Acı çekmenin ortak duygusu bütün insanları birleştirir – Schopenhauer

Hayatı Olumsuzlama
Bir eyleme, derin ahlaki düşkünlük ve iğrençlik damgası vurulabiliyorsa, bunun nedeni merhamet eksikliğidir. Azizliğin, olumsuzlamanın iç varlığı, kendi irademizi öldürmek, irade’nin sürüklemelerinden el ayak çekmek, keşişlik, “yaşama irade’sinin” reddi olarak sadece merhametin içinde ortaya çıkar. Yaşama irade’sinin olumsuzlanması, ona ‘hayır’ demek, bizi acıların, ıstırapların dünyasından dışarıya çıkartacak biricik yoldur. Yaşama irade’sine ‘hayır’ demediğimiz sürece, biz de kendinden başka bir şey istemeyen bu irade, bu istem olup çıkarız. Yaşama irade’sine ‘hayır’ demek, bütün canlıların yaşamındaki acının içinde kendini ele veren1 hiçliğe, iç karşı koyuşumuzun bilgisine) ulaşmamız, onu fark etmemiz demektir. Bu acının içinde ortaya çıkan hiçliğin farkına varmamız sonucunda, principii individuatinis’ın, birey olma ilkesinin aldatıcılığının da farkına varırız; insanları tek tek bireyler olarak ayrı ayrı gören bu ilkenin insanları farklılaştırması bundan böyle mümkün olmaz; hiçliğin, acı çekmenin ortak duygusu bütün insanları birleştirir, aralarındaki farklılıkları ortadan kaldırır ve her bir bireyin içindeki o bencil gücü etkisiz kılar. İşte bu durum, “manevi kurtuluş” (Johannes Volkelt, Das Unbcıousste und der Pessimismus, 1873, s. 565.) durumudur.

Artık hayvan gibi yemenin ve hayvan gibi yenmenin dünyasından böylece dışarı çıkarız. İradenin isteğini kaybettiği yerde, doğanın kudreti de etkisiz kılınır.
Kendi irade ‘mizin bilincine varma hali, irade’nin hem natüralist hem de ahlaki karakterini gözler önüne sermektedir. Demek ki ahlak \ felsefesi düzleminde, irade çifte karakterli olarak karşımıza çıkar. Çünkü irade bir yandan çıplak yaşama açlığı ve varolma hırsı olarak kör ve saçmadır. Kendini doyurmanın ötesinde bir amacı yoktur. Ne var ki Schopenhauer felsefesinin gelişmesi içinde ahlaki bir anlama doğru yol alır bu irade. İrade insanı en yüce bilgiye götürme isteğinin de kaynağıdır; çünkü bizzat bu irade insanın içinde kendi bilincine varma ve ahlaki bir anlam taşıma dürtüsüyle hareket eder. trade önce, sık sık değindiğimiz gibi, fenomenler dünyasını ortaya çıkaran, nesneleşmeleri gerçekleştiren, bunu beden üzerinden yapan iç motor gibi bir şeydi; şimdi, insan bilincinde kendi bilincine varıp kendini tanıdığı yerde, tam da bu motoru durdurup, reel hayat içindeki bütün çabaların hiçliğini, beyhudeliğini gözler önüne seren merci olup çıkar. Demek ki hem irade ye ‘hayır’ deme hem de başta onu onaylama, olumlama, bizzat irade’nin kendi tabiatında vardır. Kör irade’nin esiri olmak, ona ‘evet’ demek, otomatik bir süreçken, ahlaki düzlemde bu kör iradeye ‘hayır’ demek, onu olumsuzlamak, bilgi ve çaba ister. I Dolayısıyla ahlaki olan da bu ikinci düzlemdeki tavırdır.

Normatif Ahlak mı Hayatın Buyurduğu mu?
Metnin bu bölümünde, Schopenhauer’in ahlak felsefesini sistematik bir bütün olarak günümüzdeki yeni değerlendirmelerle birlikte ele almak yerinde olacaktır.(Klaus, Jtirgen- Grün, Arthur Schopenhauer, Beckshe Reihe, s. 103-106.)
Anlaşılır nedenlerle Schopenhauer’in günümüz analetik felsefesinin, ahlaki normatif olarak temellendirme talebine tamamen zıt bir temel eğilimi izlemekte, bu yönüyle de yeni ahlak felsefesi eğilimlerine taban tabana zıt düşen bir sistem görünümü sunmaktadır.
Ahlakı normatif temele dayama yöntemi karşısında ampirik (deneyimsel) temeller üzerine kurmaya elverişli bu etik, hemen hiç açıklama ihtiyacı duyulmaksızın değersiz bir ahlak sistemi mumamelesi görmektedir.( Oliver Hallich, Mitleid und Moral, (Schopenhauer’in Merhamet Etiği ve Modern Ahlak Felsefesi), 1998, s. ’78)

Modern ahlak felsefesinin ana eğilimine ters düşen Schopenhauer etiğinin tasarımını, bir karşılaştırmayla daha iyi kavramak mümkündür.

