “seçkincilik” fikrine ne kadar yakın olduğunu gösterir.
Sonuç Olarak; C.G. Jung, bireyin ve kitlelerin bilinçdışı dehlizlerinde elinde fenerle dolaşan eşsiz bir kâşiftir. “Büyücü” diktatörlerin halkın rüyalarını nasıl çaldığını ve onları nasıl felakete sürüklediğini görmekte çok haklıdır. Ancak, karmaşık siyasi sistemleri, hukuku ve demokrasiyi sadece “kabile psikolojisi” üzerinden okumaya kalktığında; kendi içindeki o katı, aristokratik Avrupalı kimliğinin tuzağına düşmüştür.
Bizler bu yazılardan feyzalırken, liderlerdeki “Büyücü” ve “Şef” arketiplerini tanımak için Jung’un rehberliğine başvurabiliriz.
Sizin içinizdeki “kabile” kime inanıyor dersiniz? Yorumlarda buluşalım!