Bilinçdışının (İd’in) Olduğu Yerde Ben’im Olmam Gerekir – Schopenhauer

Ebedi irade, bedenimizin karanlık derinliklerinden zaman mekân boyutlarına bürünüp bi- reyselleşerek fenomenleşince, onun varlığını fark ederiz. Dünyanın asıl itici gücü olarak irade kendinde bilinebilecek bir şey değildir; biz onu nesneleşmeleri aracılığıyla fark ederiz.

Metafizik üzerinden bilgisine ulaştığımız, farkına vardığımız şey, dünyanın gerçek yüzünü yüzeydeki tasarımların gerisine gizleyen, iç motorudur. Renkli bir gözlükten bakar gibi, dünyayı kendimiz için huzur verici, hoş renkler içinde seyrederiz. Schopenhauer felsefesinin aydınlanmacı radikalliği, insanların gözünden bu hoş gösterici gözlüğü çekip alma ve onun beyninin ürünü olan imajları, dünyayı kutsal bir nur içinde gösteren yanılsamaları ortadan kaldırmayı hedefler. Böylelikle dünyanın yanıltıcı büyüsü ortadan kalkacaktır. Bedensel varlığın bilinçdışı bu kudretinin farkına vardırılmamız, Freudçu psikanalizin de hedefidir. Schopenhauer’in filozof olarak hedeflediğini, Freud hekim olarak hedefler. Schopenhauer’in irade metafiziği, niyet ve amaçları bakımından Freud’un metapsikolojisi ile örtüşür.

Freud’un dürtü öğretisi ile Schopenhauer’in irade öğretisinin iç akrabalığı bu ilişkiyi açık seçik ortaya koyar. Orada irade burada bilinçdışı, ahlaki yönden çürük olanın o alabildiğine problematik yanının adıdırlar. Gerek irade gerekse bilinçdışı, gerçeklik ilkesinin sosyal akılla biçimlenmiş normlarına direnip dururlar. Bu iki derindeki yan, ben’in (ego’nun) kendine yeterli, kendinden emiri özerkliğinin görünürde bir özerklik, bağımsızlık olduğunu göstermekle kalmayıp bu ben’in (dürtü, bilinçdışı karşısındaki akim) isimsiz, doğaya bağımlı olanın İd’in, öteki deyişle bilinçdışı’nın, ya da irade’nin) rençberi olduğunu tartışmasız ortaya koyarlar.

(Burada Freud’un meta-psikolojisine kısaca değinmek yararlı olabilir. Freud psişik aygıtı önce birinci topik adı verilen bir tür modele göre yapılandırır. Burada bilinçdışı-bilinçaltı-bilinç kavramlarının üçgeninde bir modelle karşılaşırız. Bilinçdışı-dürtü de bu bağlamda öne çıkar. Bilinçdışı dürtü’nün kaynağı içsel, organik-biyolojik bir uyarım, bir itkidir. Dürtünün hedefi, organik kaynaklı uyarımı tatmin etmektir. Dürtünün nesnesi, dürtüyü harekete geçiren uyarımı yatıştıracak nesnedir. Burada Schopenhauer’in irade’si ile bilinçdışı dürtü arasındaki bağlantı kendini ele veriyor.

Dürtüler arasında bastırmaya en çok hedef olanlar, cinsel kökenli dürtülerdir. Cinsel kökenli güdülerin enerjisini libido sağlar. Libido Freud sisteminde değişik tatmin hedeflerine yönelir; önce kendi öz bedenine yönelir; bu nar- sistik dönemin ardından dış nesnelere taşınır; kökenindeki cinsel özelliğini yitirdiğinde yücelir, sanata-kültüre enerji verir. İşte libidonun cinselliğini kaybetmesiyle ortaya çıkan enerji, Freud teorisinde, ego’nun, ben’in de kaynağıdır.