Klaus Jürgen-Grün’e göre, merhamet etiğinin modern normatif etik’çe dışlanması, merhamet/acıma kategorisi konseptinin yanlış bir yorumundan kaynaklanmaktadır. Bu da Schopenhauer felsefesine değil, bu felsefeye ilişkin ortalıkta gezen yanlış bilgiye fatura edilmesi gereken bir durumdur. Schopenhauer’in kavrayışında ‘merhamet,’ bireyi, bu baştan aşağı acılara ve ıstıraplara boğulmuş, yokluk ve yoksulluklar dünyasının önemsiz bir parçası olduğu bilgisine götürmesi gerekirken, yanlış yorumda merhamet, duygusal bir ruh hali olarak ortaya çıkar. Bu ruh halinde acıma duygusuyla kıvranan birey, öteki bireyin acılarına ortak olmaya çağırılır. Schopenhauer’de merhamet duygusu insanı, kendisi gibi acı çeken öteki kişi ile aynı düzleme koymasını sağlarken, bu kavrayışta, acıyan kişi, ötekine üstten bakar.

Bu yanlış kavrayışın ötesinde, günümüz felsefesi büyük ölçüde Ernst Tugendhat’ın “Vorlesungen über Ethik, 1993″te ileri sürdüğü, “Schopenhauer’in ahlakı kavrayışında aslında bir ahlak kavrayışı bulunmadığı” yolundaki görüşü paylaşma eğilimindedir. Tugendhat’ı bu sonuca götüren değişik anlayışlar bulunmaktadır. Tugendhat’ın Schopenhauer’e ilk eleştirisi, düşünürün elinde bir iyi kavramın bulunmadığı şeklindedir. Böyle olunca da onun ahlak felsefesinin bir siyaset felsefesi içinde kendine yer bulması imkânsızdır. Ayrıca gene bu felsefede bir ahlak buyruğunun (imperatif’in) yer almayışı ve giderek Schopenhauer’in zorlama ve yaptırımları kabul etmeyişi bu zaafı beslemektedir.

Ahlakın normatif ilkeler kullanmadan, yaptırımlar, kategorik buyruklar getirmeden de ampirik (insanın deneyimleri çerçevesinde) temellendirilebileceğini Tugendhat kabul etmemektedir. Bu etik anlayışında ahlak, alternatiflerin akılla tartışılabildiği normlara dayanmadan edemez (s. 198).

Tugendhat’ın, dinci ve gelenekçi argümanları felsefeden ayıklamaya çağrı çıkardığı yerde, Grün’e göre, Schopenhauer’in merhamet etiğinin çağdaş etik tartışmasına ayna tuttuğunu da görebiliriz. Tugendhat dinci ve gelenekçi argümanların tek tek nelerden ibaret olduklarını göstermekte yetersiz kalırken, Schopenhauer bunları, daha önce de değindiğimiz gibi “ilahiyatçı ahlak öğretileri” kapsamı içinde ele almıştır. Değinmiştik; Schopenhauer, yeniçağ felsefesi içindeki dinci ve gelenekçi argümanların temelinde buyrukların (imperatiflerin), gereklilik önermelerinin, en yüce iyi düşüncesinin ve de gene insan aklının bulup uydurduğu ebedi mantıksal hakikatlerin yattığını söyler. Bu da, Tugendhat’ın belirlemeye yanaşmadığı dinci ve gelenekçi argümanları temellendirme çabası anlamına gelir.

