Savaşın Karanlığında Parlayan Umut: C.G. Jung’un Gözünden İnsan Ruhunun Bilinmeyen Köşeleri!
1942 yılının o karanlık yaz ayları… Avrupa İkinci Dünya Savaşı’nın kanlı pençesinde kıvranırken, Mihver devletleri tarafından dört bir yanı kuşatılmış İsviçre’de hayat diken üstünde devam etmektedir. Müttefikler için savaşın en umutsuz ve en karanlık günlerinin yaşandığı bu dönemde, Fransız-İsviçreli sanat tarihçisi Pierre Courthion, Zürih’in Seestrasse 228 numaradaki o meşhur inziva köşesinde, C.G. Jung ile tarihi bir röportaj gerçekleştirir. Bombaların ve yıkımın gölgesinde, insan ruhunun vahşi ormanlarına yapılan bu büyüleyici sohbete gelin yakından bakalım.
Uzak Diyarlarda Aranan Kendi Göljemiz
Dışarıda çıplak ağaç dallarının sisin içinde titrediği bir akşamüstü, Jung bakır saplı piposunu tüttürerek söze başlar. Afrika’ya, Hindistan’a, Kenya, Uganda ve Sudan’a yaptığı o meşhur psikolojik keşif gezilerinden, ilkel insanların ruhunu anlamak için kat ettiği binlerce kilometrelik yoldan bahseder. Ancak o engin tecrübenin ardından, dudaklarında mizahi bir tebessümle şu sarsıcı itirafı yapar: Aslında çok uzaklarda aradığı o “ilkel insan” psikolojisini bulmak için o kadar uzağa gitmesine hiç gerek yoktur; zira aynı şeyi İsviçre’nin kendi Lötschental vadisinde bile bulabilirdi!.
Şeytanla İmzalanan Kanlı Anlaşmalar ve İnek Büyüleri
Bizler modern, rasyonel ve uygar olduğumuzu iddia ededuralım; koca profesör, Avrupa’yı harabeye çeviren o cinnet halinin aslında hepimizin içinde uyuyan ilkel dürtülerden kaynaklandığını çok çarpıcı bir örnekle yüzümüze vurur: “Büyücülerle, büyü yapanlarla karşılaştım. Bern ya da St. Gall’de hala şeytanla anlaşmalar yapıp bunları kanla imzaladıkları yerler olduğunu biliyor muydunuz? İneklere büyü yaptıklarını? İsviçre ruhunda, tüm insan ruhlarında olduğu gibi, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bölgeler vardır…”.
İşte savaşları çıkaran, kitleleri birer canavara dönüştüren güç de tam olarak içimizdeki bu “bilinmeyen bölgelerdir”. Paracelsus’un kitaplarında okuduğumuz o eski çağ masalları, büyücüler ve şeytanlar ortadan kaybolmamış, sadece modern insanın bilinçdışının o karanlık dehlizlerine saklanmışlardır. Modern insan, kendi içindeki bu ilkel, büyüye ve kana inanan gölgeyle yüzleşmediği için, bu güçler savaş meydanlarında bombalar ve yıkımlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Karanlık Odadaki Mor Gölgeler ve Muazzam Bir Umut Röportajın sonlarına doğru odaya çöken akşam karanlığıyla birlikte Jung, tavandaki lambayı yakar; ışığın yansımaları yüzündeki gölgeleri mora boyar. İnsan ruhunun bu denli karanlık ve anlaşılmaz bölgelerinde böylesine rahat dolaşan bu adamın karşısında Courthion’un aklı epey karışmıştır. Gecenin sisleri arasında, insanlığın sürüklendiği o korkunç esaret durumundan ve felaketlerden hüzünle bahsederler.
Ancak hikaye burada umutsuzlukla bitmez. Röportajcı, veda ederken Jung’un o güçlü ve büyük elini sıktığında, savaşın ve karanlığın ötesine geçen mucizevi bir şey hisseder: Jung’un ruhundan ona doğru akan, o titreşen, inatçı ve bulaşıcı, muazzam bir umudun sıcaklığı!.
Dışarıdaki dünya ne kadar karanlık, siyasi krizler veya kişisel dertler ne kadar boğucu olursa olsun; tıpkı Jung’un dediği gibi hepimizin içinde o balta girmemiş vahşi ormanlar ve şeytanla pazarlığa oturmaya hazır ilkel köşeler var. Ancak o karanlığı kabul edip onunla yüzleştiğimiz an, Jung’un o gece Courthion’a hissettirdiği o “muazzam umut” içimizde yeşermeye başlayacaktır. Sizin içinizdeki bilinmeyen topraklarda hangi büyücüler saklanıyor dersiniz? Yorumlarda buluşalım!