Freud’un ikinci topik diye bilinen psişik aygıt modeli, birincisinin bir tür revizyonudur. Burada bilinçdışı dürtü alanı karşımıza id (Almanca Es) olarak çıkar. Ego Ben olmuştur; bir yanda da süperego (üstben) vardır. İd bilinçdışı dürtülerin kökenini oluşturur, ama Freud bu terimi çoğu kez bilinçdışı ile eş anlamlı olarak kullanır. İd haz ilkesinin esiri gibidir; yönelimlerini haz ilkesi belirler; id sürekli dolayımsız tatmin arar;

kendi dışında hiçbir ilke tanımaz, işte bu noktada “ben”, haz ilkesine bağlı id ile dışın, gerçeklik ilkesinin, öteki deyişle toplumsal normların dengesini kurmaya çalışır. Buradan bakıldığında ben bir bakıma akıldır; yer yer bilinçtir, mantıklı mercidir; salt doyum arayan id’i, ne zaman ne mekân ne de gerçeklik ilkesinin hükümlerini tanıyan “birincil sürecin” aktörüne haddini bildirip durur. Freud’un psişik aygıt modelinde, id’den farklılaşarak oluşan, libido’nun cinsel enerji kökenini yitirmiş halinden türeyen ben, bir yanıyla id’in “gerçeklik ilkesine” uyum sağlayan, bu ilkeye göre dönüşmüş yanıdır. Bastırmalar sayesinde kaynağındaki cinsel ve saldırgan eğilimlerden kurtulmuş, nötrleşmiş bir libido’nun akıl konumuna yükselmiş bölümüdür. Ben, bir akıl mercii olma, bir yargı gücüne sahip olma özelliğiyle gerçekliği değerlendirir, gerçeklik ilkesi ile haz ilkesini dengeler.

Ben, bir bakıma bir akıl mercii olarak, gerçeklik ilkesini, dış dünyayı tanıyan yanıyla, gerçeklik ilkesine uymayan dürtü ve tatmin isteklerini geri çevirir, savunma mekanizmalarını harekete geçirip bunları bastırır. Süperego ya da “üst-ben”, ben’in bir bölümünün kültürel etmenleri içselleştirmesi sonucunda ortaya çıkmıştır bu modelde.

Üst ben’in başlangıçları, cinselliğin gelişmesindeki bir evre olan anal döneme geri gitse de, esasen odipal devre denen cinsel aşamanın ürünüdür. Bir tür, “dış yasakları içselleştirme ile tamamlanan üst ben” evresinin bu yasaklan arasında özellikle ahlak normları ve kültürel değerler bulunur.

Klasik Freud modeline bağlı kalan Fenichel, dürtülerin (içgüdülerin) özelliklerini sayarken, dürtü ile Schopenhauer’in irade’si arasındaki benzerlikleri sanki özetler: a) Dürtünün amacı tatmindir, b) Bu nesne dış dünyaya ait (fenomenler dünyasından) dürtüyü doyuma ulaştıracak herhangi bir nesnedir, c) Dürtünün kaynağı, organik fizyolojiktir.

Schopenhauer kör iradeye hayır demenin yolunun keşişçe ve azizce bir hayat sürmek, motifi irade nin isteklerinin tatmini olmayan nedenlere yönelmekten söz ediyordu. Freud modelinde, kısmen akıl ve bilinç mercii olarak karşımıza çıkan ben, bilinçdışı dürtünün alanında hâkim duruma gelmeli, körü körüne tatmine yönelmiş dürtüye, gerçeklik ilkesini gösterip onu sınırlamalıdır.

Freud’un psikanalize yönelen yaşam öyküsünde, bizzat kendisinin daha önce histeri olarak kabul edilen hastalarla yaşadığı deneyimler önemli bir rol oynar. Schopenhauer de kendi dürtü öğretisini, Berlin Akıl Hastanesi’nde 1811 ile 1813 arasında yaptığı incelemelere dayandırır. Haftada düzenli olarak en az üç hasta ziyaret eden Schopenhauer, modern uygulamalara rağmen, tımarhanede hâlâ işkence yöntemlerinin de uygulandığını görür. Bu zorlayıcı uygulamanın temelinde Kant’ın töreler (ahlak) yasası bağlamında ortaya attığı o kayıtsız şartsız uyulması gereken “kategori imperatif’inin etkisi büyüktür. Buna bağlı olarak ahlak ve töre ilkelerine patolojik durumlarda bile uyulması gerektiği saplantısı, delilere bile işkence yapılmasını meşru kılmaktadır. Bu nedenle psikiyatrik tedavinin amacı her ne pahasına olursa olsun, hastayı akim ve ahlak yasalarının hâkimiyeti altına sokmaktır.

Schopenhauer’in deliliğe duyduğu merak ve düşündüğü çözüm, bu Kantçı uygulamanın mantığına karşıdır. Filozofun deliliğe özellikle ilgi duymasının temelinde ise, özellikle baba ve büyükanne tarafından yaşadığı olaylardır.