Schopenhauer etiğinin merhamet kavrayışına yönelik eleştiri, bu etiğin günümüzde de canlılığını koruduğuna bir işaret olarak kabul edilebilir. Tugendhat bir yandan bu merhametin kavramsal olarak belirlenmediğini söylerken bir yandan da bizzat kendisi, öteki, aklın, anlama yetisinin ürettiği kavramlarla rekabet etmesi gereken bir ‘merhamet kavramı’nı Schopenhauer’in adına tasarlamaktan geri kalmaz. Oysa sıkça değine geldiğimiz gibi, Schopenhauer’in merhamet’i tam da, öteki akıl operasyonlarının ürettiği kavramlar ile karşılaştırılamayacak oluşu ile öne çıkmaktadır. Sonuçta Tugendhat, “umursamayan özgecilik” gibi, Schopenhauer’de bulunmayan bir ifadeye yer vermektedir.
Burada ayrıntılara girmek durumunda olmadığımız Tugendhat düşüncesinin eğilimi, felsefede yepyeni bir anlayışa da işaret etmektedir. Günümüz felsefesinde normatif ahlak felsefesi, felsefenin büyük bölümlerini eline geçirmiş gibi bir durum vardır. Schopenhauer’in ahlak felsefesine ise, belirttiğimiz gibi, yaptırımcı ahlak normları sistemi kadar uzak bir şey olamaz. Modern etik tartışmasını Schopenhauer’in irade metafiziği ile karşılaştırmak, günümüzdeki felsefeye de eleştirel bir bakış anlamına gelebilecektir. Çünkü bu felsefe, ilk kez Schopenhauer’in ortaya attığı çok çetin bir soru ile, ahlakın normatif bir dayanağa ihtiyacı bulunup bulunmadığı sorusu ile hesaplaşmak durumunda kalacaktır.

Ne var ki analetik felsefe bu soruyu tek tük girişimlerle ele almış gibidir. Örneğin Ulrich Steinvorth, “Klassische und moderne Ethik Grundlinien einer materialen Moraltheorie” (1990) kitabında, “çoğu toplumların gelenekleştirebil- dikleri ahlak kavramı, herhalde Schopenhauer’in formülü ile örtüşmektedir,” (s.30) diyor. Steinvorth, Schopenhauer etiğinden hareketle, örneğin Habermas’ın diskurs etiğine eleştiriler yöneltiyor.

Buraya kadar kısaca günümüz felsefesinde- ki normatif-diskurs’a dayalı ahlakçılığın Schopenhauer ahlak felsefesinin ampirik, bireyin deneyimler dünyasını, yüreğindeki merhameti ölçü alan, her türlü akliliğin, normatifliğin ötesindeki kavrayışıyla kısaca karşılaştırmış olduk. Gerçi günümüz felsefesi de tıpkı bilimi gibi, büyük ölçüde güncelleşme, güncel sorunlarla ilintilenme baskısını yaşamaktadır; bu bağlamda, Schopenhauer felsefesine geri dönüşün bu baskıya pek bir katkısı olmayacağı da açıktır; ne var ki Schopenhauer etiğinin ortaya attığı soruların hepsine cevap verilebilmiş değildir. Özellikle çevreciliğin bilinç oluşturma çabalan göz önüne alındığında, onun etiğinde hayvanlara ayrılmış bölüm apayrı bir güncellik kazanmaktadır.

Bu çok tartışılan “hayvan etiği” bağlamında bugüne kadar ortaya dişe dokunur bir gelişme konmuş değildir. Hayvan etiği konusunda verilmeye çalışılan bugünkü cevapların hiçbiri yeterli gözükmemektedir.

Günümüz etik yöntemine kalacak olursa, insan ahlakına ilişkin normlara yönelik adımlardan sonraki ikinci bir adım, bu kez de hayvanlara yönelik ahlakın normlarını bulmak durumundadır. Schopenhauer insan ile hayvan arasındaki ayırımı bu bağlamda ortadan kaldırarak böylece, hayvanları da düşünmemizi sağlayacak normlara yönelik bir arayış yolunu da imkânsızlaştırır. Hayvanlar onun etiğinde daha baştan bütün yaratıkların arasında eşit düzlemde yer alırlar. Onlara yönelik bütün insan bencilliğinin daha baştan engellenmesi şarttır. Ahlaki bir eylemin vazgeçilmez şartlarından biridir bu. Schopenhauer, insan ile hayvanın özde ve asıl belirleyici olan niteliklerde bir ve tek olduklarını görmemesi için bütün duyularının körleşmiş olduğunu söyler. “Ahlakın Temmeleri Üzerine” insanda, hayvandan fazla olarak soyut düşünme yeteneği, akıl bulunmaktadır, bu ise sadece büyük beyin kabuğunun, yani bir tek organın gelişmesiyle, yani somatik (bedensel) bir farklılıkla insana sağlanmış bir üstünlüktür, o kadar.

Varolmanın Acısı – Schopenhauer Felsefesi
Veysel Atayman
DONKİŞOT YAYINLARI

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”