Sadece İlaç mı, Sadece Terapi mi? “İçgörü”nün İki Yüzü ve Bütüncül İyileşme
Psikoterapi dendiğinde aklımıza ilk gelen kavramlardan biri “içgörü”dür (farkındalık). Genellikle bu kavramı, çocukluk travmalarımızı çözmek veya bilinçdışımızdaki gizli çatışmaları keşfetmekle eşleştiririz. Peki ya “içgörü” sadece psikolojik bir aydınlanma değil de, aynı zamanda biyolojik bir zorunluluksa?
Tıp ve psikiyatri dünyası yıllardır “maddenin önceliğini” savunan felsefi materyalizm (sadece biyoloji ve ilaçlar) ile “fikirlerin önceliğini” savunan felsefi idealizm (sadece düşünceler ve psikoterapi) arasında gidip gelmektedir. Oysa Süreç Kuramı’nın sunduğu “Biyolojik Öncelik ve Psikolojik Üstünlük” paradigması, bize zıtlıkların bir arada var olduğunu göstererek bu iki kutbu kusursuzca birleştirir. Gelin, gerçek iyileşmenin şifresi olan “içgörü”yü bu yeni pencereden inceleyelim.
Biyolojik Öncelik: Bedenin Gerçekliğini İnkâr Etmemek
İçgörü, tıpkı psikoterapide olduğu gibi biyolojik tıpta da temel bir role sahiptir ve tedavide “önceliği” elinde tutar. Gerçek bir fiziksel veya kimyasal sorun var olduğunda (biz bunu algılasak da algılamasak da), hastanın bu maddi gerçekliği fark etmesini sağlamak tedavinin ilk ve en kritik adımıdır.
Nasıl ki göğüs ağrısının kalp krizine işaret eden anlamını inkâr eden bir hasta hastaneye gitmeyecekse, genetik temelli bir duygudurum bozukluğu (affektif bozukluk) olan bir hasta da kendi tanısının biyolojik farkındalığına (içgörüsüne) sahip olmadan asla yeterince tedavi edilemez. Ne yazık ki bazı terapistler; ortada bariz bir biyolojik faktör varken bunu tamamen görmezden gelip sadece hipotetik bilinçdışı faktörlere, çocukluk travmalarına veya güncel aile çatışmalarına odaklanarak sözde bir “içgörü” teşvik etmeye çalışırlar. Oysa bedenin gerçekliğini inkâr eden bu yaklaşım, hastaya aslında hiçbir gerçek içgörü sağlamamaktadır.
Psikolojik ve Sosyal Üstünlük: Her Sorun Bir Hapla Çözülmez
Madalyonun diğer yüzünde ise biyolojik indirgemecilik (sadece ilaç yazıp gönderme) tuzağı yatar. Biyolojik içgörü ne kadar hayati olursa olsun, mutlaka sosyal ve psikolojik içgörüyle tamamlanmalıdır.
Bugün klinik uygulamalarda giderek daha sık karşılaştığımız çok acı bir tablo var: İşsizlik, iş güvencesizliği, şiddetli evlilik çatışmaları veya çocukluk istismarı gibi çok açık “sosyal ve psikolojik” sorunları olan hastalar, sadece antidepresanlar yazılarak evlerine gönderiliyor. Neden mi? Çünkü bir sorunu ilaca bağlamak, hem hekimlerin zamanı hem de devasa ilaç endüstrisinin çıkarları için ekonomik olarak çok daha uygundur! Unutmamak gerekir ki insan bilinci sadece içsel çatışmalarla değil; kişisel çıkarlar, kâr güdüsü ve ekonomik faktörler tarafından da sürekli çarpıtılır ve bastırılır. İşsizlikten dolayı depresyona giren birine sadece ilaç vermek, o kişinin sosyal gerçekliğini uyuşturmaktan başka bir işe yaramaz.
Sonuç: Karşıtların Bir Arada Oluşuyla İyileşmek
Bizi biz yapan süreçler ne sadece kimyasal tepkimelerden ne de sadece soyut düşüncelerden ibarettir. “Öncelik ve Üstünlük” paradigması, her iki alanın da farklı bakımlardan baskın olduğunu kabul ederek bize gerçek bir bütünleştirici hasta bakımı yöntemi sunar.
Gerçek bir içgörü ve iyileşme; bedendeki biyolojik hasarı ve genetik mirası kabul etmekle (biyolojik öncelik) başlar, ancak kişinin yaşadığı sosyal acıları, evlilik sorunlarını ve psikolojik yaraları dönüştürmesiyle (psikolojik üstünlük) zirveye ulaşır. Tıpkı hayatın kendisi gibi, tedavimiz de ancak bu karşıtların muazzam birliğiyle mümkündür!