Schopenhauer delileri inceledikten sonra, bunların, ne anlama yetilerinin ne de akıllarının herhangi bir hastalıktan muzdarip olmadıkları sonucuna varır. Hastalığın vesilesi, temelde şiddetli bir acı, üzüntü ve ıstıraptır; hiç umulmadık anda kırılan gurur ve onur; karşılık bulmayan şiddetli sevgi; her türlü dehşet verici korkunç yaşantıdır. Delilik, çok büyük acıların lethe’sidir. (Yunan Mitolojisi’nde ölülerin, içinden unutma suyunu içtikleri nehir).

Büyük acılara boğulmuş ruh (tin), anılarının ipini koparır; böylelikle ortaya çıkan boşluk, Schopenhauer’e göre, karşımıza çıkacak ilk kurmaca ile hayal ile doldurulur. Böylece kendisini, manevi, zihinsel güçlerini aşan acıdan, ıstıraptan deliliğin içine atarak kurtarır.

Deliliğin kaynağına travmayı yerleştirmesi, bir bastırma, kaydırma mekanizmasının devreye girmesi sonucunda acı verici anıların yerine fiksiyonların yerleşmesi, Freud’un 1894 yılında tanımlamaya çalıştığı psikozların temel modelini oluşturur. Freud, “savunma nevrozları” hakkında şunları söyler: “Ben, psikoza kaçıp sığınarak, katlanılmaz tasarımı (düşünceyi) başından savmıştır. Katlanamayacağı bir tasarım ve düşüncenin etkisinden sıyrılabilmiş bir kimse, savunma mekanizmasını harekete geçirip kendini korumayı başarmışsa, Freud’a göre, kendini halüsilasyonlarla döşeli bir kargaşa ortamında bulur.” Demek ki Schopenhauer’in dürtü öğretisini psikanaliz ile birleştiren “bilinçdışının” öneminin yanı sıra, Schopenhauer’in delilik hakkındaki görüşleri de, Freud’un ilerdeki “anıların kaybolması”, “bastırma”, “kaydırma,” “ruhsal buhranların üstesinden gelme”, “yedek-oluşturma”, “hastalığa kaçıp sığınma” ve de “rüya” teorisinin çeşitli yönleri ve mekanizmaları hakkındaki görüş ve incelemelerinin öncü çalışmalarından biridir.

Freud, “ölüm/ölme dürtüsü” öğretisini ise açıkça Schopenhauer’e geri götürür. Schopenhauer, “Parerga und Paralipomena” başlıklı çalışmasında, ölüm üzerine, daha doğrusu insanın kaderinin görünürdeki amaçlılığı hakkında transzendental bir spekülasyon yapar: İnsanoğlunun, doğanın iç yasasınca esrarengiz bir şekilde yönlendirildiğini söyler. “Görünmeyen ve ancak müphem bir görünüş olarak, yansı olarak kendini ele veren yönlendirme, ölüme, hayatın bu asıl sonucuna ve bu bakımdan da amacına kadar bize eşlik eder,” der. Ölümün saatinde bütün o esrarengiz (aslında kökü bizde yatan) ve insanın ebedi kaderini belirleyen güçler itiş kakış birlikte harekete geçerler. Bu güçlerin çatışkısından, bütün refahların ve acıların yanı sıra, onun şimdi artık yürümek zorunda olduğu yol hazırlanır; yani onun palin- genese’si (yeniden doğuşu). Ölüm saatinin o alabildiğine ciddi, önemli, şenlikli ve korkunç karakteri buraya dayanır. Bir krizdir ölüm saati, sözcüğün en güçlü anlamıyla; mahkeme-i kübra.

Freud psişik hastayı hastalığıyla birlikte doğal-ampirik dünyanın içinde ele alıp bilimsel olarak betimlenebilecek dürtü güçlerinin peşine takılmışken Schopenhauer, irade’nin kökenini son tahlilde zaman dışı bir mıntıkaya taşır. Ampirik bir olgu olan delilik de, bu bağlamda onun irade metafiziğine bağlanır. Schopenhauer sanat ve keşişçe bir yaşamın yanı sıra, deliliği de acılara katlanmanın hatta onları aşmanın bir biçimi olarak anlamakla, acının, ıstırabın irade ile özdeş olduğu tezini bir kez daha destekler.

Varolmanın Acısı-Schopenhauer Felsefesi
Veysel Atayman

Donkişot Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here